Evrensel Sırlar

Elf ile son buluşmasından bu yana tam 15 gün geçmişti !…icerik_ah

Bu süre zarfında okullar da tatil olmuş, okuldan yana başı iyice rahat etmişti… Cem şimdi tüm faaliyetini bu konuya hasretmiş; içine kıyısından köşesinden girdiği konuyu iyice anlayıp kendinde oturtmaya çalışıyordu…

Ancak, son görüşmede sormuş olduğu suallerin cevaplarını da şu ana dek bulabilmiş değildi… Boşa koyuyor dolmuyor, doluya koyuyor almıyordu !

Bir türlü anlayamamıştı, “ALLAH“ın bir tanrı olmadığını !.. İlâh olmadığını !..

“Evrenin, daha doğrusu, Evren ismiyle işaret edilen sonsuz – sınırsız TEK`in, tanrılık kavramından da münezzeh olduğunu” ucundan ucundan hissetmişti ama, bu hissedişin getirdiği öyle sorularla karşı karşıya idi ki; bunları sıralamak bile çok zordu !…

İbadet, bir tanrı varolmadığına göre; kişinin kendisi için yapılması zorunlu çalışmalardı… Öyle ise niçin zorunlu ?..

– Cem, istedim ki bu sorunun cevabını kendi ilminle bulabilesin… Ama onbeş gündür hep bu soruyu tekrar etmene rağmen, bir türlü cevabını veremedin… Ve ben de yeniden bağlantı kurmak zorunluluğunu duydum.. Gel şimdi beraberce bu zorunluluğun nereden kaynaklandığını tesbit edelim…

-Sana ne kadar borçlu olduğumu ve minnet duyduğumu ifade etsem bu azdır Elf !… Senin sayende tüm içinde yaşadığım ortama ve âleme bakış açım değişti…

Ancak bütün buna rağmen, dönüp arkama baktığım zaman hâlâ bir arpa boyu yol gitmiş hissediyorum kendimi…

Yaşama dair tüm değer yargılarım sıfır oldu!.. Hiç bir şey için değerli değersiz yorumlarında bulunamaz oldum !..

Bir an kendimi onun yerine koyuyorum, o şartlar içinde ben olabilirdim diyorum, ve ona sevgiyle bakmaktan başka bir şey gelmiyor elimden… Hiç bir şeye kızamıyorum !..

Zîrâ, onun yerinde ben olsaydım ve ben de onun yaptıklarına şartlandırılmış olsaydım; ben de farklı bir şey yapamazdım gibi geliyor… Ve bu yüzden de kızamıyorum!…

Ama bütün bunlara rağmen cevabını veremediğim o kadar çok soru var ki, bu yüzden de huzura ermiş değilim…

Meselâ, son görüşmemizde açıkta kalan bir soru var…

Tanrı varolmadığına, mevcud olan yegâne varlık Ahad olan “ALLAH” olduğuna göre; kişi niçin ibadet etmek zorunda ?…

Evet, biliyorum, buna kendi ihtiyacı için cevabını verdik ama, bu bana yeterli olmadı !

Niçin insan ibadet etmek zorunda.. ? Ne getirecek ibadet kişiye ?..

Lütfen Elf, bunu bana açıklar mısın ?

– Bak Cem, şunu sakın aklından çıkartma…

“Evren” ismi altında gizli, mâdem ki bir Kozmik bilinç vardır ve onun da gayrı hiç bir şey mevcut değildir; bu takdirde demektir ki, yersiz, yanlış ve sistem dışı hiç bir olay ve fiil sözkonusu olamaz !.. Öyle mi ?….

– Elbette !… Kesinlikle öyle !.

– Demek ki, her yapılan fiilin, sistem gereği tabiî ve otomatik olarak oluşan sonucu var… Bu da demektir ki, senden ne fiîl çıkarsa, bunun neticesini otomatik olarak yaşayacaksın

Dolayısıyla, kişi için, kendisinden ortaya çıkan fiîllerin sonucundan başka bir şey asla sözkonusu değildir…

Nitekim, ne diyorsunuz… “Ne ekersen, onu biçersin”.. “Yağmur eken fırtına biçer”…

İşte bu sebeple, öncelikle bilelim ki, kişi ne yaparsa onun neticesine katlanmak zorunda olacaktır !…

Öyle ise ilk iş, neye ulaşmak istiyorsak onun için gerekli çalışmaları yapma mecburiyetinde olduğumuzu kavramaktır…

Bundan sonraki ikinci iş ise, beyninizin çalışma sistemini idrâk etmektir..

Eğer beynin nasıl çalıştığını anlarsan, ibadetin de ne için veya hangi gayeye yönelik olarak konulmuş olduğunu idrâk edebilirsin… Aksi halde, içinde bulunacağın idrâk yetersizliği, senin bir çok şeyi ihmal etmene yol açacaktır ki, bu ihmalinin de sonucunu çok pahalı ödemek zorunda kalırsın !..

– Peki öyle ise, beyinle ibadet ilişkisini bana açıklar mısın Elf?…

-Bak Cem, beyniniz tamamıyla bioelektrik enerji ile çalışan bir bilgisayar gibidir… Yeyip içtikleriniz, bedenin enerji ihtiyacını temin içindir, bunu biliyorsunuz… Aldığınız gıdalardan oluşan bioelektrik enerji beyninizde bir yönüyle bedene dönük bir biçimde değerlendirilirken, öte yandan ikinci bir devresiyle de ruhu üretecek bir biçimde değerlendirilir.

Yani aldığınız gıdalar bioenerjiye dönüştürülerek beyne ulaştıktan sonra, burada da dalga enerjiye dönüştürülerek “RUH” ismini verdiğiniz ölümötesi dalga bedeninizi meydana getirir…

– ELF, sana rica etsem, lûtfen bana “RUH” hakkında biraz daha açıklama yapar mısın ? “RUH” hakkında bilgimiz son derece az !..

