İnsan-ı Kamil – Mukaddime

Bu eserden beklenen odur ki;
Salik için , en yüce refikine ileten ola..
Ama, ince, düşünceli, nazik, kibar arkadaş gibi..

MUKADDİME

Rahman ve Rahim olan Allah adı ile başlarım..

Hamd.. Tek olan Allah’a mahsustur..

Salât ve selâm; Kendisinden sonra bir peygamber gelmeyecek olan büyük Resûle..

Bu eserin meydana gelmesinden beklenen; Cenab-ı Hakkın marifeti olduğuna göre;
Bize düşen, mukaddes ve yüce olan Cenab-ı Hak üzerine konuşmak olacaktır..

Ama önce onun isimleri yönünden gideceğiz.. Çünkü; Ona delil olan isimleridir..

Daha sonra vasıfları cihetine yöneleceğiz.. Çünkü; Zat-ı İlâhi’nin kemâl derecesi çeşitleri oradadır..

Kaldı ki; Cenab-ı Hakka has mahallerde, ilk zahir olan sıfatlarıdır. Zuhurlarda, sıfattan sonra, ancak zat gelir..

Bu itibarla: Mertebe cihetinden; sıfatlar, isimlerden daha yüksektir..

Zat üzerine sarf edeceğimiz kelâmı; Esma ve sıfatlardan sonraya bırakacağız.

Haliyle bu bölümdeki konuşmamız, bu aleme has olan ibarelerin tahammülü kadar olacaktır..

Durum böyle olunca; Konuşmalarda sofiyenin kullanmakta olduğu kelâm derecesine inmemiz gerekli olacaktır..

Bu arada bazı açıklamalar da yapacağız.. Haliyle; Lüzumlu olduğu ve ihtiyaç duyulduğu yerlerde..
Ta ki; Bakıp okuyana kolay anlama durumu hâsıl ola..

Bazı sırlara karşı da açıklayacağız.. Ki onlar, İlmi; Kitaba yerleştiren zatın yazmadığı meseleler olacaktır..

Ki onlar; Yüce Hakkı bilip anlama ile ilgili işlerdir.. Mülk ve melekût alemini anlamaya yarayan mevzulardır..

Bütün bunları anlatmaya çalışacağız.. Ama: Mevcud olan işaretli ifadelerle..
Bağlı remizleri nükteleri ancak bu yoldan bileceğiz..

Bu arada isleyeceğimiz yol; Saklamakla, açmak arası bir ifade tarzı olacaktır..

Bu haller içinde bir tercüman olacağız ki; Bazan yıkıp dağıtmak, bazan da yapıp onarmak
durumu meydana çıkacaktır..

Ta ki; Düşünce gücünü kendinde bulan, tam manası ile düşünebilsin..

Anlatılan manâlar arasında öyleleri vardır ki; Ancak kapalı bir ifade, ya da geniş manâlı bir işaretle anlatılabilir..

Böyle anlatılması gereken bir şey; Eğer açık bir şekilde anlatılacak olursa.. zihin kayar.. Esas mahallinden ayrılır; başka bir yöne gider..

Bu ise.. beklenen hasılatı getirmez.. Öyle ki; Arananın bulunması imkânsız hale gelir..

Bu durumİ İnce bir iştir.. Çoğu kez vukubulur..

Bu manâyı, –Nuh’un gemisi anlatılırken geçen- şu âyet-i kerime ile, daha iyi anlatabiliriz;

– “Onu levhalar ve çivilerle yapılmışa yükledik..” (54/13)

Görülüyor ki; Burada gemiden söz edilmiyor.. Ve o, Nuh’u yüklenen, aslında; Levhalarla,
çivilerle yapılan değildir.. O halde neyle?. Düşün..

Böyle olsaydı;

 Levhalarla, çivilerle yapılan gemiye yükledik..

Şeklinde bir ifade tarzı tercih edilirdi..

Şunu da bildirmem gerekir ki; Bu kitaba, Kur’an ve Resulullah S.A. efendimizin sünneti ile teyid
edilmeyen hiç bir şeyi almadım..

İş, anlatıldığı gibi olunca; Bu esere bakıp okuyandan bir dileğim var; Şayet, Kur’an’ı Kerim, veya
Hadis-i Şerif 
dışında bir sözümü görürse.. onunla amel etmeyi bıraksın.. Ve, o sözün, benim kasdım olmadığına, âyet-i kerime ve hadis-i şerifin manâ mefhumu içinde olduğuna inanıp teslim olsun; inkâr etmesin..

Ta, Allah-ü Teâlâ, o manâ yolunda kendisine bir kapı açıncaya kadar..

Burada inkâr yoluna sapmamanın ve teslim olmanın faydası şudur, O anlamadığı bir şeyi anlama
bereketinden mahrum kalmaz.. Şimdi anlayamadığını, belki de az zaman sonra anlar..

Sebebine gelince; Bizim bu bilgilerimizden bir şeyi inkâr eden kimse, onun aslını bilmekten yana mahrum kalır..

İşbu mahrumiyeti ise; İnkârı devam ettiği süre sürer.. Daha öteye geçemez..

Başka yolu yoktur..

Sonra, Onun vuslat tadı; Bu inkârı sebebi iel, ondan kesin olarak tamamen gider.. Hem de; İlk inkârı anında..

O kadar ki; Onu için artık iman ve teslim babında başka bir yol da kalmaz..

Burada önemli bir husus açıklamak isterim..

Bilesin ki; Hangi ilim olursa olsun; onu, âyet ve hadis teyid etmiyorsa.. o bir delâlettir..

Belki de hiç bir şey değildir..

Belki de öyle bir şey yoktur..

Ancak bu durum; Senin o manâyı değerlendiren, âyet ve hadisi bulamadığın için meydana gelmez..

Hemen her ilmin ; kendi özünde, âyet ve hadisle teyid edilmiş olması bir gerçektir.. Ancak seni o ilmi anlamaktan alıkoyan, istidadının azlığıdır.. Bu halin, o ilmi anlamana engel olur..

O ilmi, kendi gücünle almaya, onunla nimetlenmeye kalkarsın.. Ne var ki, böyle bir şeye; asla gücün yetmeyecektir..

Bu halini anlamadığın için, sanırsın ki; O ilmî konu, âyet ve hadise aykırıdır..

Şimdi sana bir tavsiye:

Böyle bir halle karşılaşırsan, teslim bayrağını çekmelisin.. asla, inkâr yoluna sapmamalısın..

Taa, yüce Allah elinden tutup seni, o ilmi anlayış makamına çıkarıncaya kadar..

Zira bu ilim; Bir varidattır.. Geliştir.. Ama; Sence yapılan bir şey olmadan..

Sana faydalı olacağı cihetiyle, aşağıda anlatılanları iyi dinle..

Zira bu anlatılanlar, ilmin geliş yollarını gösterecektir..

Sana gelecek ilmi varidat, şu üç yönün dışında değildir..

BİRİNCİ YÖN:

Bu, bir mükâlemedir.. Karşılıklı konuşma manasına..

Bu, senin kalbine gelir.. Fakat, Rabbanî ve melekî bir ihtarla.. İlâhi bir anı ile.. Ondan gelen bir tahrikle..

Böyle bir halin reddine, yollar kapalıdır.. Keza inkârı da imkânsızdır..

Çünkü Cenab-ı Hakk’ın, kulları ile konuşması, onlara yaptığı ihbarlar zatına has bir şekilde kabul edilmek zorundadır.. Böylr bir hali defetmeye, kabul etmemeye, hiç bir yaratılmışın gücü yetmez.. ama hiç bir zaman..

Ancak, zihne gelen her kelâmı bu manaya almamak veya;

 Bu Allah kelâmıdır..

Dememek için, alâmetlerini, işaretlerini bilmek icab eder..

O alâmetleri bildikten sonra: Duyan, mecburi bir şekilde anlar ve;

– Bu yüce Allah’ın kelâmıdır..

Der..

Meselâ O kelâmı duyan, her yanı ile duyar.. Tepeden tırnağa kadar.. Hiç bir şekilde o duyduğunu
belli bir yöne bağlayamaz..

Bir yönden duyup, diğer yönden duymamak olmaz..

Tek yönden duyulursa.. onun; Allah kelâmı olması imkânsız olur.. Çünkü o; Bir yöne mahsus oluyor,
başka yöne geçemiyor..

Görmüyor musun; Musa a.s. kendisine gelen hitabı ağaçtan dinledi.. ağacı dinlemedi..
O sesi hiç bir yöne bağlamadı.. Ağaca da bağlamadı.. Çünkü ağaç bir cihettir.. Yöndür..

Evet.. Rabbani ihtarın durumu budur..

Melekî ihtara gelince.. Kabûl yönünden Rabbanî olana yakındır..

Birincisi kadar kuvveti haiz değildir.. Ancak, kabul edilmesi itibari yönünden zaruridir..

