İnsan-ı Kamil – 17. Bölüm (İlim)


İnsan-ı Kâmil 
                                                                                      Abdûlkerîm Ceylî


Bu eserden beklenen odur ki;
Salik için , en yüce refikîne ileten ola..
Ama, ince, düşünceli, nazik, kibar arkadaş gibi..

 
     17. BÖLÜM
                                                                                                                    
        İ L İ M

İLİM: Yüce Hakkın eşyayı  anlamasıdır;
Ama, bir yönüyle ondan gelen fenâsıdır..

Lâkin, alim ismidir eşyayı idrak eden;
Varlığa düşen de ondan faydalanmasıdır..

Ezeller tam olarak bilir ve bilendir;
Olmuşları, sebeb: Gizlilik olmamasıdır..

Aslında mukaddes İLM’in hakikati birdir;
Beklenen, artık kül veya cüz olmamasıdır..

O, gayb âleminde mücmeldir, ama tafsili;
Bu şehadet âlemindedir ve imasıdır..

Mücmeli de toplamıştır burada tafsili;
Beklenen dahi bunda şüphe olmamasıdır..

Buna delil: Bilinir, zatıdır hallâkımız;
Varlığın da, bize bildirilmiş olmasıdır..

Onunla biliriz: Yüce Hakkı, kendimizi;
Şaştığım: Tek ferdin, tüm eşyayı almasıdır..

Bilesin ki…İLİM: Sıfat-ı nefsiyeden sayılır ve ezelî vasıf taşır..

Yüce Allah’ın kendi zatını bilmesi ve halkını bilmesi: Tek İLİM’dir :
Bölük kısmı yoktur.. Sayıya da gelmez..Ancak O: Zatını, kendisi için olanlarla bilir..Halkını ise.. oldukları hal üzere bilir..

Burada bir nokta var ki, önemlidir.. Ki o:

–  Bilinen şeyler, yüce Hakka ilmi kendi özlerinden verdiler..
Şeklinde bir mana çıkarılmamasıdır..

Böyle bir mana:

– Yüce Hak, ilmini başkasından almıştır..
Demeğe gelir ki, doğru değildir..

Nitekim böyle bir söz, İmam-ı Muhiddin b. Arabî’den r.a. yanılma sonucu çıkmıştır.. Ki o:

–  Hakkın malûmatı, kendiliğinden Hakka İLİM vermiştir..

Şeklinde bir cümle kullanmıştır..
Kendisinden özür dileriz .. Ama, biz:

–  Yüce Hakkın İLİM derecesi bu kadardır..

Diyemeyiz.. Çünkü biz, bundan sonraki incelememizde, yüce Hakkı:
Kendi zatından gelen
köklü bir İLİM’le malûmat sahibi bulduk..

Hem de: Malûmatta bulunan şeylerden istifade etmeden..

–  Malûmatta bulunan şeyler..
Dediğimiz, kendi hakikat cephelerine, yüce Hakkın hükmen verdiği şeylerdir..

Şu var ki, onların hükmen aldığı şey, Yüce Sübhân Allah’ın İLM’idir..

Bu İLİM iktizası, onların durumlarına giren İLM’i ise, yüce Hakkın ikinci hükmüdür..
Adı geçen İmam’ın r.a. gördüğü, bu ikinci hükümdür..

Yüce Hakkın zatının iktizası olarak, malumatı kendinden aldığı
bu ikinci hükmü görünce,sandı ki:

Yüce Hakkın İLM’i, malûmatın iktiza ettiği    şeylerden gelmiştir..  Bu sebeble:
–  Bilinen şeyler, yani: Malûmat, yüce Hakka İLM’i kendi özlerinden verdiler.. Dedi:

Böylece: Malûmatın İLM’i yüce Haktaki; zatî, aslî ve küllî İLİM olduğunu anlamayı kaçırdı..
Hem bu İLİM, malûmatın yaratılmasından ve icadından önce, yüce Hak’ta vardı..