Sadece ölümötesi yaşam bedenimiz olarak biliyoruz Ruhu o kadar…

Eskiler ruh hakkında çok değişik, mecâzî bir takım tanımlamalar yapmışlar ama bunlar da işin gerçeğini kavrayabilmek için son derece yetersiz kalıyor… Nedir RUH ?.. Nasıl bir şeydir… Nasıl görür, işitir, yapısal özellikleri nelerdir ?..

– Sana “RUH” ismini verdiğiniz ölümötesi bedeninizin bütün özelliklerini elimden geldiğince anlatayım Cem… Tâ ki, artık bu konuda kafanda hiç bir pürüz kalmasın…

Önce şunu bil ki, “RUH” gerçek yapısı itibariyle bazılarında üç ve bazılarında da dört katmandan meydana gelmiştir:

1. Taşıyıcı dalgalar..

2. Anti- çekim dalgaları..

3. Enerji dalgaları..

4. Bellek dalgaları..

– Hiç duymamıştım bunu Elf !… Yâni, şimdi benim ruhum dört katlı bir yapıdan mı oluşuyor… ?

– Evet, senin ruhun sanki dört katlı bir yapıdan oluşuyor !… Ama herkesinki böyle değildir !..

– Nasıl yâni Elf?. Kiminin ruhu üç katlı, kiminin ki de dört katlı mı?

– Buna “katlı” yerine “katmandan oluşuyor” deyimini kullansan daha yerinde olur…

Çünkü dalga yapıda, dalgalar kat kat değil, birbiri üzerine bindirilme şeklindedir, şâyet tabiri uygun ise… Hani şu, televizyon dalgaları üzerine bindirilmiş ses ve görüntü dalgaları gibi…

– Peki benim ruhumun dört katmandan olduğunu söyledin, bazılarınınkinin ise üç katmandan olduğunu ifade ettin… Nasıl oluyor bu… Sebebi ne ?

– Bir insan hayatında en önemli şey, “RUH” adını verdiğiniz bu yapıdaki üç veya dört katmanlı olması olayıdır… Az önce bahsetmiş olduğum “anti- çekim” dalgaları her beyin tarafından üretilmez…

Şâyet, bir beyin bu “anti- çekim” dalgaları üretip, “taşıyıcı” dalgalar dediğimiz anayapıya yüklerse, o kişinin ruhu bedenden kurtulduktan sonra dünyanın manyetik çekim alanından da, daha sonra güneşin çekim alanından da kendini kurtarıp; önce uzaya açılabilir; daha sonra da boyut değiştirme olanağını elde edebilir!.

– Boyut değiştirme mi ?…

-Bunu şimdilik sorma zîrâ konuyu dağıtırsın… Önce, sormuş olduğun bu sorunun cevabını etraflıca öğren !..

– Özür dilerim Elf !… Fakat merakımı hoşgör !.. O kadar değişik ve bugüne kadar hiç duymadığım şeylerden söz ediyorsun ki, hangi birini anlayacağımı şaşırıyorum…

– Haklısın !… Belki senin yerinde ben olsaydım, ben de aynı şeyi yapardım… Evet, gelelim kaldığımız yere…

RUH” esas itibariyle, dört veya üç katmandan meydana gelir demiştim…

Sizin ölümötesi yaşam kişiliğinizi ve bedeninizi oluşturan şey “taşıyıcı dalgalar” adını verdiğim hologramikgörüntü özelliğine sahip mikrodalga yapıdır…

Bellek” dalgaları ise, “taşıyıcı” dalgalar üzerine bindirilmiş tüm zihni fonksiyonlardan ibarettir…

Tüm düşünceler, duygular, arzu ve korkular beyinde yaşandığı anda, otomatik olarak “bellek” dalgaları şeklinde “taşıyıcı” dalgalara yüklenir…

– Kişi ölünce bütün hayatı gözünün önünden geçer, derler… Bu nasıl oluyor ?…

-Anlatıyorum ya işte… Senin bütün yaşamın boyunca kafandan geçen ve fiile dönüşen her şey “bellek” dalgaları şeklinde “taşıyıcı” dalgaları yüklenmiş ve tüm bedeninde hologramik bir biçimde yer almıştır… Dolayısıyla ruh, beden kaydından veya bedenin elektromanyetik çekim alanından kendisini kurtardığı anda, tüm geçmişini bütün detayları ile bir anda seyreder…

– Ya başkaları…

– Başkaları da onları okuyabilir !…

– Ne !… Yâni, biz o tarafta şeffaf mı olacağız ?…

– Elbette !.. Ne sandın ki ?.. Dünyada yaşarken nasıl bir insan olduğunu çevrendeki herkes okuyabilecek !…

– Yapma Elf, bu çok korkunç bir şey !… Belki cehennemden bile korkunç !…

Yâni, şimdi karşıma gelen herhangi bir kişi benim tüm yaptıklarımı, yaşadıklarımı, günahlarımı- sevaplarımı okuyacak öyle mi ?…

– Şâyet silinmemiş ise, evet !..

– Silinmemiş ise.. ?

– Evet, “bellek” dalgalarına yüklenmiş ve enerji dalgaları olarak yerini almış menfi düşünce ve duygular silintilerle kayıttan düşürülmemiş ise, ruhta sabit kalır ve ölümötesinde de herkes tarafından okunabilir !..

– Bir dakika… Anladığımı tekrar edeyim bir kere…

Şimdi, benim tüm düşünce ve duygularım ve fiillerim, “bellek” dalgaları ile, ruhuma yani “taşıyıcı” dalgalar şeklinde mikrodalga bedenime yükleniyor..

-Önce şurayı iyi kavra… İnsandaki, “RUH” adı, bu dört dalga katmanının toplu adıdır.