Bu sırf Cenab-ı Hak’la mûkâleme değildir.. Demek oluyor ki; Varidat yolundan, Cenab-ı Hak’la
vasıtasız bir konuşma değildir..

Buna, yüca Hakk’ın tecellileri de karışır..

Özetleyelim; Her ne zaman ki, Cenab-ı Hakk’ın nurlarından bir kırıntı kula tecelli oldu..
Kul; İlk anda bir ilim sahibi olur.. Anlar ki; O bildiği, Cenab-ı Hakk’ın bir nurudur..

… Bu tecelliler değişmez.. Zata ait oluşu, sıfata ait oluşu, bilgiye ait oluşu hiç bir şey değiştirmez..
Hatta, aynı oluşu bile ayrı bir manâ taşımaz..

Hepsi odur..

Durum böyle olunca; Her ne zaman sana bir tecelli gelirse.. Ve sen de; Onu ilk anda Cenab-ı Hakk’ın nuru bilirsen.. amma sıfatının nuru, amma zatının nuru.. İşte tecelli odur..

Anla..

Zira bu öyle bir ummandır ki, sahili yoktur..

Anlatılan makamın altında bir de ilham vardır.. Bunun durumunu da biraz açıklamak icab eder..

İlham, daha ziyade işin başında olanlar içindir..

Bir müptedinin, henüz işin başında olanın, ilhamla amel etmesi, ancak ayet veya hadise dayandıktan sonra olur..

Âyet ve hadiste şahitleri bulunursa.. İlâhi bir ilham vasfını alır..

Âyet ve hadiste onu teyid eden bir mana olmadığı takdirde; İnkâr etmeden durmak, beklemek lâzımdır..
Daha önce de izah edildiği gibi..

Burada, durmanın faydası; Şeytanî bir şey olup olmadığını tam olarak tesbir edebilmektir..

Öyle ya; Şeytan müptedi olanın, henüz işin başında duranın kalbine bir şey atar ve onun ilham olduğunu
anlatmaya çalışır..

Durup düşünmek gerekir ki; Böyle bir şey olup olmadığı sezile..

Bu arada tam ve katıksız bir yönelişle, Allah-ü Teâlâya yönelmek icab eder..

Usulüne edebine, erkânına göre, ona tutunmak gerekir..

Taki; O âyet ve hadisle teyid edilemeyenin ne olduğunu Cenab-ı Hakk kendisine bildire..

İKİNCİ YÖN :

İlim alışın, bu yöndeki durumuna gelince..

Bu da, ehl-i sünnet ve onlara mensup olanların dilinden dökülen ilimdir..

Bu çeşitten bir ilmin de, âyet ve hadiste şahidini ve delilini bulursan; ondan murad ne ise, odur.. Daha ötesini
aramamak icab eder.. Ters bir durum meydana çıktığı takdirde kendini ondan çekmen gerek..

O beyan edilen şeye mutlaka iman etmesi imkânsız olanlar arasına gir.. Zaten başka türlü de olmaz..
Sebebi de; Akıl nurunun, iman nuruna galebe çalmış olmasıdır..

Burada da izleyeceğin yol; İlham meselesinde izleyeceğin yoldur..

Durup beklemekle, teslim olmak arası bir yola gir..

ÜÇÜNCÜ YÖN:

Bu derecedeki ilim, mutlak bir ilimdir.. Belli bir ciheti ve belli, sabit bir durumu yoktur..

Hem kabul edilebilir; hem de kabul edilmez.. İlle de kabul edilmeyecek diye bir zorlama yoktur..
Kabul etmemek de böyle..

İşbu şekilde gelen ilim çeşidi; Mezhep dışı kalan, bidat ehli arasına katılan kimselerden sadir olan ilimdir..

Aslında, bu çeşitten ilimler; atılmıştır.. Makbul sayılmazlar..

Ancak; Zirek, keskin akıllı bir kimse, keskin olarak, bütün çeşidi ile onları inkâr etmez.. Ama, her çeşidi ile..

O, eşit ilimlerin; Kitap ve sünnete uyan kısımlarını kabul eder, kitap ve sünnete uymayan kısımlarını da reddeder..
Ama her çeşidi ile..

Onların da, hemen hepsi kıble ehli sayılır.. Aralarında, ittifak halinde belirtilen meseleler azdır.. İster Kur’an’dan olsun; isterse hadisten.. Onlar, bir yönü ile kabul edilir, bir yönü ile de kabul edilmez.. Hemen hepsi, aynı yönde gider..

Onların ihtilaflarına konu olan meseleler, karşılıklıdır.. Bir manayı bazan ikinci bir mana gibi göstermeye benzer..
Bu çeşitten meseleler, âyetlerde de gelir; hadislerde de..

Bunlardan bir tanesi, HİDAYET işidir ki, şu âyet-i kerimelerle tesbit edilir;

– “Sen sevdiğini HİDAYET’e erdiremezsin.. Lâkin Allah dilediğini HİDAYET’e erdirir..” (28/56)

– “Gerçekten sen; Doğru yola HİDAYET edersin..” (43/52)

Görülüyor ki, bu âyet-i kerimelerde, hidayet iki şekilde anlatılıyor..

Onlardaki fikir çeşidi de bundan doğuyor..

Bir tanesi de;

– ÖNCE YARATTI.

Meselesidir.. Bullar da şu âyet-i şeriflerin manalarında görülür;

– “Allah aklı önce yarattı..”

– “Allah kalemi önce yarattı..”

– “Ya Cabir, Allah önce Peygamberinin nurunu yarattı..”

İşbu hadis-s şerifler de, ayrı ayrı düşüncelere, HİDAYET meselesi gibi yol açıyor..

Bütün düşünceler bir yana; biz kendi düşüncemize bir yön vermeliyiz.. Hiç birini inkâr etmeden,
en güzel şekle büründürmeliyiz.. Eksiksiz, tam ve umuma yarar bir şekilde..

İşi bu açıdan ele aldığımız zaman, anlattığımız gibi umuma yarar bir mana olursa.. kabul ederiz..
Ama, öbürünü de reddetmeyiz..

HİDAYET için, işimize yarayan şu fikir vardır;

– Resulullah s.a. efendimizin elinde olmadığı anlatılan HİDAYET, ancak Allah’ın zatına olan HİDAYET’tir..

Resulullah s.a. efendimizin elinde olan HİDAYET’e gelince, bu da Cenab-ı Hakk’a ulaştıran yolaHİDAYET’tir..

Yukarıda anlatılan üç hadis-s şerif için ise, şu mana verilmiştir;

– Bunlardan tek şey murad edilmiştir.. Ancak, nisbet edildikleri makama göre, ayrı ayrı sayılmıştır..

Tıpkı mirac işindeki; ESVED, LAMİ, BÜRAK gibi.. Bunların üçü de birdir ve adı HİBR’dir..

Bütün bu anlatılanlar, bir mesele idi.. Ve bunları bir MUKADDİME ile sana sunuyorum..

Hemen hepsini; Seni, mahcupların düştüğü vartadan çıkarmak için yazdım..

Demek istiyorum ki;

– Çok yüzler arasından sıyrılıp tek yüzü görebilesin..

…Ve bu kitapta benim dilimden dökülen, yüce Allah’ın yürüttüklerine marifet hali ile ersin..

… Ve böylece.. Hak erleri derecesine çıkasın..

Çıkasın.. Çıkasın ki; Bundan sonra anlatılacakları rahatlıkla dinleyesin.. Hele, İŞARET olarak aşağıda anlatılanları..

Ve.. anlayasın..

İşte, o işaretlerden biri.. Dinle.. ama, itirazsız.. Anladığını kabullen.. Kalanını da, sonraya bırak..

Tam anlayabilmek için, özünde bir zemin hazırla..

İşte anlatmaya başlıyorum;

Geçmişle, gelecekle bağlantısı olmayan bir vakt içinde, Cenab-ı Hakk’ın huzurunda olduk.. Şarkın;

– G A R İ B..

Vasfını alan velî zatlarından biri ile..

Samediyet örtüsü ile örtünmüştü..

Ahadiyet izarına sarınmıştı..

Celâl perdesine bürünmüştü..

Güzellik ve Cemâl tacını da giymişti..

Kemâl dili ile selâmlaştık.. O hal, o kadar güzeldi ki..

Selâmına, merhabasına karşılık verdiğim zaman; Onun mehtap safalı bedrinin üstünden örtüsü kayıp gitti..

Onu bir örnek ve bir numune gibi gördüm.. Evet, öyle müşâhade ettim..

Bir varlıktı; ama hükmî idi.. Hükmî idi; ama her şeyi özünde okunan bir kitap fihristi gibi idi..
Her şey özünde bulunan dersler manzumesindeydi..

Güçlü olarak bir farz yoldan girdik işin içine.. Haliyle onunla.. Zira başkası yoktu arada..

Bu arada zimmet gitti; borç köleliği kalmadı.. kalktı..

