İnsan-ı Kamil – 2. Bölüm (İsim)

          İnsan-ı Kâmil                                                                       Abdûlkerîm Ceylî

                  Bu eserden beklenen odur ki;
                     Salik için , en yüce refikine ileten ola..
                                Ama, ince, düşünceli, nazik, kibar arkadaş gibi..

                  2.BÖLÜM

              İSİM

 

Burada,  umumî  bir ifade ile İSİM  üzerinde durulacak ; ona göre bir mana verilecektir..

İSİM : Kendisi ile ad konulan şeydir..
Şöyle  ki :
Fehim  gözünde isim verileni gösterir..
Hayalde,  o isim verilene  suret  verir…
Vehimde,  o  isim verilen  hazır eder..
Fikirde,  o isim  verileni düşündürür..

Sonra isim verilen şey adı geçtiği zaman, almış olduğu isimle ezberlenir..

İsim verilen, akılda yoklanınca, yine  o  isimle akla gelir..

Bu isim verilen şeyin : Var olması, yok olması , İSİM  durumunda bir değişiklik yapmaz..

*

İsmin kemâl yönünden ilk büyüklüğü : Kendisi  ile ad alan şeyin ; kendisini bilmeyene
İSİM  yolunda bildirmesi  ile başlar..

*

İsmin, isim verilen bağlanışı, için dışa bağlanışı gibidir..

Esas mana anlatıldığı gibi olunca:  İsim, kendisi  ile ad alan şeyin aynı olur..

*

İsimlendirilen şeyler arasında, öyleleri vardır ki, yok görünür.. Ama, kendi varlığı içinde..
Fakat,  konuşulurken aldığı isimle vardır.. Buna  misal : Anka-i Mağrib’dir..

Aslında o, belli bir varlık  değildir..  Ancak  ismi ile  vardır.. İşte bu isimdir ki :
Onu  bir varlık haline getirmiştir..

Yine bu isim yolundadır ki : İsim sahibi zata gerekli olan sıfatlar bilinir..

Durum anlatılan yola girince,  isim verilen  şey, bir başka olur;  isim çerçevesini aşar..
İsim, isimlendirilenden  başka  olur..

Misal  olarak : Bu yolun ehli  dilinden geçen : Anka-i  Mağrib, mefhumu  muteberdir..

Mana bu olunca : Anka-i Mağrib  üzerinde az duralım..  O  nedir?.

O,  öyle bir  şeydir  ki : Akıllardan fikirlerden uzak duran, özel durumu, yapısı ,
nakşı ile azameti  icabı bu misal âleminde benzeri mevcut değildir..

    Anka-i Mağrib..

Adını alması da bu mana icabıdır..

Şimdi düşün.. Anka-i Mağrib için getirilen isim, onun için verilen mana hükmünü kapsar mı?..
Şüphesiz kapsamaz..

Sanki o isim, anlatılan mana içinona konmamıştır; küllî bir hal ile
akla uygun bir mana için konmuştur.. Özellikle  varlık mertebesindeki  rütbesi ezberlensin diye..

Taki,  böylece  yok  olmaya  ve  onun:  Zatında,  anlatılan  hükümde  olduğunu  bilesin.

İşte..  İsmin,  ad olduğu yeri bu yoldan  bilmek  mümkündür.. Fikir dahi
o adlananın akla uygun manasına bu yoldan girer..

Yukarıda  nisbeten  çözümü güç  cümleler  geçti..  Mana  ağırlaştı..

Fakat  sen:  Bu sözlerdeki ağırlığı kaldır.. Tomurcuklar arasındaki  gülü dermeye çalış..
çıkarmaya bak..  Zira,  aşağıda anlatılacaklar  için lüzumludur..

 

Şimdi  halk mefhumundaki Anka-i  Mağrib ismi,  Hak  manasındaki Allah  adı,
açıları ters orantılı bir zıdlık teşkil  eder..

Misal: Anka-i  Mağrib  adı ile adlandırılan, aldığı  ada  karşı kendi özünde halk olarak
yoktan ibarettir..

Allah adı ile anılan yüce zata  gelinceHak  olarak sırf varlıktır..

Ancak  yüce  Allah adı  ile, Anka-i  Mağrib  mefhumu  arasındaki zıdlık bir yönde kalkar..
O  da :  Esas  varlıklarına,  ancak  isim  yolundan  gitmek..  

Şöyleki :

Anka-i  Mağribe, ancak  isimle  varılır.. Ve o: Yalnız bu itibara göre mevcuttur..

Yüce hak ise.. aynı minvalde  ancak isimleri ve  sıfatları yolundan vâsıl olunan bir varlıktır..
Bu yol, geniş bir alandır; Hakkın marifetine geçmeyi mümkün kılar.. Başka türlü imkânsızdır..

Hasıl-ı kelâm: Allah-ü Taâlâ’ya vuslat için Allah ismi yolundan başka bir yol yoktur..

*

Bu  yüce  ismi  unutma,  manasını  bil..

Çünkü  bu ismin  kazandığı  bir  varlığı  vardır.. Bu  varlığı :  Hakikati ile birleştiği  için bulmuştur..

Durum  anlatıldığı  gibi  olunca,  yüce Allah’a varan yolu onunla  aydınlanmış  olur..
İnsandaki  mana  büyüklüğü  de,  onunla mühürlenmiş  olur..

Rahmete eren  kimse  dahi  onunla rahmana varır..

Bu mana açısından şöyle bir hükme varmamız mümkündür: Bir kimse,
mühürün nakşına bakar kalırsa
.. onun  Allah ile oluşu isimde kalır.. Ama ondaki nakşa,
yazıya bakmaz da, başka yanları
ile kalırsa,
onun da Allah ile oluşu sıfatlara dayanır..

İşbu  halin dışında, bir başka durum vardır ki: Tam bir üstünlük sahibidir.  Meselâ :

Bir  kimse  mührü parçalarsa..  ismi de  vasfı da geçmiş  olur..  Böyle  olunca da,  o kimse :
Yüce Allah’ın zatını bulur..   Sıfatlarını da  görür..  Sıfatlar da, kendisine kapalı kalmaz..