Dolayısıyla “bellek” dalgaları ayrı, “ruh” ayrı bir şey değildir !.. Ya topluca “RUH” dersin… Ya da katmanlarından sözedersin…

-Yâni benim tüm özelliklerim “bellek” dalgaları şeklinde hologramik bir biçimde “taşıyıcı” dalgalara yükleniyor… Öyle mi?

– Evet…

-Sonra bunların bir kısmının silinebilmesi de sözkonusu olabiliyor öyle mi ?… Yâni ben, bu kaydedilmiş dalgaların bir kısmını silebilirim mi ?..

-Evet !.. Bu kaydedilmiş dalgaların istenmeyen olumsuzlarını silebilmek de insanların elindedir !..

– Elf, sen inanılmaz bir insansın!. İnanılamayacak şeyler söylüyorsun!

– Pardon Cem !… Özür dilerim, ama ben bir insan değilim !…

DünyaNIZda, yanındayım; ama dünyaNIZdan biri değilim ben!…

Sizin değer yargılarınız ve son derece sınırlı, evrensel gerçekler ile bağdaşmayan sözde ilminiz beni hiç bağlamaz !..

-Bağışla Elf !.. Dilim sürçtü heyecandan… Öyle bildiklerimizin dışında şeylerden bahsediyorsun ki, bir an için ne diyeceğimi şaşırdım !.

– Biliyorum, mâzursun Cem… Çünkü sen kendini hâlâ bir insan sanıyorsun !… ÖZÜNDEN perdelisin !…

Velev ki gerçekleri bilmek, asla o düzeyde yaşamak değildir…

Ne demiş içinizden biri… “Bal kavanozu yalanmakla, ağız tatlanası değil!..”…

Unutma ki, bu anlattıklarımı idrak edip yaşayamazsan, bütün öğretilerim sana sadece bir yüktür; ve gelecekte de büyük ızdırap kaynağı olacaktır !… Zira, bütün bunları bilip de ulaşamamanın pişmanlılık ateşi seni korkunç bir şekilde kavuracaktır !.

-Haklısın Elf… Ama ne var ki, kırk yıllık Kâni, olamıyor bir anda Yâni!

– Ne demek o ?..

– Uzun bir hikâye… Yani, insan kırk yıl bir şeye şartlandıktan sonra bir anda onları atıp öğrendiğini günlük yaşama sokamıyor anlamında bir söz !..

Evet Elf… Gelelim biz gene şu “RUH” konusuna… Silinti nasıl oluyor ?…

– Sen silinti işinden önce ruhun yapısını iyice bir anla…

-Evet, haklısın… Şimdi “taşıyıcı” dalgaları anladım… Esas ölümötesi beden o oluyor… Ondaki kişilik de “bellek” dalgalarıyla oluşuyor… “Anti- Çekim” dalgaları neydi, onu açar mısın lûtfen.. ?

-“Anti- Çekim” dalgaları az önce de anlattığım beyin çekirdeğinin ana rahmindeki 120. günde kendisine isabet eden farklı türde kozmik ışınım sonucunda yaydığı ve taşıyıcı dalgalara yüklediği bir çeşit mikrodalgadır !.

Belirli beyin çalışmaları ile bu dalgalar güçlendirilebilir veya doğmatik bir şekilde üretilmeye devam edilir…

-Yâni, biz istersek, bir takım dalgalar ile “anti-çekim” dalgalarını güçlendirebilir miyiz ?

-Elbette… Sizin “iyonizasyon” dediğiniz bedensel yer değiştirme olayları bu güçlü “anti-çekim” dalgaları ile yüklenmiş bedenler için sözkonusudur… Ama bu gerçeği bilemediğiniz için, siz olayı “iyonizasyon” olarak düşünüyorsunuz !..

-Peki her yer değiştirme olayının gerçekleştireni biz “anti-çekim” dalgası sahibi olarak düşünebilir miyiz ?. Yâni, o kişiyi aynı zamanda cennetlik olarak düşünebilir miyiz ?..

– Elbette… Sizin “said” dediğiniz kişiler; işte o, ruhunda “anti-çekim” dalgaları olan kişilerdir…

– Bu durumda her yer değiştirme olayını gerçekleştiren kişiyi biz “anti- çekim” dalgasına sahip olarak mı kabul edeceğiz.. ?

– Onu siz bilemezsiniz !…

Aranızdan bilerek veya bilmeyerek setrililerle ilişkide olan pek çok kişi vardır ki, bunların bazılarına setrililer mekân değiştirtebilirler… Ve onlar da bunun farkında olmayabilirler !.. Kendilerinin bile bilmediği bir şeyi, siz nereden bileceksiniz…

Velev ki bu sahalarda çok büyük bir ilim sahibi olarak o kişinin durumunu çözebilesiniz !…

– Ya ben, “anti- çekim” dalgalarımı nasıl güçlendirebilirim ?..

-Ne kadar acelecisin Cem !.. Adın gibi , her şeyi kendinde cem etmek istiyorsun… ama, bir anda !.. İşte bu imkânsızdır !… Her şey zaman içersinde, yâni birbiri üzerine sıralama içinde oluşur… Sırası beş aşama sonra gelecek şeyi şu anda istemek abestir, yersizdir…

Zaten kozmik plânda herşey programlanmış ve o düzen içinde evrende bulunan her ŞEY varoluş programının gereğini gerektiği bir biçimde yerine getirmektedir…

Eğer bunu farkedersen, artık hiç bir şeyi de yersiz, yanlış veya gereksiz olarak nitelendiremezsin

Vücuduna bak !… Akciğerin kanı temizler; böbreklerin su katmanındaki atık maddeleri idrar adı altında atar !.. Birinin doğası, programı akciğer olmak ve gereğini yerine getirmektir, ötekinin ise böbrek olmak ve idrarı elde ederek dışarı atmak !… Ne böbrek, Akciğer olabilir, ne de akciğer böbrek…

Akıllı, olgun kişi her birini yerli yerince bulur ve değiştirmeye kalkışmaz.