Bu sefer onun itibar ibresini, kendi ölçümde buldum.. Onun için inciler dizer gibi bir nazım dizdim..

Ve.. İlk anda benden; Herhangi bir şeye muhtac olma bağları çözülüp gitti..
O halimi; şu an mefhumunun inkisar sopası ile yararlı hale getirdim..

Böylece ayar saltanatım tam oldu.. Tam ölçüsünü buldu.. İşte o zaman; Arşın Rabbı bu evde oldu..

İktidar kürsüsünü kurdum.. Onu da, itibar terazisine oturttum..

İşte o zaman; Olduğumu, olacağımı halimi ve gelecek zamanımı ibretle gördüm..

Ama, anlattığım yüceliklerin usulünce.. O kanunlara göre..

İşte benim yolum.. halim.. durumum.. edebim..

Ben bu halimi hayli gizledim.. Ama ne kadar gizleyebilirdim ki?..

Sonunda; Okkalar, kilolar, batmanlar bitti.. Tartacak bir ağırlık ölçüsü kalmadı..
İşte.. Bu zamana kadar gizleyebildim..

Artık onun ağırlığını tartabilecek bir dirhem kalmadı.. Onun tartacak bir karşı ağırlık bulunmadı..

Düşündüm, taşındım; Ağırlık zaferimi, tetkikte, incelemede buldum..
Ama onu; Tahkik ayarı ile de perkittim.. güçlendirdim.. Sağlama erdirdim..

Sonra ellerimi kına ile boyadım.. Gözümü uyur uyanık bir halle de sürmeledim..

İşte o zaman; Gözümü, esastan tam olarak açtım.. Kilitleri kırdım..

Ve.. O zaman bana;

– Nerede?..

Diye hitab etti.. Ben de;

– Arada..

Şeklinde bir lisanla cevap verdim..

İş bu halden sonradır ki; Aşağıdaki beytleri dile getirdim.. Nefy ile isbat, yokla var arası bir dizi şekline soktum..

Bence gerçek olan o: Yok oldu birdenbire;
Mademki varlık, teşhir edeniyim habire..

Hayal onu, taa uzaktan gördü gerçekten:
Kudret olarak varlık iktidarına göre..

Sen olamazsın kurulan bir duvardan başka;
Haznelerin var o haznedar olduğu süre..

Ben işte şu duvarım o dahi onun için;
Gizli haznedir bilirim gördüğüme göre..

Ve sen onu elinde bir kalıp olarak tut;
O, onun için bir ruhtur, ibretine göre..

Allah güzelliğini artırsın, zira oldu;
Yüce ilâhın cemalı meşhur olduğu süre..

Parlaklıkta senden başka kaim olan yoktur;
İşi anla ki, suretlerini seyrin süre..

Yukarıdaki inci dizisi halindeki nazımları duyduktan sonra, halimla hallendi..
Heyecan dalgamdaki mehtabı devre başladı..

Sonra.. evet sonra; şu nazım beyitleri sıraladı.. Ama hiç bir şeyi ifşa etmeden..
Ama ne güzel ifşa etti.. Haliyle ehline..

Saklı güzellikler dizisi, örtüler de kendinden;
Yılanı ısıranı, sihri dahi görücülerden..

Sarhoşlarda tadıp şarap bir hoş surete büründü;
Sarhoşlarla ayan oldu göründü perdelerinden..

Mehtap onun hayaline girdi tamam olup aldı;
Ondaki huylardan her ne ki bulunmaz gibilerden..

Atlılar merkezinde kınacı nakışların gördü;
Onu yazmayı istedi başladı saç tellerinden..

Kayserin tacını giydi tebaasına uyaraktan;
Oranın mülkünde saltanat aldı çevrelerinden..

Sonra, tümden halkın mülkiyetine de sahip çıktı;
Ne varsa yeşil beyazlardan, kırmızı bitkilerden..

Onu sayılan tüm güzellikler sahibi bildikçe;
Âmir’in bildiği Leylâ’dakine benzeyenlerden..

Onun özünde saklı duran azizlik hepten çıktı;
İç güzelliğidir ne ki var belli güzelliklerden..

Onun yukarıdaki tatlı hitabını dinledim; içindeki kurtuluş ifade eden manayı da anladım..

İşte o andadır ki, olan ve olacak oldu; bunun üzerine de yemin ettim..

Bu yemin üzerine ahdine vefa gösterdi, dönmedi; bozmadı..

Yeni libasına büründü; eskilerden soyundu..

Ve.. ufuklarda cemalini göstermeye başladı..

Artık onlardan hiç bir şey, onun için olmadı.. Ne ne için olabilirdi.. İkilik mi var ki; Bir şey, bir şey için olsun..

Sonra.. Akılların ve düşüncelerin uzak gördüğü her ne ki var; hepsi onun bir beyanı,
açıklaması babında zuhura geldi..

Sırları ve ruhları onu can evine yaklaştırdı..

Bir bereket geldi ki; Onun kuşatması için dehşetler saçtı..

Artık olduğu yerde soyundu.. Bir nokta üzerinde mekân tuttu..

Sonra, kuşatma, sarma çemberini uzattıkça uzattı..

Evet, bunları yaptı.. Ta ki, hicap örtüsünü kaldıra..

.. Ve açıktan açığa bana hitab ede..

Beklenen hitabını yaptı.. Nüzul eyledi.. Bana hitabını sonra yaptı..

Ama kim?.. kendisi ile bulunduğum zat..

– Şark gariblerinden biri..

Demiştim ya.. İşte o.. Amma zahirde o.. Batında anlattığım vasıfların sahibi..

Allah rahmet eyleye..

Şöyle söyledi;

Var veya yok, nefyedilen veya bakî kalan benim;
Hissedilen, vehmedilen, yılan ve efsuncu benim;

Benim bağlanan ve çözülen, içilen, hem de sakî:
Hazine, fakir de benim; HALLAKım, halkım da benim..

Kadehlerimle içme, zira onda tiryak zehirim var;
Başka arama onu bağlamıştır bağlarım benim..

Beni zimmetlerle koruma, dahi ahdimi bozma;
Varlığımı sabit kılma, yok da görme bakî benim..

Ne bana bir yabancı, ne de bana uzanan bir göz yap;
Her neyi ki aynım yaptın; şevklerim kaybettin benim..

Beni gördüklerinde ol, dolu kadehlerimden iç:
Çözme kuşağı belimden, giyme zıd elbisem benim..

De: Şuyum, şu değilim vasıflarımla huylarımla,
Ben, soğuğum, ama şu kalb yanar ateşimle benim..

Susuzluk benimledir, ama ceyhunda boğmam da var;
Yük aynımdır, ama hiç bir yük yoktur boynumda benim..

Ağırdan ağır çekimi hafiflettim hava sakim;
Hayvanat halim anlatır, şevkim şenliğimdir benim..

O, kanatlarda bir kuştur, boyunlarla bir devedir;
Ama ne devedir ne kuş.. geçen işaretim benim..

Ne göz var, ne de görmek gerçek uzanan bir sırrımdır;
Ne ecel var ne ömür, ne de fanim var, bakîm benim..

Yukarıda geçen şiirde bir;

– O…

Var ki, bu;

– HU…

Manâsına gelir..

Bu nedir, şimdi onun üzerinde duracağız..

O; Bir cevherdir.. Mahiyettir.. Çeşitli yönleri olan, zahirde hiç bir belli yön çizilmeyen öz varlıktır..

İşbu varlığın kendisine ekli iki arazı vardır..

Maddi bir tabirle; Kendisine gelen.. Ya da; Kendisinde bulunan.. iki hâl..

… Ve ikinci bir manâ..

O, Bir zattır.. Özün de özüdür.. Bunun da iki vasfı vardır ki.. aşağıda bu manâlar iç içe anlatılacaktır..
Bulup çıkarmaya bakılmalı..

Biraz tafsile geçelim..

Yukarıda bahsi geçen cevherin kimliği;

a) İlimdir.. Bilgidir..

b) Güçtür.. Kuvvettir.. Veya, güçler ve kuvvetler..

(Bizdeki çeşitli kuvvetler, manâsına da gelebilir..)

Belki de; Alîm ve Hakîm’dir.. Bizzat bilen, bizzat hâkim bir şekilde hükmünü verip sahip olandır..

Anlatılan iki vasıf, Allah’ın yüce varlığından ki sıfattır ki; Kuvveler süzgecinden süzülür gelir..

Yani; Duyguların inbiğinden.. Fakat o gelenleri kuvvelerden, kuvveleri de onlardan ayırmak mümkün değildir..

Ayrıca burada KUVVAYI: Nebatî, hayvâni nefis, insanî nefis şeklinde almak da mümkündür..
Bunların maddî tabiri: Üçlü bir saç ayağı gibidir..

İşte.. meydana çıkan ilim ve hikmet bu üçlü kuvvet şeklinde çıkar..

Önce ilim olarak akıp gelen duygulara parmak basalım..