Bu  durumda,  o  yüce zata varan kimseye bir vazife düşer : Hak  ile  halk  beynini bulmak..

Bu beyni bulup birleştirmek kolaydır..

Şayet o kimse : Yıkılıp çökmek üzere olan duvarı tekrar yaparsa..
parçaları dağılma tehlikesi geçiren mührü yapıştırır  kuvvetlendirirse..  olur..
İşte  o  zaman,  olduğu  âlemde  kalır..  Zevkle yaşar..

..  Ve  böylece  onun :

       Hak  ve  halk..

Namları ile yad edilen iki yetimin  hissesini yeterince ödemiş olur..
Hem de onların erginlik çağlarında .. Hem  de,  her  iki  halin hazinelerini  bularaktan..

*

Kademe  kademe  geçiyoruz..   Yukarıda anlatılanları bildinse..  daha ötesine geçeceğiz..

 Bunu  da,  iyi  kavrayıp  anlamaya  gayret  eyle.

Bütün noksan sıfatlardan  temiz olan yüce Hak :  Allah  adını insana bir ayna yapmıştır..

Bu  manayı  yüzüne  baktığı zaman anlar..  Bilir..  Hem de gerçeğe dayanan  bir ilimle..
Özellikle :

       “ Var  olan  Allah  imiş..  onunla  birlikte  bir  şey  yok  imiş..”

Cümlesi ile ifade edilen mananın gerçek yüzüne geçer..

O yüze geçer  geçmez,  kendisine bir  keşif  kapısı açılır..

O  keşif  sayesinde  görürür  ki;

 İşitmesi ,  Allah’ın  işitmesi..
GörmesiAllah’ın  görmesi..
Konuşması,  Allah’ın konuşması..
Hayatı, Allah’ın hayatı..
İlmiAllah’ın  ilmi..
İradesiAllah’ın iradesi..
KudretiAllah’ın  kudreti..

Evet.. Görür ve anlar ki : Kendinde bulunan bütün bu duygular,  asaleten yüce Allah’ındır..

Yine  bilir  ki :  Kendindeki o duyguların  cümlesi ; bir  mecaz, bir ariyet ,
emanet olarak  kendisinde ..

Hem  hakikat yönünde ;  Hem  de  mülk  olarak.. Ne varsa hepsi Allah’ın..

Bu  manayı bir âyet-i kerime ile açalım :

  “  Allah,  sizi de,  yaptığınız işleri de yarattı..      ( 37/96 )

Bir  başka  yerde  ise.. şöyle  buyuruldu :

–  “  Siz  ancak  putlara  tapıyorsunuz..  Böylece  iftira  yaratır durumdasınız..

( 29/17)

Görülüyor  ki,  manalar  birleşti :  Kul yaratıyor ;  Allah  yaratıyor..

Şimdi  düğümü çözelim:  Sanki,  bir  şeyi  kullar  yaratıyor ;  ne var  ki,
aslında  o  şeyi  yaratan  Allah’tır..

Yaratma  işi :  Kullarda  mecaz  yolu  ile  ve  emaneten  bağlanmıştır..  Ne  var  ki,
hem  mülkün  sahibi oluşu,  hem  de tam  bir  bağlantı  ile  Allah’ındır..

Derin  bir  mana  kapısı  açtık..   Daha  da ineceğiz..
Dinleme ve anlama gücüne sahip  olarak dinle..

Bütün  bu  anlatılanlar,  bir zevk  işidir..  Böyle  olunca, bu yüce  ismin  aynasında
yüzüne  bakan  bir kimse :  Zevk  olarak  bu ilmi  elde eder..

Anlatılan zevke erdikten sonrada, o  kimsede,  Tevhid  ilmi çeşidinden  
vahidiyet ilmi  vardır..

Her  kim anlatılan  makama  yerleşirse :

Allah..

Diye  çağırana  icabet edip cevap  veren olur.. Çünkü o : Allah isminin mazharıdır..

Bundan sonra o kimse, bir yükselme  kaydeder ; yok olma durumu kederini  siler:
İlme  doğru  safa  seyrini  varlığı  bir  gerekli  varlık  halini  alırsa.. sonunda,  yüce  Allah  onu
kıdem zuhuru ile, sonradan olma kirinden de temizlerse..
İşte o zaman, Allah  isminin aynası olur..

Buna misal: İki aynanın karşılıklı duruşu gibidir.. Böyle olunca da, o aynada ne varsa..
bu aynada da o olur.

Bu makama varan kimse için duânın kabul olunma ihsanı  yapılır..
Kim için duâ ediyorsa.. Allah o duâyı kabul eder.. Kime darılıyorsa.. Allah ona darılır..
Kimden razı ise.. Allah ondan razı olur..

Bu makamı bulan kimsede Tevhid ilmi çeşidinden ahadiyete kadar ne varsa.. mevcuttur..
Ahadiyetten yukarısı değil..

Bu anlatılan makamın sahibi ile zatî  tecelliye eren kimse arasında bir incelik vardır..  Şöyle ki :  

Bu makamın sahibi yalnız fürkanı okur..– sıfatlar âlemini okur, manasına alınabilir..  

Zatî  tecelliye eren  kimse ise..  nazil  olan  cümle  kitapları  okur..

Bu manadaki  inceliği  anla..

*

B  i  l..

Bu  Allah  ismi,  bütün  kemâl  derecelerinin  temel  maddesidir..

Ne kadar kemâl derecesi varsa.. hepsi bu yüce ismin kubbesi altındadır..
Onun dışında hiç bir kemâl derecesi  bulunmaz..

Bu durum ki böyle oldu: Yüce Allah’ın kemâl derecelerine bir son olmayacağı açıktır..