-Öyle ise, bir insanda doğuştan “anti- çekim” dalgaları üretilmeye başlanmamış ise, sonradan da başlamayacaktır değil mi ?..

– Evet !..

– İyi ama o kişinin suçu ne ?… Elinden ne gelir bu durumda ?.

– Zamanı gelince anlarsın bunu… Sen şimdi ruhunu tanımaya bak !…

– Ya, o “Enerji” dalgaları dediğin nedir Elf ?..

– Beynin ürettiği ya da başka beyinlerden transfer yoluyla elde ettiği “enerji” dalgaları pozitif ve negatifolmak üzere iki türdür!..

Pozitif denilen türü “anti- çekim” dalgaları üzerine yüklenir; negatif olanları ise direkt “taşıyıcı” dalgalar üzerine…

– Anladım !… Yâni, benim beynim “pozitif” dalgaları üretti… Ama, diğer taraftan da “anti- çekim” dalgaları üretemiyor… Boşa mı gidiyor o zaman bu “pozitif” enerji ?…

– Hayır boşa gitmez !… Onun sana getireceği bir takım yararlar sözkonusudur elbette !… Ancak, o yararlar şu dünya hayatı için geçerlidir… Dünya yaşantısı içinde sana bir takım menfaatler kazandırır…

Ama ne çare ki, “anti- çekim” dalgası üretmeyen kişi için ölümötesi yaşama dönük bir biçimde yarar sağlamaz !..

– Bu pozitif enerji nasıl elde edilir ?..

– İki yoldan… Ya kendin üretirsin.. Ya da bir başkasından alırsın, ona vermiş olduğun bir hizmet karşılığı olarak…

– Yâni , o isteyerek mi bu karşılığı veriyor… ?

– İsteyerek veya istemeyerek !..

– İstese de veya istemese de mi ?..

-Evet, istese de istemese de !.. Bu beyinler arasında otomatik olarak düzenlenmiş olan bir program sonucudur… Doğal olarak çalışan bir sistemin neticesidir !.. Sizin bu sisteme müdahale etme olanağınız mevcut değildir.

– Peki nasıl işliyor bu sistem ?..

-Sen herhangi bir kişiyi düşündüğün anda, otomatik olarak, “telepati” dediğiniz bir biçimde o kişinin beyniyle senin beynin arasında bir bağlantı kurulur…

– Herkes için geçerli mi bu ?..

– Elbette…

– Peki, bu durumu biz etkileyebilir miyiz ?.. Azaltıp çoğaltabilir veya engelleyebilir miyiz ?..

– Hayır !. Bu tamamen sizin kontrolünüz dışındadır! Bu çalışma sistemine sizin müdahale etmeniz kesinlikle olanak dışıdır!.

– Şimdi ben diyelim ki, falanca ülkede filanca kişi hakkında konuşmaya başladım…?

– Aynı anda senin beynin ile onun beyni arasında bilginiz dışında bir bağlantı anında kurulur… Ve artık sen, onun hoşlanmayacağı bir biçimde, onun aleyhinde konuşmaya başlarsan, senin pozitif enerjin, bu bağlantı yoluyla, onun hakkında ödeyene kadar ona akar ve yüklenir. Ya da tersine, o, senin hakkında konuşuyorsa, bu olay aksine, senin lehine olarak gelişir…

– Peki, birisi bana bir iyilik yaptı diyelim… ?

-Anında sen de ona bir iyilik yapacaksın!… Ya da anında beynin o iyiliğin karşılığını pozitif enerjinden ödeyecek !… Ödeyecek, pozitif enerjin yoksa, bu defa da aksine onun negatif enerjisi sana akacak !…

Hani aranızda “günahını alma” diye bir söz var ya… İşte o sözün dayandığı sistemin tekniği budur !… Ama, ne yazık ki, aranızda bu husus hiç bilinmez !.

– Ya kötülükler… ? Diyelim ki ben birine bir kötülük yaptım.. ?

– Gene sistem sonucu ilgili devreler anında çalışır !.. Yaptığın o kötülüğün karşılığı olan pozitif enerjiyi anında o kişiye ödersin; ya da ödeyecek pozitif enerjin yoksa, bu defa da onun negatif enerjisini sen üstüne alırsın…

– “Anti-çekim” dalgaları ile “enerji” dalgaları arasında fark nedir?.

– “Anti- çekim” dalgaları yerçekiminden kurtarır… hareket gücünü ise enerji dalgaları verir…

Yâni şöyle düşün… Ruhunda “anti- çekim” dalgası var ise dünya ve güneşin çekim alanından kendini kurtarabileceksin…

Öte yandan kaçış hızını ve de yeni ortamındaki gücünü, “enerji” dalgalarının birim ölçüsü tâyin edecektir…

O birim gücünü ne düzeyde kullanabileceğin ise “bellek” dalgalarındaki bilim seviyene bağlıdır… Elbette bu bilim, dünyada terkedip gideceğin şeylere yönelik bilim değil; ölümötesi yaşamın çeşitli safhalarına ait bilimdir !…

Onun için bir birim, şu anda yaşam sürecini ne şekilde değerlendiriyor, bu çok önemlidir… Zîrâ, şu beyin durduktan sonra, daha önce de seni uyardığım gibi, ruhun hiç bir yeni güç elde etme olanağı yoktur !…

– Evet, şimdi konu oldukça açıklık kazandı kafamda Elf !.. Peki “enerji” dalgalarımı ne kadar ve nasıl güçlendirebilirim.. ?

Veya şöyle sorayım… “Enerji” güçlenmesi neye bağlıdır ?..