Bunun hakimiyeti; Basit madde olarak görünenin, üçte bir kadar nisbetini hükmü altına almasıdır..

Bu manayı kendi özünü anlatabilmek için şu iki cümleyi sarf edebilirsin:

a) Madde asıldır; kuvveler de parçaları…

b) Kuvveler bir yerdir; ilim de ekilen bir ekindir..

Tekrar ilim ve kuvvelere dönelim..

Burada ilmi iki yönlü ele almak kâbildir.. Şöyle ki;

a) Kavlî ilim.. Sözde bilgi..

b) Amelî ilim.. İş’te bilgi..

Sözdeki, yani; Sözle gelen ilim, bir nümuneden ve bir örnekten ibarettir ki;
Bu örneği senin, zıdlı şeylerden bir araya gelen şeklinde bulabiliriz..

İşbu hâl, senin esas benliğinde saklı bir şenlikten, saklı görünen varlığından soyunup arınmıştır..

İş’teki bilgiye gelelim.. Bu, sınırsız bir hikmet kaynağıdır ki; Hakim bir kimse, ilmi ile faydalanmayı, o yoldan sağlar..

Ve bir sultan; Verdiği hükümlerde şaşırtıcı işleri başarma derecesine o yoldan ulaşır..

Şimdi KUVVA olarak adlandırılan, duygulara gelelim.. Onun bölümlerini anlatalım..

İşbu KUVVA da ilim gibi, iki kısma ayrılır;

a) Cümelî kuvva.. Toplu, bölünmez olan duygular.. Ya da güçler.. Tek kelime ile; Kuvva, güçtür..

b) Tafsîlî kuvva.. Yaygın dağınık duygular.. Kuvvetler, ya da güçler.. Görünürde böyle..

Birinci derecede geçen kuvva için; Mizacın bozuk olmaması, takip edilen usulün tam olması şarttır..
Özellikle burada istidat önemlidir..

Zira, tabiatında değişiklik olan, acıyı tatlı, ya da tatlıyı acı sanabilir.. Yanlış yola sapar..
Bozuk usul takip eden de aynı şekilde yanılabilir..

Kaldı ki, bir işin sıhhatli ve sağlam olabilmesi için, gelen naklin sağlam olması şarttır..
Kemâlli, olgun ve yeterli durum ancak bu yoldan elde edilir..

İkinci derecede geçen KUVVA için; Yine bazı şartlar vardır..
Zira bunun hayâl alemi ile de, ilgisi bağlantısı vardır.. Şartlara gelince;

– Kâbiliyettir..

Demek ve bu şartı başta saymak gerekir.. Özellikle onun bir cevher olması yönünden..

Ve.. o cevhere bir yer olabilme cihetinden..

Hâsılı; Anlatılan KUVVA için iki şey vardır.. Ama her iki halde.. Ve, görünürde..
O iki şey ise Kabiliyet ve istidattır..

Burada kabiliyet, sadece bir seçmedir.. Yani; Ayırt edebilme..

Anlatılan istidat ve kabiliyet tam olunca, ötesi kolaydır.. Artık zât’a geçilebilir..

Biraz da zat üzerinde duralım..

Zat bahsi de, yukarıdaki gibi iki şekildedir.. Bu da iki vasıfta kendini gösterir..

Bir tanesi : S E N..

Diğeri de : B E N..

Bu ikisi temeldir.. Kalanı da bunlara eklenen teferruat sayılır.. Meselâ; Benim için; sana..
Ya da: senin için; bana..

Ve müşterek bir kelime; İlahımız..

– S e n..

Dediğimiz zattır.. Ama bu sen, esas kimliğin yönüyle olan SEN’dir..
Akılla kabul edilen bu zahirdeki SEN’liğin değil..

Anlatılmak istenen özet manâ şudur;

– Zat olarak tavsif edilen SEN, bu kulluk vasıflarınla tayin edilen sen değilsin..

Bir de;

– B E N..

Demiştim.. Bu da, hakikatım olan BEN’dir.. Bu aklın kabulleneceği cinsten bir BEN değil..

Zira, esas bahsimiz olan BEN, Rabbın vasıfları arasında sayılır..

– B E N..

Kelimesi ile işaret edilen, zattır..

Bir başka BEN daha var ki, bu itibarî yöndendir.. Bu, aklın kabul edeceği BEN’liğin yönündendir..

Sonra;

– B E N..

Kelimesi, hükümler meyânında sayılırsa.. Şüphesiz o;

– A l l â h..

Demektir..

Yine aynı hükümler meyanında;

– S E N..

Kelimesi.. onun kulluk yönüdür..

Yukarıda anlatılanları dinledin.. Şimdi düşünmeye başla.. Anlatılanlardan ne anladınsa, anladın..

Özüne bir bak.. nazar eyele.. İstersen özünü;

– B E N..

Faslına bağla.. Dilersen;

– S E N..

Bab’ına yasla.. Değişen hiç bir şey yoktur..

Gerçekten, bu makamda; Küllî hakikatten başka bir şey yoktur..

O, subhandır.. Şanı yücedir.. Münezzehtir.. Tektir.. Ortağı da yoktur..

Öyle bir zattır ki, iki yüzlüdür öz varlığında:
Bir yüzü var süflíde öbürü yüce varlığında..

Hangi yüz olursa olsun ibarenin ve edanın;
İşte o zattır, sıfatlardır beyan açıklığında..

– O birdir..
Diyeceksen doğrusun; şayet diyeceksen:

– İkidir..
O dahi Hak’tır, ikiliği de şanında..

Şayet diyeceksen;

– Öyle değil; belki de üçlüdür;
Yine doğrusun, bu da gerçek insanlık meyanında..

Onun ahadiyetine bak işte onun zatıdır;
– Bir’dir, ahad’dır..
Diyeceksin onun teklik makamında..

Zatında bir ikilik görürsen bu oluşundadır;
Hem kul, hem de Rabb olur o gerçek ikilik kabında..

Dilersen, safhalara ayırırsın o varlığı ki;
Önce toplanmıştır, iki zıd dahi hükmü altında..

Nazarını keskin kılsan diyemezsin süflî için;
– Yüksektir, alttır..

Tekrar onun çok çok yüce namında..
Evet ona üçüncü ismini ver bir gerçek için;

İki vasıflı hakikatlerine katıldığında..
Bu halde iken verilen ismi: Ahmed olmaktadır;

Sonra da: Muhammed’dir halkın özüne dalışında..

O, Aziz olarak bilinir sonra Hüda da olur;
Canım feda olsun bir Rabb oluşu şanında.

Ey pergelin noktası, ey hidayetin sırrı olan;
Ey icab ve imkân âleminin tam mihveri olan..

Ey varlık dairesinin tümden en âlâ kaynağı;
Ey Kur’an’ın da noktası, fürkanın da noktası olan..

Ey hem kâmil, hem de mükemmel olan kâmil de ne ki;
Gerçeğe bakınca süsler onları celâl-i Rahman..

Hep acaipler kutbusun sen onun gizli işinde;
Kemâl küresi yapar senin üzerinde deveran..

Münezzehsin belki benzerin var senin ne zaman ki;
Çıkar ortaya bakî, fâni anlayan anlamayan..

Varlık senin için, yokluk dahi öyledir gerçekte;
Sensin güzel bağlarda iki yüce libasa dalan..

Sensin aydınlık, ve zıddı olan karanlık da ancak;
Sensin karanlık o ârife.. ama hayrete dalan..

Onun takasısın, sonra.. lâmbasısın zeyt yağısın;
Bu manadan mutad sen, kim beni bu alana salan?.

Sen bir zeyt yağısın ki, bu ilk oluşundan sonra da;
Oluşundur bir halk, takada ikinci aydınlatan..

Rabba ait bir kaynaksın vasfın dahi onun aynı;
İşte sen kandilsin, nursun, görünürsün ayan beyan..

Bana önder olunuz karanlık gecelerinizde;
Aydınlığınızda dahi noksanımı tamamlayan..

Ey Kerim ve Resullerin Efendisi ki özüne;
Mekân üstü yüce bir mekânda imkânlar bulunan..

Kerim olan sensin tut elimi sana nisbetim var;
Zira ben: Fani Abdülkerimim sevgiyle bağlanan..

Sıkıca bağla kulun bağını taki ola sende;
Boynum tam olarak salınıp gezen rahatı bulan..

Ey ümit kapısı, ruhum da canım da sana bağlı;
Evet böyle.. sevgi de dilimdir sana yalvaran..

Allah’ın salâtı sana, ama alabildiğine;
Surete gelip manaların da manaları olan..

Keza cümle yakınlara ve o sahabelere ki;
Oldular din evini sütun sütun durutan..

Onun varislerine ve her kim varsa alanında;
Haberli bilgili ve dahi inanıp ta bağlanan..

Tekrar sana Allah’ın salâtı ey hayatın (ha)sı;
Sonra.. ey insandaki Allah sırrının da (sin) harfi..