Çünkü: Kendi zatından, meydana getirdiği hangi kemâl derecesi olursa olsun ;
kendi gizliliğinde, ondan daha üstünü, daha temellisi vardır.. Böyle olunca, elbette
onun kemâl durumunun sonunu  bulmaya  yol  olamaz…

Yani :  Onun katında,  gizli bir  kemâl derecesi  bırakmama  yönünden..

Bir başka kapı açalım.. Şu yoldan ki: İnsanda bu akıl yolu ile bilinen bir temel madde vardır..
Aynı zamanda, bu  kâinatta da vardır.. Bunun bir kabiliyeti de,
çeşitli görüntü suretleri açığa çıkarmaktadır..

Şimdi düşün : Buradaki  bir temel maddenin  kabiliyetli  olduğu  suretlerin hepsini ;
artakalan  olmamak  üzere  bilip  bulmaya  bir  yol var  mıdır?.. Elbette  olamaz..
Zira,  hiç  bir  şekilde onun suretlerinin sonuna varıp :

       Bu  iş  burada  biter..

Deyip  bir  idrâk  noktası  bulmaya  imkân  yoktur..

Yine düşün:  Anlatılan durum, bu yaratılmışlar âleminde ki böyledir ;
o  yüce, her yönüyle  büyük hak’ta nasıl olur?.. Onun kemâl derecelerine nasıl bir hudud  çizilir?..

Bu  büyük  bir  iştir..

Her kime ki, yüce hakkın  tecellilerinden bu yönde  bir tecelli gelirse..
özünü idrâkten aciz kalır  ve şöyle der :

       Bir şeyi  kavramaktan yana acizliği  idrâk,  idrâkın  taa,  kendisidir..

Ne var ki, bu tecellinin de ötesinde bir tecelli  vardır.. Onu  da  unutmamalı..

Meselâ : Yüce  Hak  bir  kimseye, mana  tecellisi içinde tecelli eder ve ilmi  cihetinden
kendisinin  aynı olduğunu,  aynı oluşu  cihetinden  hakikatı  bulmuş  olduğunu  anlatırsa..
gayrı  böyle  bir  tecelliye  eren,  acizlik  dili ile  konuşmaz..  İdrâkten  aciz  olduğunu  söyleyemez..
Bu  manaya aykırı  bir  yöne  de kayamaz..

       Peki  ne  yapar?

Diyeceksiniz ;  anlatalım

       Her  iki  tarafı  da  özüne  çağırır..

Sebebine gelince : Onun makamı  öyle  bir  makam  olmuştur ki, onu  anlatabilmek  imkânsızdır..
Zira, o: Allah’ın  zatında, en  yüce makama yükselmiştir..

Sen  de  onu  ara..  O  makamı  iste..  ondan  yaya  kalma ;  yanılma..

*

Yukarıda  anlatılan  manada  söylenen  şu  şiir  nekadar  güzeldir..

Allah,  söyleyene  rahmet  eyleye..

Allah-ü  ekber..  bu  deniz nekadar  kabardı;
Esen  fırtına  ile  dalgalandı  inci çıkardı..

Elbiseni  çıkar,  ona  dal,  sonra  bırak  gayrı ;
Sendeki  yüzmeyi,  övünülür  yanı  kalmadı..

Ve..  öl..  zira  Allah  denizinde  ölü  rahattır ;
Hayatı  Allah  hayatı  oldu,  öz  ömür  aldı..

*

Şimdi, o yüce Allah ismini bir başka yönü ile işleyeceğiz.. Bunu da bilmen gereklidir..

Sübhan olan yüce Hak: Allah ismini, ilâhi manaların suretine de, ilk temel maddesi  yaptı..

Cenab-ı   Hakkın  kendisinde,  kendisi  için  nekadar  tecellisi  varsa..
hepsi,  bu  Allah  isminin  kapsamına  dahildir..  Geri  kalanı  sırf  zulmettir..  Ki :

–  Zatta,  zâtın  batın  yanları..

Adı  verilir..

Bu  yüce  Allah  ismi,  anlatılan  zulmetebir  nurdur..  O  nurla,  Cenab-ı  Hak  kendisini  görür..

..  Ve  halk  o  nurlaCenab-ı  Hakkı  bilmeye  ulaşır.

Bunu  da  böyle  bilesin..

Biraz da,  bu  kelime  üzerine  söylenen  itikad  âlimlerinin  fikirleri  üzerinde  duracağız..
Bu  yüce  kelimeyi,  çeşitli  yönleri  ile  eleştirenleri  dinleyelim..

Faydalı  olacağı  düşüncesi  ile onları  iyi dinleyelim..

Mütekellim  âlimlere  göre,  bu  yüce  Allah  kelimesi : Ülûhiyet  istihkakı  olan
bir  zatı  anlatan sancaktır..

Evet.. onların  istilâhında , bu  yüce  ismin delâlet ettiği mana budur..

Ayrıca, ulemanın bu yüce Allah isminin  kelime  türeyişi  üzerinde
çeşitli  görüşleri  var..

Bazılar  der  ki :

       Bu  kelime  dondurulmuştur..  Kendi  başınadır..  Ve  ona  cins  olacak  bir  kök  yoktur..
Dolayısı  ile,  başka  bir  kelime  kökünden  de  türememiştir
..

Bu  görüş  bizim  mezhebimizin  görüşüdür..   ki :

*

Henüz  kelimeler  türememiş,  türeyen  kelimelerden  bir  şey  de  türememiş  iken  Cenab-ı  Hak  bu :

–  ALLAH..

           Adı  ile  söylenir, anılırdı..

Bu yüce ismin, bazı kelime kökünden türediğine kail olanlar ise şöyle diyor :

       Bu kelime: ELEHE  YELEHÜ, kökünden gelmiştir.. Bu kelimeler ise..aşka gelenin halini dile getirir..