– Burada dikkat edilmesi zorunlu olan husus şurasıdır…

Biliyorsun ki, herkes beyninin çok ufak bir yüzdesini kullanmaktadır!.. Dolayısıyla da, bu çok ufak bir bölümün ürettiği enerjiyle sınırlı ilme ve ruh gücüne sahip olunmaktadır…

Oysa kişi belirli çalışmalarla, beynindeki atıl, kullanılmayan kapasiteyi devreye sokabilse; beyninin kullanılabilir bölümünü yüzde beşten diyelim ki yüzde onbeşe çıkarabilse, hem çok daha güçlü bir ruha sahip olacak, hem de çeşitli beyin fonksiyonlarında, yani akıl, idrak, tefekkür, tasavvur vesaire gibi özelliklerinde çok daha fazla gelişme olacaktır…

Biliyorsun ki, beyin çalışmaz hale geldikten sonra, RUH hiç bir yeni güç ve özellik elde edemez !… Bu sebeple tek şansınız, şu anda sağlıklı bir beyne sahip iken, bunu olabildiğince değerlendirmenizdir!.

Aksi halde, bu beyin elden çıktıktan sonra hiç bir yeni güç kazanmanız mümkün olmayacaktır.

– Yâni “ibadet” denilen bu çalışmalar, hep beynin gelişmesi için mi?.

-Elbette, ne zannettin ki!. Kim beynini ne oranda geliştirebilirse, o derece güçlü ve ilim sahibi olur.

– Peki Elf, bana iyice açar mısın… Niçin abdest, niçin namaz, niçin Hac konmuş ?… Bunların evrensel gerçeklerle ilgisi ne ?… Yarın bu dünyayı bırakıp gideceğiz! …

Zaten dinde söylendiğine göre, ölümötesi yaşamda ibadet diye bir şey de mevcut değil !.. Niçin bütün bunlar ?…

– Cem, sanki bütün bunların yapılmasını size zorunlu kılan benmişim, sanki Rasûl benmişim gibi soruyorsun bana !…

– Elf, senin içinde yaşadığın boyutta her şeyin içyüzü apaçık ortada !.. Anlattıklarından bunu açık seçik görüyorum…

Belki de Allah, senin boyutundaki bir varlık aracılığıyla bunları bildirdi bizlere!… Bilemiyorum!.. Ama gene de, bu soruların cevabını biliyormuşun gibi bir his var içimde! Niçin bütün bu yapılması zorunlu denilen şeyler?

– Abdest ismiyle tanımladığınız şey sudaki bioelektrik enerjinin sinir sistemi vasıtasıyla beyne ulaşması ve enerji takviyesidir…

Namaz adını verdiğiniz fiîl ise, tamamıyla beyinde belirli kelimelerin sistemli bir şekilde tekrarı yani “zikir” esasına dayanır ki; beyin kapasitesini geliştirmek ve beyindeki bu gücü ruha yüklemek gayesine bağlıdır !…

Oruç ise, beyin enerjisinin hammadde analizine tüketilmek yerine, tamamıyla ruha yüklenmesi esasına göre düzenlenmiştir…

Hac ise, kişinin ruhunu dünyaya bağımlı kılan ve neticede de ebediyen Güneş içinde kalmasına sebebiyet verecek olan ruha yüklenmiş negatif yükün sıfırlanması esasına dayanır…

Dilersen bu konuları etraflıca araştırır ve her bir çalışma şeklinin dayandığı bilimsel gerçeği tesbit edebilirsin !

Şunu iyi bil ki !…

Belki, çok daha sonra anlayabileceğiniz, bilimsel gerekçelere dayalı bir takım fiiller, bundan yüzlerce sene evvel sizlere mecâzî ifadelerle anlatılmış; ve adına da topluca “ibadet” denilmiştir.

Yâni, din, insanın geleceği için gerekli olan bilimsel zorunlulukların, o günün yetersiz şartları içinde mecâzî tâbirlerle anlatımından başka bir şey değildir !… Ve sizler, bilim düzeyiniz geliştiği oranda bu gerçeklere ulaşacaksınız !…

– Peki bu durumda benim ibadet yapmam gerekli mi ?…

– O senin sorunun!. Biz prensip olarak kimsenin fiillerine karışmayız!.

Bizim görevimiz kişiye gerçekleri idrâk ettirmektir !… Bundan sonrası kişinin kendisine kalmış… idrâkının gereği neyse, onu kendisi tesbit eder ve tatbik eder !…

– Peki öyle ise beyin üzerinde duralım biraz daha Elf !..

Dedin ki, “zikir” beyni geliştirmek için… Nasıl oluyor bu ?..

– Cem, biliyorsun ki, sizde mevcut tüm oluşlar hep beyninizde oluşur ve daha sonra gerekiyorsa açığa çıkar…

– Ya “RUH“.. ?

-“RUH” tüm özelliklerini beyinden alır… Yalnız bilmediğiniz bir husus daha var; o da şu… Ruh, tüm enerjisini beyinden alır; ancak, sürekli olarak da beyni ve dolayısıyla bedeni takviye eder.

Bunun misalini çok basite indirgeyerek otomobilinizdeki akümülatörlerle vermeye çalışayım… Akü otomobili çalıştırır; motor, alternatör aracılığıyla aküyü şarj eder; akü motoru ve elektrik devreleri çalıştırır…

İşte bu kaba misâlde olduğu gibi; beyin ruhu üretir ve geliştirir; bilgi ve enerji ile yükler; ruh da kendindeki enerji ile beyni takviye eder ve belleğiyle ihtiyacını karşılar !..

Beyin belli bir süre, herhangi bir sebeple ruh enerjisinden mahrum kalırsa, yaşam enerjisini tüketir ve faaliyetine son verir.. Siz de o kişinin öldüğünü söylersiniz…

Oysa ölen kişi değil, beyindir !.. Kişi ise eskiden beyinle yaşamına devam ederken, bu andan itibaren de sizin “RUH” adını verdiğiniz hologramik mikrodalga bedeniyle yaşamına devam eder !…

– Peki o takdirde, kişi, o ruh bedeniyle istediği yere gidebilir mi ?..