Onun bana söylediklerini duyup fazilet şarabından kalanı, kana kana içtikten sonra..
içimden bir kaynama geldi.. coşarak dedim ki;

– N’olur?. Bana halinden anlat.. ama hayret veren, daldıran.. Bu anlatacakların senin terkibinden olmalı.. Yaratılışından olmalı.. Dışarıdan öteden beriden değil; senden anlat..

Başladı anlatmaya;

– Şöyle ki..

Dedi sonra devam etti;

– Ne zaman ki, ben: Tur dağına çıktım.. Dolu dolu denizden içtim..

Ve.. satır satır yazılıp meydana gelen kitabı okudum.. İşte o zaman her şeyi bir remizden ibaret gördüm..
Öyle bir remiz ki; Kanunlar onun üzerine terkib edilmiş..

Ve, o şey ki, kendisi içindir; elbette senin içindir..

Ve.. o şey senden haber almadan dışarı çıkamaz..

Sonra.. bu yönde senin için yararlı olan nişan da bulunmaz ki;

– Şu , onundur; şu da benimdir.. Çünkü onun hali ile benim halim arasında bir benzerlik yoktur.. Olamaz da..

Diyebilesin..

Bu hali, ancak Allah-ü Taâlâ sana bir yapışla yaptı ki o, sende yerli bir haldir.. Tıpkı bir benlik gibi..
Ne atılır ne de itilir..

Aksi bir hal taşıyorsan; o bir ayna misalidir.. Bunun aksi de dile gelir.. Yani; Bu konuşan dille ayrı gibi görünür.. ama asla hakikatı yoktur..

Belki de;

– Niçin bunlar böyle?.

Diyeceksin.. Dinle ki onu da diyeyim;

– Bütün bunları senin için yaptı.. Ta ki, onda senin için olanı göresin.. Onun çevresini,
senin çevren bilesin.. Gerçekte durumun böyle olduğunu anlayasın
..

İşte.. anlatılan manaın bir icabıdır ki: Onu göremezsin.. Onu idrâk edemezsin..
Onu bir yere konmuş gibi bulup ta tutamazsın..

Şayet, her hangi bir şeyi bir yerde, bulacak olursan; onu ele alırken yüce Hakkı bulduğunu bilesin..
O: Sübhandır; yüce vasıfların sahibidir..

Bütün bunlar, irfana bağlı şeylerdir.. Bir irfan sahibi ârif ki;

– “Ben, onun kulağı olurum; gözü olurum..”

Meâline gelen hadis-i kudsîdeki manayı, gerçek manada anlar da, özüne sindirirse.. onun özüne:
Bu varlıklar âleminde hiç bir gizli kalmaz.. Her şey ona açılır, saçılır.. Hem de, ayan beyan..

Zira ondaki bu göz; Bu varlığı yaratan yüce yaratıcının gözüdür..

Anlatılan manayı, hiç bir şekilde, kabullenmeyip atmak, doğru olmaz.. Onun orada yokluğunu iddia etmek yaramaz.. Zira onun yokluğu, seninde yok olmanı gerektirir.. Zira sen onun bir örneğisin; sanatının maketisin.. Durum böyle olunca, senin yokluğun nasıl olur?. Bak kendine varsın.. Taşıdığın sıfatlardan yok olan da yok..

Onun isbatı da aynı şekildedir.. Yani; Yokluğunu iddianın yersizliği gibi..

Onun isbatı cihetine yöneldiği an; Put yapmış olursun.. O, elle tutulan belli ve ayrıntılı bir şey değil ki, isbat edesin.. Yok gibi görünüyor.. Böyle görünen nasıl isbat edilir?. Böyle bir yola girersen, büyük nasiblerden mahrum kalırsın..

Bir yana bakarsın; yok.. göremiyorsun.. Böyle olunca nasıl isbat edilir?.

Bir başka yana bakarsın: Sen mevcutsun.. o sen olarak mevcut.. Nasıl yokluğun düşünülür?..

Nefyi de, isbatı da bırak.. Ve bak; Allah-ü Taâlâ, seni kendi suretinde yarattı..

Yine bak: Hay, alim, kadir, mürid, semi, basir, mütekellim,
(diri, bilen, güçlü, dileyen, işiten, gören, konuşan) sıfatları onundur..

Ama, bunlar sende de var.. Bunların sende oluşu, bir gerçektir.. hakikattır.. Böyle olunca, onların hangisini senden ayırıp atabilirsin?.. Yapamazsın.. Çünkü elinde değildir; zira onlar yüce Allah’ın sıfatlarıdır..
Bir suretidir ki; Seni o sureti üzerine yaratmıştır..

Seni güzel sıfatları ile süslemiştir.. Yüce isimleri ile seni yüceltmiştir..

Hele bir seyreyle;

O, Hay’dir.. Diridir; sen de dirisin..

O, Âlim’dir.. Bilendir; sen de bilirsin..

O, Mürid’dir..Diler, ister; sen de dilersin, istersin..

O, Kadir’dir.. Güçlüdür; senin de gücün var..

O, Semi’dir.. İşitir; sen de işitirsin..

O, Basir’dir.. Görür; sen de görürsün..

O, Zat’tır.. Kendi başınadır.. Benzeri yokyur.. Sen de kendi başınasın.. Esasta bir benzerin yoktur..

O, Camî’dir.. Toplayıcı bir vasıf taşır.. Sende öylesin.. Her şey sende saklı; derli toplu..

O, Mevcud’tur.. Vardır; sende varsın..

O, Rububiyet sahibidir.. Besler; büyütür.. Sen de öyle değil misin?.

-“Hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz..”

Meâline gelen hadis-i şerif bu manayı teyid etmiyor mu?..

O, kıdem sahibidir.. Evveli yoktur.. Sen de öylesin.. Ezelden beri, onun ilminde mevcutsun..
İlmi ise.. ondan hiç ayrılmadı.. O vardı; ilmi de vardı.. İlim, onun ayrılmaz bir vasfıdır..

Bu makamda, müşâhede gözünü kullan; düşün gör: Ona ne izafe ediliyorsa.. sana da aynısı oluyor..
Sana ne izafe ediliyorsa.. ona da aynısı oluyor..

Ne var ki, sonradan durum değişti.. O, zatını izzet ve kibriya perdesine sardı.. tekleşti..

Sana da, zillet ve acizlikle kalmak düştü..

Önce aranızdaki nisbet, tamdı; sahihti.. Ama, burada o nisbet kesildi.. görünmez oldu..

Bu anlattıklarını dinledikten sonra, o zata şöyle dedim;

– Önce beni yaklaştırdın; sonra uzağa attın.. Önce özünü meydana çıkardın..
..

Bunun üzerine şu cevabı verdi;Sonra onu, kabukla kapadın

– Onu, bir hükme bağladım ki; İlâhi hikmet kanunu öyle icab ediyordu.. Onu, beşer idrâki
terazisinin tartabileceği yoldan aldım.. Ta ki, onu alıp yemek; uzağa da, yakınada kolay gele..
Bu yola alınana da, uzak tutulana da onu tahsil etmek nasibi kolay yoldan ola..

Tekrar o zattan istedim;

– N’olur?. O safi şarabından bana biraz daha içir.. Önce içirdiğin güzel şarabın tadından, daha tatlısını tattır..

Bu isteğim üzerine şöyle anlattı:

– Ben, mavi kubbe altındaydım.. Orada bir bilgini dinledim.. Onun lâkabına;

– A n k a..

Deniyordu.. Ondan hoşlandım.. Geçtim önüne oturdum..

O zat, bir ara sustu.. O kadarını anlatıp durunca, beni bir merak sardı; hemen:

-Bu haberini bana daha açık anlatmanı dilerim.. Hele ona ait izlerden bana sağlıkla anlat..

Dedim; başladı anlatmaya:

– O, her bakımdan hakikata uygun, mütenasipti.. Bu hali ile, dehşet ve hayret verici, şaşırtıcı idi..
Bir kuştu ki; Çok keskin bakışları vardı..

Bu hali ile onun; ALTI YÜZ kanadı vardı.. BİN tane de sağlam kuyruğu vardı..

Onun yanında; Haram olan mubah sayılırdı.. İsmi de şu idi:

– Süffah oğlu süffah..

Kanatlarına güzel isimler yazılmıştı..

BA, harfinin sureti başına işlenmişti..

ELİF, göğsüne yazılmıştı..

CİM, alnına yazılmıştı..

HA, gerdan kısmına yazılmış duruyordu..

Baki kalan harfler ise.. saf saf, iki gözü arasına işlenmişti..

Bu kuşun belirli nişanları şöyle idi; Elinde bir mühür.. Peçesindeyse.. kesin emirleri fermanı vardı..

Onda bir nokta vardır, çözümü güç bir şeydir..

Onun bir uçuş üstünlüğü vardır ki; Refref’ten daha ileridir..

Bundan sonra tekrar sordum;

– O kuşun mahalli neresidir?..