Şimdi  bu  aşkın manası üzerinde duruşlarına  bakalım. Demek  istiyorlar  ki :

Anlatılan mana, yüce Hakkın geçerli iradesi üzerine ; kâinatın kendi özelliği  ile,
onun  kulluğuna düşkünlüğü  ve  onun  azameti  önünde zilleti  istemeleridir..

Zira  kâinat,  kendi  oluşları  icabı,  kendilerine  gelen  Hakka  kulluk  istek,
arzu  ve  aşkına  karşı  bir  savunma gücüne  sahip olamaz..  Demir  cinsi şeylerin
mıknatısa  can  atıp  içten  bir  yöneliş  gösterdikleri  gibi..  Onlar da
mıknatısın  çekiciliği  karşısında  güçsüzdürler..

Kâinatın bu içten duyduğu Hak kulluğu aşkı, bir tesbihtir ki :
Onun bütünüyle anlaşılması zordur.. Anlaşılamaz..

Kâinatın  ikinci bir tesbihi daha vardır ki: Hakkın zuhurunu kendisinde kabullenişidir..

Kâinatın üçüncü bir tesbihi ise.. Kendisinin Hakta halk olarak zuhurudur..

Kâinatın,  yüce  Allah’ı  Tesbih  ediş  şekli  daha  çoktur..  Bitmez..

Zira,  kâinatın; yüce Allah’a ait her isimde bir bağlantısı vardır..
O ilâhi isme uyan biçimde tesbihini yapar.

Sayı itibarı ile, çokluğundan ötürü, hesaba kitaba sığmayan bu tesbihlerin tümü
bir dille ve bir anda Allah için yapılan  tesbihlerdir..

Ve..  bu  varlık  âlemi  ferdlerinden  her  birinin,  yüce  Allah  ile  olan  halleri
bu  minval  üzere devam  edip  gider..

Anlatılan mana icabıdır ki: Yüce Allah, kelimesinin yukarıda sözü geçen kelime kökünden
geldiğini istidlâl eder ve derler ki :

   Eğer o, bir kelime kökünden gelmeyip de dondurulmuş, kendi başına olup kalsaydı;
anlatıldığı gibi bir tasarrufa sahib  olamazdı..

Sonra, ELEHE kelimesini İLÂH, haline getirmek isteyerek şöyle dediler :

   Bu yüce ismin kökü, ELEHE olduğu kabul edildiğine göre, mabud için kullanılınca,
başa bir EL, lâm-ı tarifi getirildi..  O zaman EL-ELEHE oldu.. Çok kullanılması dolayısıyla,
ortadaki  ELİF görünmez hale getirildi ve: ALLAH, oldu..

Arab dili âlimlerinin bu yüce isim üzerine sözleri çoktur.. Ama teberrüken bu kadarını aldık..
Bu kadarını yeterli gördük..

Burada, ALLAH lafzı üzerine bazı kelâm edilecektir.. Ayrıca, onun harfleri üzerinde de
durulup ifade ettiği manalara  bakılacak..

Bu hususlar da, bilmen gereken bilgiler arasındadır..

Şöyleki :

ALLAH, olarak anılan bu yüce isim, harf itibarile eşlidir.. Ama lafızda..

 Her nekadar, yazı şeklinde (LÂM) ile (HA) arasındaki (ELİF)  görünmemekte ise de;
lafzan sabittir.. Lafız da, yazıya hâkim olduğuna göre: (ELİF) i de, o harfler meyanında sayıp:

       ALLAH  ismi  beşlidir..

Deyip kabullenmek icab eder

Bilmen gerekli olduğundan o harflerin ifade ettiği manalar üzerinde duralım..

BİRİNCİ  HARF.

 ELİF: Haliyle baştaki elif.. İşbu harf, AHADİYETTEN ibarettir..

Ahadiyet, teklik manasına alınabilir..

Öyle bir ahadiyet ki, onda çokluk manasına gelen kesret tamamen düşüp helâk  olur..
Hangi yüzden bakılırsa,  bakılsın;ondan başka varlık kalmaz..

İşbu mana :

–  “Yüzünden  başka her  şey  helâke  varır..”  ( 28 / 88 )

Meâline gelen, Yüce Hak kelâmının hakikatdır..

 Burada, zamir, ŞEY’e verilmektedir ki :

   Kalan, şeyin yüzü olur..

Manası  çıkar.. O şeyin yüzü ise.. Özünde bulunan, özünden  tecelli  eden
yüce  Hakkın  ahadiyetidir..

Böyle olunca, her bakımdan duruma hâkim olmak, o yüze düşer..

… Ve o yüz: Kesretle bir kayda bağlanamaz.  

Çünkü bu manada, kesretin hiç bir hükmü yoktur..

Şimdi manayı toplayalım:

Ahadiyet, zat  tecellilerinin  ilkidir..  Ama bu tecelli, zatın,  kendinde,  kendisine,
kendisi
  ile  olmaktadır..

Esas mana bu olunca: ELİF, tek başına, bu ALLAH, isminin başına kondu..

Öyle bir teklik ki: Diğer harflerin hiç biri ile bir bağlantı kurmadan..

İşbu durum, doğrudan doğruya, ahadiyet makamına bir tenbihtir ; uyarmadır..

O, öyle bir ahadiyet makamıdır ki : Ne Hakka ait vasıfların, ne de halka dair vasıfların
orada zuhuru vardır
.. Çünkü o : Sırf  ahadiyettir.. O kadar ki: Orada, isimlerin ve sıfatların, fiilerin,
mahlukatın hiç bir hükmü yoktur..

Tek başına değil de, yazılış itbariyle, diğer harfleri ile de, zata işaret edilir..
Zira hepsi, onun içinde gizlidir..

ELİF;  zat  olunca,  diğerleri  onda  gizli  sıfat  ve  onunla  alâkalı  olanlar  olur..
Ki  bu  mana,  aşağıda  daha  açık  anlatılacaktır. 

Meselâ :  ELİF  harfi,  yazılı  gösterildiği zaman,  ELİF,  LÂM,  FA,   dan ibarettir..