-Oh, işte bu olmaz !… Zaten işin en büyük sıkıntısı da buradadır !…

Daha önceki buluşmamızda sana anlatmıştım ki, ölümötesi yaşam, aynen rüya yaşamı gibi otomasyon bir yaşam tarzıdır…

Bellek kayıtlarının sonuçlarının otomatik olarak yaşanmak zorunluluğu söz konusu olan bir yaşam… Tıpkı rüyanı değiştiremediğin veya kontrol edemediğin gibi, ölümötesi yaşamda da görüp geçireceklerini kontrol etmen mümkün olmaz!…

İşte bu yüzden de, pek çok insan ölümötesi yaşamda korkunç denilecek azâb ve ızdıraplara düşer… Zîrâ, diri diri toprağın altına gömülürler!

– Diri diri mi mezara gömülürler?… Nasıl olur bu ?..

– Ölüm, beynin durması ve kişinin yaşamına sizin tabirinizle ruh beden olarak devam etmesidir, dedik ya… Zaten belleğindeki kayıt da çok büyük bir çoğunlukla, kendisinin o beden olduğu yolundadır !..

Ruhtaki bellekte, kendisinin beden olduğu kayıtlı olması, ve tüm yaşamınca kendini hep beden kabul etmesi sonucu olarak; o anda da otomatik, elde olmayan bir biçimde, kendini o madde beden kabulü devam eder ve dolayısıyla da, şuurlu bir şekilde fizik- madde bedeniyle beraber mezara gömülür !…

Sen, kendini diri diri toprağın altına gömülüyor olarak düşün bir !.. Çevreni görüyorsun, olup bitenleri duyuyorsun ve bu halde diri diri seni mezara gömüyorlar, ya da yakıyorlar !…

Ölüm diye bir son da sözkonusu asla değil !… Çıldırman da olanaksız !… Ne hale düşeceğini hayâl bile edemezsin !..

-Elf, bu çok korkunç bir şey! Hattâ korkunç kelimesi bile yetersiz bence! Fakat, bundan bir kurtuluş yolu olmalı mutlaka.. ?

-Evet, sizin önderiniz bunu bildirmiş, kitaplarınız da yazmıştır…

Ama ne çare ki, sizler bu konu üzerinde hiç düşünmemişsiniz! Hep ölümü, bir yaşamın sona erişi; ileride, yeniden dirilmek üzere yaşamın son bulması, diye anlamışsınız ki, son derece yetersiz bir yaklaşım bu!…

– Ya çaresi ?…

– Çaresi konuştuklarımızda yatıyor !…

– Nasıl yâni. ?

-Bir şeye karşı tedbir almak için, önce o şeyin ne olduğunu bilmek gerekir… Sizin en büyük eksiğiniz öncelikle nelerle karşılacağınız konusunda bilginizin olmayışıdır… Bu eksiğin âcilen giderilmesi şart !

– Şimdi biliyorum ki, ben ölümü tattığım anda, kesintisiz bir şekilde, ruh olarak yaşamıma devam edeceğim!… Bu duruma göre, mezarda hapis kalmamak için ne yapmam lâzım ?…

– Belleğindeki yanlış bilgileri kayıttan silip, yerine doğruları kaydetmen ve o doğru bilgilere göre yaşamına yön vermen !..

– Yâni.. ?

-Sen tüm yaşamın boyunca kendini hep şu madde beden kabul ettin ve hep ona dönük bir biçimde hayat sürdün…

Oysa bu beden toprak altında bir süre sonra ayrışacak ve dönüşecek… Ama, sen, hayatına kesintisiz bir şekilde devam edeceksin !…

Öyle ise, o güne ulaşmadan önce, bu bedeni kullan, ama asla sahiplenme !..

Kullandığın bir otomobil seni hedefine ulaştıracak araç olmaktan öte bir değer nasıl taşımıyorsa, bedenin de senin için aynı olsun !..

Siz, bu dünyayı, gerçek dünyanız kabul ediyorsunuz… Oysa, önderiniz, sizin gibi beşerî bir görüntüye sahip olmasına rağmen, sizin sahiplendiğiniz bu dünyadan olmadığının kesin bilincindeydi…

Hattâ, aranızda yaşarken, bu hususta, bir cümlesiyle bu konuda ehil kişileri de uyarmıştı !…

– Nasıl uyarmıştı ?…

– “Bana dünyaNIZ`dan üç şey sevdirildi” diyerek…

-Yani ne var bunda; anlayamadım !… Dünyadan üç şeyi sevmiş… Herkes birşeyler sever.. ?

-Cem kelimelere dikkat etmiyorsun !… Halbuki bırak kelimeleri, kelimelerdeki takılara dahi çok dikkat etmek zorundasın !..

Bak ne diyor bu cümlesinde..

“Bana dünyaNIZ`dan üç şey sevdirildi” diyor..

“DünyaNIZ`dan !..”

Ne demek buradaki “NIZ” takısı…

-Yâni, O`na ait olmayan; O`nun, içine dâhil olmadığı bir dünya!.. Bizim dünyamız, o`nun dünyası değil !…

– “DünyaNIZ” dediğine göre; O, sizin dünyanızdan değil !.. Peki O`nun dünyası nerede ?…

Veya, nasıl bir dünyaya mensup O?… Hiç düşündün mü bunu?..

– Oh Elf !… Bugüne kadar hiç dikkatimizi çekmeyen şeyleri beynime batırıp, kafamı allak bullak ediyorsun !.. Ne diyeceğimi bilemiyorum !… Yâni, O bizim dünyamızdan biri değil mi ?..

– Maddeden ibaret olan “Dünya” diye isimlendirdiğiniz Güneş uydusu ise muradın, O burada aranızda doğup büyüdü elbette !..

Ama kendini tanıyıp bildiği anda, gerçek dünyasını da buldu ki; o dünya, bu dünyaNIZ değildi !..