Şu cevabı aldım;

– Vüs’at konağında.. Hayrın bulunduğu makânda..

Söylenen lafızlaraki ibareyi anladım.. İşaretleri de çözüp fehmime yerleştirdim.. Artık orası benim durağım olamazdı..

Atmosferde dolaşmaya başladım.. Orada hayli mesafeler aştım.. Mülkü de bıraktım; meleki de..
(meliki de olabilir) hepsini aşıp geçtim..

Devrim, bu;

– Anka-i Mağrib..

Namı ile yad edilen hayretengiz iş üzerinde idi..

Ondan hiç bir haber alamadım.. Onun izine, hiç bir yerde raslamadım..

Sonunda isim bana bir delil oldu.. Bir de VASIF..

İşbu isim, vasıf ikilisi ise.. beni bağlardan çözdü.. Resmiyeti attırdı..

Sıfatım falan kalmadı artık..

Ne zaman ki, sıfattan soyundum; kendimi zat semasında buldum.. Artık oradaydım..

– Hayret..

Namı ile yad edilen denize daldım; gittim..

Bu denizde;

– N u n..

Adı ile söylenen balık benim kanatlarımı yuttu.. Kanatsız kaldım.. Ama yalnız bırakmadı.. Aldı beni; İnci hazinesinden de üstün bir yerde yüzdürmeye başladı..

İş böyle devam ederken, o balık bana şöyle bir dokundu; Uçsuz bucaksız bie yere attı..
Uçsuz bucaksız bir yayla gibi bir yerdi..

Bir süre o yerde kaldım.. Bu süre içinde, ne görmem kaldı; ne de işitmem..
Artık bir şey göremiyor ve bir şey duyamıyordum..

Bu dalgınlığın kalkma zamanı gelmişti.. Gözümü açtım..

Gözümü açınca da, zaman ve mekân kaydından salındım..

İşbu demde anladım ki; Bütün o işaretler bana.. O kuş için sayılıp dökülen ibareler önümde..

Anlatılan kanatlar hep bende.. Tesbihlerle çekilen o isimler, o kanatların üzerine işlenmiş..

Yine gördüm ki;

ELİF, göğsümde..

CİM’de, anlatıldığı gibi..

HA, gerdanımda..

Anlattığımız şeylerin hiç biri dışarıda değil.. Hepsi bende hazır.. tamam..

Her ne var ki: Bana gelmekte; yine benden çıkmakta..

İşte olanlar.. Yukarıda okudunuz.. gördünüz.. Ben de gördüm..

Hem de nasıl gördüm; O hazretin kasdı benmişim..

…Ve noktanın manası zâhir oldu.. Zor mana çözüldü..

Alâmetleri işte.. ben; Ölmüş bir kimse diriltildi..

Bu defa o zata başka şeylerden sordum.. Önce;

– Efendim, emr-i mahtum; kes’i mahtum nedir?.

Cümlesini sordum.. Bunları bana açık bir ifade ile, hemen anlatmadı.. Yabancı bir dille konuştu..
Sonra, onu çevirdi..
Daha garib bir ifade kullandı; onu da tercüme etti.. Sonra korkutucu bir ifade tarzı aldı..
Bir daha kapalı bir ifade kullandı onu çevirdi..

Ancak bunlardan sonra, mevzua girdi ve şöyle devam etti;

– Makul yoldan bir yüce modeldir.. –enmuzec’in karşılığı- Ve bu, bir binektir.. –mahmel karşılığı..-
Bunun bir binek oluşu, kendisine göre değildir; bindirilene göredir.. –mahmul karşılığı..-

Anlatılan yüce modelde bir nakış varsa.. bu da kendisi için değildir.. Bu nakışlar menkul halde olan ve
oradan oraya taşınan esfel derecede olanlar içindir.. Esfel derecede olanlar ise;

– Ş u ş u..

Şeklinde bir işaret yapılabilen şeydir.. Zaten konuşmalarda bunun üzerinedir.. Zira o yüce için söz olmaz..
Ona yetişemeyiz..

Şimdi.. durum yukarıda anlatıldığı gibi olduğuna göre düşün; Nakışlar, kendisine işaret edilene işlendikçe ve yüce modeldekiler de şu himara verilse.. işte o zaman: Esfel ile alâ arasında bir fark kalmaz; aynı olurlar..
Ve o yücede ne varsa, hemen hemen esfelde de olur..

Yukarıda anlatına mesele önemlidir ve bunun üzerine bazı zatların fikirleri vardır.. Aşağıda onları da anlatacağız.. Bu fikirler, yukarıda nisbeten kapalı geçen bahsi açacaktır..

O fikirleri anlatırken, hatalı taraflarına da işaret edeceğiz.. Ayrıca faydalı yönlerini de noktalayacağız..
İstenen yolun böylece, bulunmasına gayret edeceğiz..

Meselâ, zatın biri şöyle demiştir;

– Üzerine nakış işlenen bir şeyle, nakşı işlenen model arasında bir bağlantı yoktur..

Bu fikri savunan her ne kaadar hatalı ise de, doğru yönü de yok değildir..
Kasdedilen manayı kökünden kavrayamamıştır.. Zira esas maksad;

– Model, bir şey üzerine işlenen nakşın aynıdır..

Demek değildir.. Zira, bu manada söylenen;

– Üzerine nakış yapılan şey, modelin aynıdır..

Şeklinde serdedilen fikri de kabul edemeyiz.. Bu modelin ve maksadın aslı üzerinde hata etmiş olabilir..

Zira, model, şeksiz bir üstünlüğe sahiptir.. Kendisine modelin nakşı işlenen ise.. kullanılan ifade iel;
Sadece bir düşüklük vasfı taşır..

Yine aynı manada;

– Model, her şeyi özünde toplayıcı bir vasfa sahiptir..

Şeklinde bir cümle sarf eden etmiştir.. Hatalı olabilir.. Ama, doğru yanı vardır..

Şu yönden hatalıdır ki; Model, sadece kemâl sıfatına sahiptir; noksan sıfatlar hani?. Yanlış karar nerede?.

Model güzeldir; eksiksizdir.. İşlendiği yerin noksanı nasıl olur da kendisine yüklenir?.

Bir başkası ise.. şöyle demiştir;

– Üzerine modelin nakşı işlenen varlık, ancak modelin nakşını kendinde bulur..

Bu hatalı sayılabilir.. Şu yoldan ki; Kendisine nakış işlenen varlık, ancak noksan sıfatlara ait bir yerin adıdır.. Nitekim bu manayı; Nakşı işlenen bir şeyi göstermek için işaret kullanıldığını, mevkilerin sınırlı olduğunu, ibarelerdeki darlığı görürsen anlarsın..

Yine bu manada;

– Cem halini bulmak için, idrakten aciz kalmanın yeterli olduğunu..

Söyleyen vardır.. Bu da yanılmış olabilir..

Bu mana düşünülürse.. üzerine modelin nakşı işlenen varlık için, koşulan bir şart vardır ki, gözden kaçmış olabilir..

İşbu şart ise; Modelin bütün nakışlarını, kendi özüne işlemeye gayret etmesinin gerekli olmasıdır..

Evet böyle yapmalı ki; Kendisine idrâk gele..

İşbu idrâk ise.. o yüce modelle tam bir şekilde, hem cins olduktan sonra, karar kıldığı yerde olabilir..
Kendisinin nasibi olur..

Durum böyle olduktan sonra da, onun için, bir acizlik durumu olamaz..

Kaldı ki; İdrâkten acizlik gibi bir şeyi, irfan sahibi bir zatın vasıfları arasında saymak, sağlam ve doğru olmaz..

Bu manada bir yol gösterelim;

– Bir irfan sahibi düşünelim.. Bu zat, bir şeyi idrâke çalışıyor; ama idrâk edemiyor.. Bu babda da aczini itiraf ediyor.. İşbu itiraf ise.. o şeyin sıfatına karşı tam bir irfana sahib olduğu içindir..

Bu idrak edilemeyiş, iki yoldan olur;

a) İdrâkine çalışılan şeyin sonsuzluğundan..

b) İdrâke çalışan şahsın idrâk kabiliyetinin olamayışından..

Hâsılı; Anlatıldığı şekilde olan acizlik ne kadarsa.. o kadar o şeyi anlamak sayılır.. Haliyle, o şeye uyduğu şekilde..

Bir şeyi, kendisine uyar bir şekilde anlarsan.. aynı şekilde onu idrâk etmiş olursun..

Nitekim bu manada, Hazreti-i Sıddîk r.a. şöyle anlatmıştır;

– Bir şeyi idrâkten yana acizliği idrâk; idrâkin taa, kendisi sayılır..

Bir başka rivayette ise, bu cümle şöyledir;
– İdrâki kavramaktan yana acizlikidrâktir..

Anlatıldığı gibi bir idrâkin husulü ise.. şüphesiz, esas manası ile.. idrâkten acizlik sayılmaz..
Kul bu yolda olursa.. izzet sıfatına bürünür.. Ondan sınır da kalkar; acizlik de..