ELİF  harfitek başına  yazıldığı  zaman,  yazılış  şeklini  ve  tek  başına  yazılışını  da
özünde  toplayan  zata  delâlet  eder..

LÂM,  harfi,  dik  kısmı  ile ; yüce zatın  kadim  sıfatlarına  delâlet  eder.
Kendisinin, LÂM  olduğunu anlatan  kıvrık kısmı ile de, sıfatlarla alakalı kısımlarına delil sayılır..
Sıfatlarla  ilgili  kısımlar  ise..  zata  bağlanan  kadim fiillerdir..

FA,  harfinin  ifade  ettiği  manalar  ise..  şu şekilde  sıralamak  mümkündür :

a)    Duruşu  ile, yapılmış  işlere  delâlet  eder..

b)    Başındaki  noktası  ile,  halkın zatında  var  olanHakkın  varlığına  delâlet  eder..

c)    Başının  yuvarlak  oluşu, sonucu,  içinin  boş  oluşu  feyz-i  ilâhîyi  kabul  edişleri  yönüyle
halkın  onda  bir  yer  edinip sonsuzluğunu  kavramasına
bir  durak  olmayacağına delâlet  eder..

d)    Ayrıca  yuvarlağının daire biçiminde oluşu da; mümkin  vasfını alan varlıkların sonsuzluğuna işarettir..
Zira  dairenin  nerede  başlayıp nerede  biteceği  bilinmez..

e)  Ayrıca  içinin  boşluğu,  feyiz  kabulüne  bir  işaret  mahallidir.  Zira, içi  boş  olan ;
kendisini  dolduracak bir  şeyi kabul etmek  zorundadır..

Sonra..  burada  bir  başka husus  vardır;  bunu  da  belirtmemiz  yerinde  olur..

İşbu husus :  FA,  harfinin  başında duran  noktadır.. Bu  durumu  ile  o  noktanın  yeri.
FA  harfinin  yuvarlak  boşluğu  gibidir..

Anlatılan  manaya göre,  ince  bir  işareti  burada göstermek  gerekecek..

İşbu  işaret : İnsanın  ezelde  aldığı  emanettir..

Burada,  emanetten  kasdım :

–  Kemâl-i  ülûhiyettir..  ki  bu :  Yerin,  göğün  ve  onlarda  bulunan  mahlukat  çeşitlerinden
hiç  birinin  taşımaya  gücü  olmadıkları  emanettir.

Burada  bir  başka  husus  var  ki,  onu  da  belirtmemiz  yerinde  olur..

Şöyleki:  FA  harfi,  bütünüyle  ele alındığı  zaman,  içi  boş  başından  başka  noktaya
yer  yer  olacak  bir  kısım  yoktur..

İşbu  baş kısım  ise..  insandan  ibarettir..  Çünkü  insan,  bu  âlemin  reisidir..

Üstte  anlatılan  mana icabıdır  ki,  Resulüllah  S.A. efendimizin
şu  hadis-i  şerifi  rivayet  edilmiştir :

       Ya  Cabir,  Allah’ın önce yarattığı  peygamberinin  ruhudur.” 

Bu manadan anlaşılıyor ki :  İnsan,  yaratılışta  bir  önceliğe  sahiptir.

Aynı  şekilde  yazarın  elindeki  kalem,  Fa  harfini  yazmaya  başladığı  zaman :
Boş yuvarlağını  yapmaya öncelik  verir.

Gerek  bu  son  sözlerden,  gerekse  önceliklerden hâsıl  olan  mana  şudur :
Yüce  Hakkın  ahadiyeti:
İsimler,  sıfatlar,  etkisine  aldığı  diğer  şeyler,  mahlukatından
hemen her şeyin  hükmünü  kendi  özünde  gizler..

Durum  anlatıldığı  gibi  olunca.  Zatî  sıfatından  başka  baki  kalan  olmaz.
Bu sıfattan  da  bir  başka  yönüyle: 

   AHADİYET..

Diye  bahsedilir.

Bu  yüce  ALLAH  ismi,  üzerine,  açık  ibare  ile;  buradakinden  daha  fazla :

–  El  – Kehf’ü   Ver – Rakim – Fi  Şerh-i   Bismillahirrahmanirrahim.

Adlı eserimizde  hayli kelâm  ettik..  Orada  bulunup  okunmalıdır ;  faydalı  olur.. 

İKİNCİ  HARF

LÂM :  Bu harf,  Allah  isminden ,  birinci  Lâm’– dır..  Elif’ten  sonra,  ikinci  sırayı  alır..

Bucelâl  sıfatından  ibarettir..

Anlatılan  mana  icabıdır  ki :  Eliften  sonra  geldi..  Kısmen onunla  bitişti..
Böyle  olması gerekir ;çünkü  Celâl sıfatı,  tecelliler  derecesinin  en yükseğidir..
Cemal sıfatından  daha öndedir..  Bu  fikrimizi  teyid  eden  bir  hadis-i  şerif   vardır..
Hemen  arz  edelim :

       Azamet  gömleğimdirKibriya  cübbemdir..”

Bu  kudsî  hadis  anlatıyor  ki :  Bir  şahsa  en yakın  olan  şey,  gömlek  ve  cübbedir..

Şimdi  sabit  oldu :  Celâl  sıfatı,  yakınlık  itibariyle,  cemal  sıfatından  daha  yakındır..

Celâl  sıfatının  bu  yakınlığı :

       “Rahmetim  gazabımı  geçti..”

Meâline  alınan  kudsî  hadisindeki  manayı  bozmaz.. Çünkü  geçen  rahmet
umum  ve şümul şartıdır.. Böyle  bir  umumiyet  ise… Celâl  sıfatına  aittir..

Nisbeten  kapalı  geçen  üstteki  ifadeyi  daha  iyi anlamak  için,  aşağıdaki  cümlelere
dikkat  et ;  bil  ve  anla..