O dünyanın gerçekliği ve değerleri ve değer yargıları, sizin şu dünyaNIZdan çok çok farklıdır..

Ve sizler, o dünyada kendinizi bulup, tanıyıp gereğini yaşayamadığınız sürece, hep, dünyalı olarak yaşamaya, ölmeye ve diridiri mezara gömülmeye mahkûmsunuz !..

Bizim “dünyaMIZ” ile, sizin dünya”NIZ” arasındaki fark seninle benim aramdaki fark gibidir !…

İşte O ve O`nun “hâl” yolundan gidenler bizim dünyamızdandırlar ki, sizlere bakarlar ve hitâp ederlerken dedünya”NIZ” dan işaretini de verirler…

Tâ ki, ehil olanlar bu gerçeği farketsin !…

-Başka, daha neler yapmalım ?..

-Eğer elinden geliyorsa, her gün belirli bir süre, meselâ uyumadan önce, yatağa uzanıp bedeninden çıkıp dışarıdan kendini seyrediyormuş gibi, kendini bedenden soyut hissetme çalışmaları yapabilirsin… Eğer istidadın elverirse, bunda başarılı da olabilirsin..

– Ya olamazsam ?..

– En azından bu çalışmalar belliğinde yer alacağı için, ölümle beraber kendini bedenden çok daha kolay soyutlayabilirsin !..

– Elf, herşey beyinde olup bittiğine göre… Beynimizi en güzel bir biçimde ne şekilde güçlendirebiliriz ?…

– Her beyin kendine has özel açılım programına sahiptir !.. Dolayısıyla da herkes birbirinden farklıdır…

Farklı açılımlara sahip beyinlerin gelişmesi için, tek bir standart program düşünmek çok yanlış !olur…

Sizin “zikir” adını verdiğiniz kelime tekrarı, beyinde belirli bir anlama yönelik belirli frekansta dalga üretimi ve bu üretilen enerjinin âtıl duran hücrelere yayılarak onları da devreye sokmak suretiyle kapasiteyi genişletmesidir…

Bu durumda sen hangi mânâya yönelik kelimeyi tekrar edersen, o mana istikametinde bioelektrik enerji üretecek, o mânâ istikametinde çalışan yeni hücre birimlerini devreye sokacak ve böylece de beynini o yönde güçlendirmiş olacaksın…

Sizin geçmişteki önderiniz, evrensel oluşların özet anlamları sadedinde 99 isim bildirmiştir ki, her beyinde, her hücre yetisinde bunları ortaya çıkartma özelliği vardır…

Ancak bu isimler, her beyinde değişik oranlarda ve güçte kendine has formüller şeklinde açığa çıkmıştır…

Şâyet, kişi, bu sistemi ve özellikleri bilen ehil bir kişiye rastlarsa; onun kendi beyin açılımına uygun olarak vereceği özel formülü tatbik etmek suretiyle; çok kısa sürede oldukça önemli gelişmelere ulaşır… Ama kendi beyin açılımına uygun özel formülle !..

-Ne kadarlık bir süre yâni ?..

-Eğer konuya ağırlıklı olarak eğilir ise, kendine has verilmiş özel formül ile eskilerin kırk senede aldığı yolu, o, iki senede katedebilir !..

-Peki, böyle bir kişiyi nasıl bulacağız ?..

-İşte o, kişinin şansına kalmış !… Taklitlerin arasından hakikisini seçmek gerçekten son derece güç bir iştir… Hele bu konuda tecrübesiz ve bilgisiz isen, vay haline !…

-Bu durumda ben bütün bu gerçeklere ulaşamadan ölüp gidersem, suçum ne, günahım ne?.. Elimde olmayan şeyden dolayı nasıl suçlanabilirim?

-Aslan pençeleri arasında diri diri parçalanan ceylan yavrusunun suçu neydi Cem ?

Kelebek olup dünyaya kanat çırpamadan, tırtıl halinde kozasıyla birlikte kaynar kazanı boylayarak haşlanmak sûretiyle ölenin suçu neydi Cem?

Zevkiniz için kesip, parçalayıp, kızarttığınız, kuzucuğun suçu neydi Cem?

Bırak artık şu ilkel “TANRI” görüşünü de; “ALLAH“ın ne olduğunu kavrayıp idrâk etmeye çalış Cem !…

“ALLAH”ın sistemini, düzenini idrâk etmeye çalış !…

“BEN DİLERİM, DİLEDİĞİMİ YAPARIM, YAPTIĞIMDAN BANA SUAL SORULMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR”

diyenin sistemini ve düzenini anlamaman senin en büyük suçundur ki, ondan daha büyüğü de olmaz !…

Aklı olan, evrende geçerli olan gerçekleri; yöresel ve göresel olan gerçekleri değil, mutlak gerçekleri idrâk ederek, bu mutlak gerçeğe ve sisteme göre yaşamına yön verir; ve programında kolaylaştırılmış ise sonsuz huzur ve mutluluğa erişerek, belki de, bir gün bizlere katılır !…

Aksi halde… Dünyadan 130 milyar insan geçmiştir, biri daha geçti derler!… de; bir süre sonra adı bile anılmaz olur !.

Milyarlar kere milyar canlının geçip gittiği gibi !.

– Ama Elf, bu gerçekleri bilmeyen bugün bile binlerle öğretici var çeşitli isimler ve ünvanlar altında !.. ve milyonlarla talebeleri!.. Çoğu, mecâzî, hayalî kavaramlar peşinde son derece iyi niyetle koşturup duruyorlar !…

-Ama, taklit onlara yetiyor; ve işin gerçeğini tahkik etmiyorlar!…

Allah sisteminin ve düzeninin gerçeğini araştırıp kavramaya çalışmıyor, işin mecazı ve taklidi ile yetiniyorlar !… Oysa dünyada bırakıp gidecekleri ve bir daha hiç bulamayacakları menfaatlar peşinde aylarını ve yıllarını gözü kapalı tüketiyorlar !…

Çoğunun gayesi dünyayı en güzel şekilde yaşamak; ve bu arada da öbür tarafta kendisine faydalı olacağını düşündüğü birinin bu hâlinden istifade etmek için, gönlünü alıp, adını onun adı yanında geçirtmek !…

Cem, onlar, Allah`ı, bir tanrı sanıp akılları sıra onu kandırmaya çalışıyorlar ama bu asla mümkün değildir !..