Bu manada gelen bir âyet-i kerime şöyledir;

– “Bu gözler onu göremez..” (6/103)

Burda gözlerden murad, bu mahluk olan gözlerdir.. Ama, hafi ve kadim olan göz öyledir ki;
Kul Rabbını onunla görebilir.. Çünkü o mahluk değildir.. Kulun görmesini sağlayan gözünün asıl hakikatıdır..

Bu manaları anlamaya çalış..

Aşkta var benim için garib haller;
Benim ve Rabbınındır acip haller..
Ktbum da devreder bir çark üzere;
O felekte ki onda ender şeyler..

İşaretim havada bir hal aldı;
Acizdir okumaktan hep kâtipler..
Onu bir ibarede açıkladım;
Anlayışlılar dahi sezemezler..

Sonra onu süsleyip de gösterdim;
Verdim ki ondan kanarak içeler..
Ağacını diktim yemişler derdim;
Kazdım yeri gömdüm ki gizleneneler..

Zaman zaman hem açtım hem kapadım;
Vallah dostlar dahi bilmeyeler..
Yabancı dillere düşerse zira;
Sır açılır faş olur sezer eller..

Yabancılar da banden uzak dursun;
Sevgiyi bulanlar elimden yerler..
Öğütçünün sözünü dinle, sana;
Külçe eritme usulü hibeler..

Bu işareti anla şu yoldan ki;
Derledim bunda nice mertebeler..
Anladınsa şükür yolunu tut ki;
Şükre karşı geridir hep mezhepler..

Burada önemli bir noktaya işaret edeceğiz.. Dinle, anla ve öğren..

– Tılsım-ı Kutbî..

Şeklinde bir tabir var.. Ki bu; Model yuvarlağının mihveridir.. Ve bu:

– M o d e l ..

Diye anlattığımız, modeller âlemini döndüren çarktır..

İşbu anlatılan manadaki tılsım, tılsımların evvelidir ki; Nefis suretleri, kıvamını bununla bulur..
Aksi halde.. yani; Bu tılsım olmadan ona ait ahkâmın çıkması için bir yol bulunmazdı..

Ve.. onun gerçek durumu kazanmış bir yönü olmasaydı; hiç bir hükmü olmazdı ve..
nakşı kendinde gösteren, bu nakışlanmış şekli ile zâhir olmazdı..

Bu manayı bir başka yoldan ele alalım.. Meselâ;

Şurada bir ayna var.. Öbür yanda da, cisim halinde yapılı bir heykel..

İşbu heykel, o aynanın karşısına düşmeseydi.. elbette o aynada görünmesi imkânsız olurdu..

Bir başka yoldan girelim.. Şöyle ki;

Verilen bir hüküm var..

İşbu hüküm ise: Herhangi bir suretin aynaya karşı durmasını yok bilir.. Böyle bir durumda, suret nasıl olur da, aynaya çıkar?. Durum böyle olunca: Aynada, karşılığı olmadığı için, bir varlık yüzü görmek imkânsız olur..

Anlatılanlar birer misaldir ki, devam ediyoruz.. Bunlardan mana çıkarmaya ve bir şeyler anlamaya çalış.. Meselâ;

Bir suret düşün, bir ayna olmadan kendini gösteremez.. Onun için bir cevaz yolu yoktur..

Şunu da bil ki; Bu da, yukarıda geçen manalar açısından söyleniyor..

Dışarıdan, yabancı bir şey aynada kendini gösterdiği zaman, o aynada görünen şey, aynanın taa, kendisidir.. Başka değil.. Karşısındaki sureti gösterdiği zaman da aynanın durumu aynıdır.. Zira ayna yabancı bir şeyle birleşmemiştir.. Onun o andaki mizacı bir karışıklığa müsait değildir.. Bakıldığı zaman, ancak ayna bulunur; başkası bulunmaz..

Onda gördüğün şeye, hiç bir şekilde, onun dışındaki bir şeyin adını vermezsin..

Yukarıda anlatılan çözümü güç tılsımlı mana, daha önce de ifade edildiği gibi, ilk tılsım idi..
Devamı otuz tılsıma kadar gider..

Kalanları; KUTBÜL-ACAİB VE FELEK’ÜL-GARAİB nam eserimize aldık..

O tılsımların hepsi, bu varlıkta, işaret yollu vardır; yerleşmiştir..

Bütün bunları, sözü geçen eserimizde açık bir dille anlattık..

Bu: İNSAN-I KÂMİL adlı eserimizde, o manalar üzerine bazı tenbihlerde bulunduk..

Şu mana da gerçektir ki; Bu eseri tam anlamak isteyen;

KUTB’ÜL-ACAİB ve FELEK’ÜL-GARAİB adlı eserimizi iyi bir şekilde okumalıdır..

Onu okuduktan sonra, dönüp bu esere bakarsa.. öbürünün cümlesini bu eserde bulur..

Bu eser, öbürüne göre, bir ana gibidir.. Ama dalları da olabilir.. Bunun aksine; Öbür eser de bu
kitab içinde bir kök, bu da onun dalları olabilir..

İki kitab için anlatılan bu manaları anla.. Her iki eserdeki hitapların muhatabını da seç..

… Ve böylece, remizleri çöz, hazineyi bul..

KUTB-ÜL ACAİB’den murad.. İşaret kabul eden bir varlıktır..

FELEK’ÜL-GARAİB’den murad ise.. bunda hazır sırlardır..

Şu manayı da, burada açıklamak yerinde olur; Öbür kitabı bir asıl kabul edince, ona varmak için dallarını tutmak icab eder.. Başka yolu yoktur.. Açıklığa ancak bu yoldan kavuşulur..

Anlatılan misallerden şu yola çıkıyoruz; Allah-ü Taâlâ ancak esma ve sıfatları yolundan bilinir..
Onun marifetine yol, ancak anlatıldığı gibi çıkar..

Özet olarak bir mana çıkaralım:

Kul, önce; Yüce Allah’ın esma ve sıfatını müşahade yolu ile anlar.. Bu, mutlak olması gereken bir iştir..

Ve.. bu yoldan, yüce Allah’ın zatına marifet derecesine yükselir.. Amma bir hakikat olarak..

İşaret ettiğimiz bu manayı iyi anla.. Çünkü her şey; Sana, delillerle isbatına çalıştığımız mananın sırrına sığdırılmıştır..

Sende hürüm de, hevaî işlerde yollarım dar;
Ey arzum, karşında aklın, tedbirin ne hükmü var?.

Allah.. kalbim senden daha ne kadar yük alacak?.
Beni hevaiyata attın kalbimi sarman var..

Kalb tasada, göz yaşları dahi daim akmakta;
Ateş ciğerimi dağlar da su bakmamdan akar..

Eğer desem ki, yokum o dem biterim ama;
İşte ruhum benliğim sözümde işimde çıkar..

Şayet ben mevcudum dersem bu sözüm dahi;
Halk arasında hiç görmedim ki illetsiz bir var.. 

Şimdi bir başka yoldan girelim.. Baskısı yapılacak bir klişeyi düşünceyi düşünelim..

Baskı yapılınca, karşıda çıkacak suret, mutlaka esas şekli biçiminde olacaktır..
Mesela : Daire.. dörtgen ve üçgen..

Suretin çıkış şeklindeki tamlık derecesi ise, basılan veya esas klişenin karşılık durumlarının
sağlığına göre olur..

Burada klişenin veya basıldığı şeyin yapısı, sertliği bir mana ifade etmez..
Esas mesele karşılık durumun tam olmasıdır..

Zira bazen sureti çıkacak şeyin, karşıda çıkan suretinden yapı itibari ile daha büyük olduğu olur..
Bunun tam tersine çıkan suretin, aslına nazaran yapı itibari ile daha büyük olduğu da görülür..

Burası öyle bir makamdır ki, hakikati bulan büyük kâmiller dahi karışıklığa düşmüşlerdir..
Hem de, kemâl derecesini bulup cemal ve celâlin birbirine yaklaştığı noktaya vardıktan sonra..

Şu hususta da bir ittifak vardır; Baskının yapıldığı yer baskıda esas olan şeyin aksi istikametinde seyreder.. Meselâ:  Sağdan sola doğru baskıda esas olanda bir zuhur başlar.. Soldan sağa doğru da baskının çıktığı yerde aynı zuhur peydah olur.. Böylece bir durumun, meydana geldiği yer, zıdlar mıntıkasıdır..
Bir de, kulluk sırrının  Rabb olmaktaki zuhur yeridir..

İşbu durum, şu hadis-i şerifin gizli manasıdır..

Şöyle rivayet edilmiştir:

– “Resulullah S.A. efendimiz, miraca çıktığında, kendisinde bütün perdeler açıldı; ancak bir perde kaldı.. O bir perdenin açılmasını dilediği zaman kendisine :

– Dur, Rabbın namaz kılıyor..