Vahidiyet,  şeklinde de anlatılan  cemal  sıfatı :  Zuhur  yönünde  tam  kemâlini  bulduğu :
ya  da  anlatılan  kemâl  haline  yaklaştığı  zaman,  onun  adı :

       C e l â l..

Olur..  Onun  böyle  oluşu,  kuvvetli  ve  saltanatlı  zuhurundan  ötürüdür..
Cemal  sıfatındaki  rahmet  mefhumu,  şümulü  ile  sonucu  işte  bu  celâldir..

ÜÇÜNCÜ  HARF

LÂM :  bu  harf  de,  Allah  isminin  ikinci  lâmıdır..

İşte  bu  harf,  yüce  ve  sübhan  olan  Hakkın  bütün  zuhur  yerlerinde, mutlak  geçerli  olan
cemal sıfatından  ibarettir..

Cemal sıfatı  bütünüyle  iki  vasfa  dönüktür :

      a)    İ l i m..
b)   
L ü t u f..

Aynı  şekilde  celâl  sıfatı da,  iki  vasfa  dönüktür:

       a)    A z a m e t..
b)   
İ k t i d a r..

Cemal  sıfatında  sayılan  iki  vasfın  sonucu,  celâl  sıfatının  iki  vasfında  birleşir..
Böyle  olunca  da :  Cemal  ve celâl  bir  sıfat  haline  gelir.

Bu  manada  şöyle  söylendi :

       Halka  zahir  olan  cemal  sıfatı  celâl  sıfatının  cemal  cihetinden  başka değildir..
Aynı  şekilde  onlara  zahir  olan  celâl  ise,  ancak  celâl  sıfatından  cemal  sayılır.
Sebebine  gelince :  Peşpeşe  gidişleri,  birinin  diğeri  için  gerekli  olduğudur..

 

 Cemal  ve  celâl  sıfatlarının  tecellisi için  bir  misal  olmak  üzere ;
güneşle  tan  yerinin  ağarması  ile  başlayan  fecir  vaktini  getirebiliriz.
Fecir,  güneşin  doğmasına  bir  başlangıçtır..
Güneş  tam  doğuncaya  kadar  kalır..

Bu  misalden  cemal  ile  celâl  sıfatı  arasında  bir bağlantı  kurmak  isteyince :

       Fecrin  cemal  olduğunu ;  güneşin  de tam  aydınlatıcı  vasfı  ile,  celâl  olduğunu.

Bir  benzetme  yolundan  söyleyebiliriz.. Düşün ki, o  tam aydınlık  fecrinden  başlayıp  geldi..
Fecir  ise,  aydınlığı  güneşten  aldı..

İşte

       Celâlin  cemali,  cemalin  celâli..

Demekteki  mana  budur..

Bu  bahsi  biraz  daha  açalım..

Bahsi  edilmekte  olan  bu  ikinci  LÂM,  yazılışı  itibari  ile  üç  harften  ibarettir :
LÂM,  ELİF,  MİM.. Ebced   hesabı  ile bu  üç  harfin  sayı  toplamı  YETMİŞ  BİR  eder..

İşbu  sayı :  Yüce  Hakkın sarındığı  ve  halkı ile arasına  gerdiği  perdelerdir..

Nitekim  bu  mana,  şu hadis-i  şerifle  kuvvet  bulur :

       “ Gerçekten,  Allah’ın  nurdan  ve  zulmetten yetmiş  küsur  perdesi  vardır..
Onları  açacak  olsa..  yüzünün  güzelliğinden,   gözünün  gördüğü
yere  kadar  ne  varsa  yanar..” 

Bu  hadisi  şerifte  geçen:

–  “Nur..”

Cemal  sıfatıdır..

      Zulmet..”

İse,  celâldir..

Bu  hadîs-i  şerifin  anlatmak  istediği  bir  mana  şudur :

       O  makama  varan  kimsenin,  ne  kendisi  kalır ;  ne  de  izi..

İşbu  halin  adına,  tasavvuf  ehli  zatlar :

       MAHK  (1)  ve  SAHK  (2)

Derler..

Sözü  geçen  harfin  sayılardan  her  sayısı :  Yüce  Hakkın  zatını halkından  gizlediği
mertebelerden  bir  mertebeye  işaret  eder..

Ve..  o  hicap  mertebelerinden  her  mertebe  için,  yine  bin  perde  vardır..

O mertebe  çeşitlerinden,  biri  izzet  mertebesidir..Bunun  da  ilk  perdesi:
İnsanın  bu  kevn  âleminde  ki  bağıdır..  Bu  bağın  dahi,  bin  yüzü  vardır..
Bu  yüzlerden  her  birinin  de  bir  perdesi  vardır..
Kalan  perdeler  de  buna  göredir..

Burada  kasdımız :  Kısa  kesmektir..  Eğer  böyle  olmasaydı ;  onların  şerhini  yapardık..
Hem  de  en  tam  şekli  ile..   

Onları  anlatırdık:  Eksiksiz,  bütün  özelliği  ve  fazilet  toplamlarının  tümü  ile..

DÖRDÜNCÜ  HARF

ELİF :   Bu  harf,  Allah  isminin  dördüncü harfi  ve  ikinci  ELİF’idir..

Burada  bu  harfle,  ifade  etmek  istediği  mana  verilecektir.  Üzerinde  durulacaktır.. 

Bu  harf,  yazı  şeklinde  görülmez..  Ama  okunurken,  söylenirken,
ikinci lama med  olması yönünden  bellidir..
vardır..   Bunun  adına :

       Kemal  ELİF’i..

Denir..  Ama  bir  kaplayıcı  nitelik  taşıyan  kemal..  O  kadar  ki :
Onun  ne  bir  sonu.  Ne  de bitimi  için  sınır  vardır..

Onun  sınırsız  oluşunun  işareti :  Yazıda  görünmeyip düşmüş olmasıdır..
Böyle  bir  şeyin  de,kendisini  tam  idrâk  mümkün olmayacağı gibi,
izini  bulabilmek  dahi  zordur..