Ne Allah, bir tanrıdır; ne de sisteme ters düşen davranış veya kişinin bu yaptığının karşılığını almaması !…

Hem unutma ki, herkes lâyık olduğu topluluğu bulur; her topluluk da lâyık olduğu önderi !..

Eğer bir kişiye gerçekten hidayet olmuşsa sizin deyişinizle, o kişi hangi ünvana sahip olursa olsun; ne kadarlık bir topluluğa faydalı olmaya çalışırsa çalışsın, HADDİNİ BİLİR; ve kendisinden mutlaka daha ileride birilerinin olacağını idrâk ederek, bu sahada araştırmalarına devam eder; tâ ki evrensel gerçeğe erip onun sonuçlarını yaşayana kadar !…

Aksi halde, bulunduğu mevkiin nimetleri içinde, o nimetlerin – ister mânevi ister maddi- perdesiyle mutlak gerçekten perdeli olarak bu dünyadan geçer gider!.

– Peki, bu durumda bana öncelikle ne tavsiye ediyorsun Elf?.

-Devamlı araştır ve sürekli düşün !…

Daima yeniye açık ol !… Hiç bir konuda önyargılı olma !..

Gerçeğini ve sistem içindeki yerini tesbit edemeden hiç bir şey hakkında hüküm verme !..

İnsanları yargılamak, onların dedikodusunu yapmak sûretiyle zamanını sakın israf etme !..

Önce içinde yaşadığın sistemi kavramaya çalış ve sonra da adımlarını o sisteme uygun bir biçimde at !..

Sana danışılmadığı sürece, kimsenin işine karışma, akıl bile öğretme!… Ehli olan, zaten arar ve bulur… Ehil olmayana ise, akıttıkların, taş üzerine yağan yağmura benzer !..

-Elf, beni çok şaşırttın !… Sanki, bana vedâ ediyormuş gibi konuşuyorsun… Sanki, bir daha hiç görüşmeyecekmişiz gibisin…

-Evet Cem !…

-Ama nasıl olur ?… Daha hiç bir şey öğrenemedim ve yapamadım… O kadar çok eksiğim ve bilemediğim hususlar var ki…. Bunları nasıl tamamlayacağım?.

Beni böyle yapayalnız bırakıp gidemezsin Elf !..

– Üzgünüm Cem !…

Fakat, ben de, yetiştiricim olan Aynha`dan direktif aldım!… Beni, haddinden çok fazla şeyleri açıkladığım yolunda uyardı !…

Şayet sen de bunları başkalarına nakledersen, zor durumlara düşebilirsin!.

Çünkü taklid ehlinin bunları kavraması, idrâk etmesi ve hele hazmetmesi son derece güçtür !…

Derin tefekkür sahibi, araştırıcı ve gerçeği bulmaya azimli olmayan kişilerin dışında seni kimse anlamaz ve bu anlattıklarımı “deli saçması” olarak niteler !..

Düşün ki dünyaya en büyük gerçekleri açıklamış olan önderinize bile, zamanında yaşayanların bir kısmı “deli”, “mecnun” demişler!…

Sen ise, garibin birisin; ki, sana, demediklerini bırakmazlar !..

Sana, son bir kaç DOST tavsiyesinde bulunacağım… Dilersen bunlara uy!. Umarım çok faydasını görürsün!…

Pırlantanın, değeri arttıkça alıcısı az olur !..

İlmin seviyesi düştükçe, kalabalığı artar !.. Çokluk, seni aldatmasın !…

Herkese faydalı olmaya çalış, ama gerçeğin ilmini de sakın EHLİNDEN, gizleme !.. Sabırlı ol; bil ki her şeyin bir zamanı ve sırası vardır !.. Vakti gelmeden hiç bir şey olmaz!…

Bilinç boyutunda takdir edilmiş olanlar, kozmik boyutta yolculuğuna devam etmektedirler ve madde boyutunda kesinlikle programlandığı bir biçimde ortaya çıkacaktır !..

Bunu hiç kimse önliyemez ve değiştiremez !..

Sana ait olanın, sana ulaşmaması; sana ait olmayanın da sende kalması asla mümkün değildir !..

Herkes lâyık olduğunu mutlaka bulacaktır !.. Ne eline giren için sevin, ne de seni terkeden için üzül !.. Zîrâ herkes, kendi ortamı için varedilmiştir ki emanet ortamda bâki kalması mümkün değildir !..

İsim, resim, şekil, biçim,seni asla hedefinden saptırmasın !..

Bil ki sen, ya evrensel gerçek için varsın ve tek gayen bu evrensel sırlara ermektir; ya da herhangi biri gibi bu dünyadan geçip gitmek !… Önce hangisinden olduğuna karar ver; sonra da gereğince adımlarını atmaya başla…

Gerçeği hedef aldınsa, hedefine eremeden süren dolsa bile, hiç olmazsa adın o yolun yolcularıyla anılır ve dostların onlar olur…

Haydi Cem, ÖZDE BİRİZ !…

Var, kendine ÖZ`ün gibi bir DOST ara, boşa geçirme ömrünü!..

– ÖZDE ELF !..

Çok bir “garîb” kalmıştı Cem !…

Gözlerinden yaşlar süzüldü elinde olmaksızın…

Çok bir “garîb” kalmıştı…

Dünya”NIZ”da !…

Belki bir gün……

Cerrahpaşa
İSTANBUL
14.11.1977

Check Also

ah_

Tanrının Ayak Sesleri