Dendi..

Bunu  bizzat  Rasulüllah  S.A. efendimiz anlatmıştır..

Bu yüce bir sırdır ki:  Ancak kemâl sahibi zatlar  onu  idrak edebilir..  Haliyle bu idrak :
Cenab-ı Hakkın  kâmil  ismine bir zuhur yeri olması sonucudur..

Bu halin idrâki, bazı irfan sahiplerinde görülür..  Ama tahkiki bir yönü yoktur.. Sadece bir  ittıladan ibarettir..  Böyle bir şeyin oluşu: Cemal sıfatı cihetinden gelir.. Ama, kemâl sıfatının cemal derecesindendir..
Mutlak cemalden değil.. Cemal sıfatının  kemâl derecesinden de değil..

Bazı irfan sahipleri bu hali,  celâl tecellisinde de bulabilir..  Bu da yukarıda anlatıldığı gibi: Kemâl sıfatının
celâl yönünden olur; mutlak celâlden değil.. Celâl sıfatının kemâlinden de değil..

Burada ayrı bir fasıl açıyoruz..  Konuyu az açacak,  sonra toplayıp  maksadı anlatmaya çalışacağız..  Meselâ:

Bir şey vasfını alan herhangi bir şeyi  düşünün..  Bu şey,  toplanmayı gerektiriyor..
Zira tek başına manasız kalır..

Bir örnek şeyi düşünün..  Bu da: İzzeti gerektirir olsun..  Yani : Bir azizlik ister..

El ayak önünde yuvarlanıp giden rakim cinsi şeyler ise.. zilletin mahkûmudur..

Bütün bu anlatılanların, kendilerine has bir seması vardır; orada yüzerler..

Şimdi bir başka kapıyı açalım.. Şöyleki:

A) Model üzerine rakım sıfatlardan birini giydirdiğin zaman, sende modelin kanunları yürür..
Çünkü rakim sensin.. Modelle aranızda bir benzerlik olur.. Ama zâhiri bir beraberlik düşünme..

B) Model kisvelerinden birini rakime giydirirsen.. O’onu onda göremezsin..
Çünkü özüne ait olmayan bir yere görünmüş oluyor..

Bu arada esas zat kaybolur.. Ne modelle görebilirsin; ne de rakimde. İkisinden birine zat’ı bağlarsan; diğeri için ikinci bir zat’a muhtaç duruma düşersin.. Böyle yapınca da şirke saplanmış olursun..

Durum anlatıldığı gibi olunca, sana iki yol gözükür:

a) Zat’ı  rakimde, yani kulda tasarruf ettirmen..
b) Zat’ı modelde, -enmûzecde- tasarruf ettirmen..

Bu iki durumu biraz açalım ve sonucunu getirelim:

Zat’ı modelden bir parça ile, rakimin elinde tasarruf ettirirsen, bunun adına:

– Zatî  bir yükselme.. Denir..

Zat’ı modelin eli ile, rakimden bir şeyde tasarruf ettirirsen, bunun adına da:

– Zatî bir tenezzül..
Verilir ki, düşüş kaydeder..

Şimdi de başka bir yoldan girelim; meselâ:

Zatı, rakimin eli ile rakimde tasarruf ettirirsen, onun adı artık:

– R a k i m..

Olur.. Yani. Zatın..

Zatı, modelin eli ile tasarruf sahibi görünce de, artık onun adı da:

– M o d e l..

Olur.. Ne var ki, burada önemli bir nokta vardır.. Onu unutmamak yerinde olur:
Bütün nisbetlerin kalkması, sırf zatın sözü edilmesi, ismin ve resmin ortadan silinmesi gerekir..

*

Bu fasılda üç kelime geçti.. Yanlış bir yoruma gidilmemesi için onları ne manaya kullandığımızı
anlatmamız icab edecek.. Meselâ:

Rakim : Bundan kastımız kulun kendisidir..

Enmuzec : KUTB’UL ACAİB VE FELEK’UL-GARAİB nam kitabımızın ihtiva ettiği manadır..

Zat : Bu eserimizdir.. Yani:İNSAN-I KÂMİL Fİ MARIFET’IL-EVAIL-I VEL-EVAHİR..

*
Bu güzelliğin rengi onun yanaklarında;
Sonsuzdur renklenme, yoktur özden doğuşunda..

Tozlarda beyaz, bir kırmızı da çıkabilir;
Onun beyazı yeşillendiren siyahlığında..

O ki şanı renklenmedir ve renk özündedir;
Bu durumda renk bulunmaz onun öz zatında..

Ne zaman ki bir güzellik tam olarak doğar;
Her güzellikte de üstün odur tek zatında..

Ey ceylân yavrusu büyü salınıp da gelişde;
Güzellikten bir temizlik kap teşbihatında..

Sen hicazlı ceylan mısın ki yoksa Zeynep mi?
Aşık hayretinde berdavam her sarışında..

Allah için bir haber hepten alabildin mi?
Bilinmez nüktesini benli yanaklarında..

Salınmış saçların onun bağları mıdır ki?
Örgüleri sayılır düştüğü omuzlarda..

Kâküllerin kıvrımı beninin derinliği;
Yabancı kuşu dehşete verdi pençesinde..

Yemin olsun, o kaim olan ehad zata ki;
Cümle sıfatları sıyırıp geçti ıssız dağda..

Bu diyarda miğfer giyenden gayrı bulunmaz;
Benim diri ve bekçi turaları yanımda..

*
Mukaddimenin sonuna geldik; bir fasıl daha açalım.. İyi dinle ve anlamaya çalış..
Bazı isimlerin özellikleri anlaşılacaktır..

AHADİYET : Esma ve sıfatların yokluğunu ister.. Hem de izleri ve bu izlerin sebep ve tesirleri ile..

VAHİDİYET : Bu alemin fena bulmasını ister.. Hak isimleri ve ona ait vasıfların zuhuru ile..

RUBUBİYET : Bu âlemin bekasını ister..

ÜLÛHİYET : Bu âlemin fena bulmasını gerektirir.. Ama kendi beka gözünde.. Bu âlemin bekası ise..
fena gözündedir..

İZZET : Hak’la halk arasındaki nisbet benzerliğini defe çağırır..

KAYYUMİYET : Allah’la kulu arasındaki nisbet vukuunun sağlanmasını ister..
Zira, KAYYUM: Kendi nefsi ile kaim olandır.. Bir de onunla kaim olandır..

Hülâsa olarak: Bütün bu ibarelerden her biri, kendisi için ne gerekli ise.. onu ister..

*
Şimdi bazı şeyler daha anlatacağız ki, yukarıda geçen cümleleri açıcı olacak.. Dinle..

Deriz ki:
– AHADİYET tecellisi cihetinden bakılınca, ne bir isim; ne de bir vasıf kalır..
– VAHİDİYET tecellisi cihetinden ise.. halk yoktur. Çünkü bu sıfatın zuhur yönünde bir sultanlığı vardır..
Öyle bir suretle ki: Her varlığa suret getiren bu sıfattır..
– RUBUBİYET tecellisi yönünden de Hak ve Halk vardır.. Hakkın ve halkın vücudu için bu sıfat gereklidir..
– ULUHİYET tecellisi cihetinde ise.. ancak Hak vardır.. Ama onun sureti halktır.. Ve.. ancak halk vardır..
Onun mana ciheti ise.. Hak’tır..
– İZZET tecellisinde ise.. kulla Allah arasındaki nisbet kalkar..
– KAYYUMİYET sıfatı cihetinden bakılınca da, Rabb sıfatının varlığı için, Rabb olarak kabul edilecek
bir zata ihtiyaç vardır.. Ki bunun adı: MERBUB’dur.. MERBUB sıfatının varlığına da,
Rabb sıfatından bir katkı mutlaka gereklidir..

Bu son cümle biraz kapalı geçti.. Onu, şu cümlelerle bağlamak isteyerek deriz ki:

– O, zâhir ismi cihetinden bakılınca, eşyanın ayn’ıdır.
Batın ismi cihetinden de bakılınca da eşya onun ayn’ı olur..

*
Allah’ı tenzih et ki, şanına bu yarar;
Bunu ne gafiller ne de ayıklar anlar..

Onlarda ne varsa, zattan sıfattan yana;
Hakikat olamaz, rayihadır ki kokar..

Onlar ki ihsandalar öyle sanırlar ki;
Olmuş.. haşa nasıl olur bu kalıplar?.

İlâh kul olamaz, olamaz o sonsuzdur;
Nasıl sonsuz varlık sonu olana sığar..

Zat birdir üstün vasıflar dahi Allah’ın;
Süfli düşük sıfatlar zayıf kula yarar..

<– geriileri –>

Check Also

Ekran Alıntısı

İnsan-ı Kamil – 64 / 1. Bölüm (İbadetlerimiz)

İnsan-ı Kamil                               Abdûlkerîm Ceylî Bu eserden beklenen odur ki;  Salik için , en yüce refikîne ...