Okunurken,  var  oluşu   da şu  manaya  işarettir : Kemal  durumunun  öz  hakikatı,
yüce  ve  münezzeh Hakkın zatında gizlidir..

Yukarıda kısaca  yapılan  izahtan  şu  manayı  çıkarabiliriz :

       Allah  ehli,  kâmil  ismini  alan  kimse,  daha  mükemmel  olma  yönünden  daima :
Yüce  münezzeh  Hakta  ve onun  cemal  sıfatı  tecellisinde  terakki  eder..
Yükselir..  Hiç  bir  şekilde,  bu  tecelli  kesilmez..  Peş  peşe  gelir..  İlerleyiş  yönünde,
son  gelen  ön  gelenden  yüksektir..

Bir  kaidedir :  İkinci,  birinciyi  de  toplar..  Böyle  olunca  da,
her  yeni  tecelli  bir  yükselmedir.

Üstteki  açıklamamızı,  tahkik  ehli  âlimlerin  aşağıdaki sözleriyle  teyid  edebiliriz..

Derler  ki :

       Âlem,  her  an,  her  nefes bir  yükselme kaydeder..  Zira,  o  anlar  ve  nefesler
Hakkın  tecelli  eseridir.
.  Böyle  bir  şey  ise..  terakki  sayılır..

Bu  fikirden  de  anlaşılıyor  ki :  Bu  âlemin,  daima  terakkide  olması  lâzım  gelir..

Ancak, burada  bir  incelik  vardır..  Onun  üzerinde  biraz  durmak  isterim..

Anlatılan  terki  durumuna  bakarak :

  Her  noksandan  münezzeh  ve  her  bakımdan  yüce  olan  Hakkın  da
terakki  etmekte  olduğunu..

Söylediğin  zaman,  meramın  Hakkın  halktaki  zuhuru  olursa..  bu  oldu..
Aksi  halde,  Cenab-ı  ilâhî  bahsinde  buyurulan :

       “ Yüce  Allah,  artıp  eksiltmekten  yana  münezzehtir..”

Manasına gelen  hadis-i  şerifi vardır  ki :
Onun  zatı  için  bir  yükselme  mevzuu  asla  olamaz..

Zira  o :  Zatında  olduğu  gibidir..  Yaratılmışların  vasfına  bürünmekten  yana
tam  olarak  münezzehtir..

BEŞİNCİ  HARF

HA :  Bu  harf,  başta  da  anlatıldığı  gibi,  yüce  Allah  isminin  BEŞİNCİ  ve  son  harfidir..

Burada onun  ifade  ettiği manalar  üzerinde  duracağız..

Burada,  HA  harfi  Hakkın  kimliğine  işarettir..

İşbu  Hakkın  kimliği  isebu  insanın  öz  varlığıdır..

İhlâs  suresinin  baş  âyetini  burada  zikretmek  yerinde  olur..

Allah-ü  Teâlâ  şöyle  buyurdu :

–  “ De  ki :  Oahad  olan Allah’tır..”  (112 / 1 )

     Burada:

“ De  ki : ”

Kelimesinin  muhatabı,  Resulüllah  (S.A.  efendimizdir..)

       “  O..”

Zamiri  ise..  insanı  gösterir..

Bu  mananın  böyle  olduğu, aşağıda  beyan  edilecek  delillerle  de
anlaşılacaktır..

       “ O..”

Manasına  gelen  (HÜVE)   kelimesindeki  HA :

       “ De  ki :”

Emrinin  failine  işarettir  ki :

   O,  sensin..

Demektir..

Bu, böyledir ;  başka  türlü  olamaz..  Çünkü,  adı  geçmeyen  bir  şeye
zamirin  bağlanması  usulde  yoktur..

       “ H ü v e..”

Zamiri  gaibe  işarettir..  Muhatabdan  evvel,  bir  gaib  de  geçmediğine  göre,
muhatab  gaib  yerine  oturtulur..

Bu  mana,  beyan  ilminde :  İltifat,  olarak  kabul  edilir  ki,  yapılan hitabın
tek  başına  hazır  olana  değil ;  hem  hazıra,  hem  de  gaibe işarettir..
Hitabda, hazır ve gaib aynı durumdadır..

“ Ateşe  karşı  durduruldukları  zaman  bir  görsen..”  ( 6 / 27)

Meâline  gelen  âyet-i  kerimedeki  :

       “ Görsen..”

Kelimesine  de muhatab,  sadece  Resulüllah  S.A.  efendimiz  değil,
bütün görenlerdir..

Ayrıca,  HA  harfinin  yuvarlak  oluşu :  Hakka  ve halka  nisbet  edilen  varlık  çarkının
insan  üzerinde  döndüğüne  işarettir..

Bu  misal  âleminde  insan :  HA,  ile  kendisine  işaret  edilen  daire  gibidir..
Anlatılan  manayı  iyi  anladıktan  sonra,  dilediğin  gibi  konuşabilirsin..

İstersen   şöyle  söyle :

       Daire  Hak’tır..  İçindeki  boşluk  ise..  halk..

Dilersen, şöyle  söyle :

       Daire  halk’tır..İçindeki  boşluk  ise..  Hak’tır..

Çünkü  o :  Hem  Hak’tır ;  hem  halk..

İnsanın  yapmakta  olduğu  iş  emrine  gelince,  onun  içinde :

       Onun  emri  ilham  ile  olmaktadır..

Diyebilirsin..  Çünkü,  bu  iş  emrinde  insan şu  iki  devre  arasındadır :

a)    O,  mahluktur ;  kulluk  ve  acizliği  vardır..
b)   
O,  rahman  sureti  üzerinedir ;  kemâl ve izzet  sahibidir..

Aşağıda  arz  edeceğimiz  âyet-i  kerimeler,  anlatmak  istediğimiz  manaları
teyit  babında  önemlidir..

  Ve  Allah,  o  velidir..”( 42 / 9 ) 

Bu  âyet-i  kerimede  geçen :

  “ V e l i..”

      Kelimesi :

    İnsanı  Kâmil..

Demektir.. Bu  insan-ı kâmil  hakkında ise, şu  âyet-i kerimede  işaret  vardır:

       “ Anlayınız  ki :  Allah’ın  veli  kullarına  korku  yoktur..
Ve onlar,  mahzun  da  olmazlar..”  ( 10 / 12 )

Bu  mana, bir  gerçektir..  Çünkü, onun  için  korku  ve  hüzün  muhaldir..
Hatta  buna  benzer  şeyler  de  Allah  için  muhaldir..
Sebebine  gelince:

       “ O,  Veli  ve  Hamid’dir..”  ( 42 / 28 )

Âyet-i  kerimesi,  yüce  Allah’ı  ve  insan-ı  kâmili  anlatma  babında  açıktır..

Aynı  manada  şu  âyeti-i  kerimeyi  alabiliriz :

       “ Allah,  o  velidir..  Ölüleri  o  diriltir  ve  o :  Her  şeye kadirdir..”  (  42 /  9 )

      Bu âyeti-i  kerimedeki :

“ O..”

Zamiri  veliye aittir..  O, Haktır..  Halka  bağlanan suretlerle  suret  bulur..
Yahut  böyle  değildir  de: İlâhi  manalarla  tahakkuk  eden  halktır..

Hâsılı :  Durum ne olursa  olsun ;  her  hal  ve  takdirde..  her  söz  ve  ikrarda  o :
Hem  noksan,  hem  de  kemâl  sıfatları özünde  toplar..  Yani :
O  yüce  güneş nuruyla,  yer  varlığını  aydınlatmaktadır..
Yer,  odur;  gök odur. Tul ve  arz  odur.

Anlatılan  manalar  üzerine  şu  beytleri  söyledim :

İki cihanda  da  mülk  benimdir  görmem  onlarda :
Gayrım yok  ki,  fazlını  dileyen  ve  korkan
darda..

Evvelimden  evvel  yoktur  ki,  katılayım  ona;
Sonumdan  son  yok
  ki  koşayım  ona
manada..

Kemal  çeşitlerine  nail  oldum  gerçekten  ben ;
Tümden  celâller  cemaliyim  ancak  ben  o  varda..

Sonra..  nekadar  görürürsen  maden,  bitki  çeşidi
Ve..  hayvanatın  ünsiyet  ettiği  huyda,  arda..

Ne  kadar  görürsen, unsur  ve  tabiat  cinsinden ;
Asıldan  bir toz,  koku,  olarak  ilk  oluşlarda..

Nekadar  görürsen,  denizlerden  ve  sahralardan ;
Ağaç  cinsi,  ya  da  tepe  başı  yüce  yukarda..

Nekadar  görürsen,  manevî  suret  çeşidinden ;
Hem  de  göze  hoş  gelenin  bütünü  canlı  varda..

Nekadar  görürsen,  fikir  ve hayaldekilerden ;
Akıldan,  nefisten,  kalbden
  ve ne ki var
bunlarda..

Nekadar  görürsen,  meleklere  has  yapılardan ;
Ve..  neyi  ki  var  İblis  ve  hempasının  nazarda..

Nekadar  görürsen, beşerde  olan  isteklerden ;
Tabiat  icabı
,  ya  da  Hak  için  ihsanlarda..

Nekadar  görürsen,  önceki  ve  sonrakilerden ;
Sonra  bir  kavme  gitmiş  sarılıp  da  kalmış  orda..

Nekadar  görürsen,  seyid  ve  seyidlik  taslayan ;
Ve  aşık  ki,  kalmış  Leylâsından  esen  rüzgârda..

Nekadar  görürsen,  tüm  arşından ve
çevresinden..
Kürsüsü  veya  refrefden ki azizdir  yukarda..

        Nekadar  görürsen,  parlak  görünen
yıldızlardan;

Aden  cennetinden, ne  hoştur kalmak
buralarda..

Nekadar  görürsen,  sonu  gösteren  pâk  ağaçtan:
Ve  bir  zil  ki çalar  çilenin  dolduğu  anlarda..

İşte..  benimdir  hep,  tümden makamımdır
oralar..
O  değil,  tecelli  edeniyim hakikatlarda..

Düşün,  halkın  rabbı,  hem  de  onların  efendisi ;
Zatım  müsemması  tüm  isimdir  o  kalanlarda..

Mülk  benim,  melekût  benim, dokurum iş
işlerim..
Gayb  benim, ceberut  gücümledir  kuruluşlarda..

Şimdi  dikkat  et,  anlattıklarımın  hepsinde  ben ;
Zattan  anlattım,  mevlâya  kulum  her  hal  ü
kârda..

Hem  fakirim,  hem  hakirim, düşkünüm  ve
zelilim :
Günahlara  esirim,  bağlı  kaldım hatalarda..

Ey  saygı  değer  o  Arab-ı  kiram  ve  onlar  ki ;
Sardı  onları  şaşkınlık,  hoş  melce  olsalar  da..

Ziyaretinize  geldim.  Suçlarım  azığımdır;
Şefaatçim  de  sizsiniz  bence  umulanlarda..

Ey efendim,  baştan  sona  kemal  olan  yüce  zat ;
Yoluna  koşmaya  kurbanım  işte..  yücel  orda..

Âlemlerin  şeyhi  aşkına,  hep  şeyhleri  için ;
Bir  nur  aşkına  ki  parlar  kâmilleri  sarar  da..

Selâmım  size,  gecenin  ve  gündüzün  tümünde ;
Eklensin  buna  geçtikçe  zaman,  tahiyatlar  da..

<– geriileri –>

Check Also

Ekran Alıntısı

İnsan-ı Kamil – 64 / 1. Bölüm (İbadetlerimiz)

İnsan-ı Kamil                               Abdûlkerîm Ceylî Bu eserden beklenen odur ki;  Salik için , en yüce refikîne ...