Zira, onların ilm-i ilâhî’deki oluşu, ancak yüce Hakkın onlara karşı olan İLİM’idir..
Bu İLİM ise, ancak malûmatın tek tek zatları için konan bir hükümdür..

Bundan sonra, malûmattan bazı işler iktiza etti.. Yani:
Malûmattaki İLİM,  yüce Hakkın zatında bir değişiklik alarak..

Önce böyle.. sonra, yukarıda anlatılan ikinci hüküm gelir;
malûmatın İLM’i yüce zata bağlanmış olur..

Malûmata dayanan hüküm ise..
malûmata dair zatında olanİLM’inden başka bir şey değildir..

Yukarıda anlatılan manâyı, derinliğine düşün.. Çünkü bu:
İnce bir meseledir….

Ve anlatıldığı gibidir..
Eğer iş, anlatıldığı gibi olmasaydı:

–  “Âlemlerden yana bir ihtiyacı yoktur; gınâ sahibidir..”   ( 3 / 97 )
Âyet-i kerimesi ile anlatılan vasfı alamazdı..

Sebebine gelince, durum:
–  Bilinen şeyler, yani: Malûmat, yüce Hakka İLM’i, kendi özlerinden verdiler..

Cümlesinde anlatıldığı gibi olacak olsa idi;
o zaman, yüce Hak içinİLM’in oluşu, malûmata dayanırdı..

Kendi vasfında, bir şeye dayanma durumu olan ise.. o şeye muhtaç sayılır..
İhtiyaca sebeb olan ise: O dayanma vasfıdır..

Halbuki İLİM vasfı, yüce Allah için nefsî bir vasıftır.

Yukarıda anlatılan durum ise.. onun bu vasfını bozar..
Ve, bir şeye muhtaç duruma getirir..

Yüce Allah ise.. bu gibi şeylerden yana tam bir yüceliğe sahiptir.. Bu, böylece bilinsin..
Bunun üzerinde daha fazla durmayıp, başka bir yönden ele alacağız…

Burada, İLİM için üç yön çizeceğiz.. Şöyleki:

a) ALİM..  ( bizzat bilen )
b)  ÂLİM..  ( bilici )
c) ALLÂM..  ( işi, bütün inceliği ile bilen )

Şimdi, bunların kullanış şekilleri üzerinde duralım..

A L İ M..
İLİM, mutlak olarak, Hakka bağlandığı zaman, bu:

–  A L İ M..
İsmi ile anılır.. söylenir..

 L İ M..
Eşyanın bilinmiş olması yönüyle Hakka bağlandığı zaman, bu:

–  Â L İ M..
İsmi ile söylenir.. anılır..

A L L Â M..
Eşyanın bilinme yolu ile, İLİM; ikisi birlikte yüce Hakka bağlandığı zaman bu:

–  A L L Â M..
Adı kendisini için verilir ve öyle söylenir..

Yukarıda özeti çıkarılan: ALÎM, ÂLİM, ALL ÂM isimleri üzerinde biraz duralım..
Şöyleki:

a)  A L İ M..

Bu isim:
–  Sıfat-ı nefsiye..

Diye bilinir..  Bu makamda, İLM’in dışında bir şey görmek yoktur..
Çünkü: İLİM, öz varlığın hakkıdır.. Zatı için kendi kemal durumunda böyledir..

b)  Â L İ M..

Bu isim
–  Sıfat-ı fiiliye..

Diye bilinir..  Bu, yüce Hakkın eşyayı bilmesidir..
Bu çeşit bilgide: İLM’in kendisi için olması veya başkasına olması aynıdır..
Manayı değiştirmez..

Çünkü, fiiliye yönünden gelir.. Meselâ, bu çeşit İLM’i kullanırken:
–  Kendi nefsini bilicidir.. Yani: Kendisini bildi..

Dersin; sonra:

– Başkasını bilicidir.. Yani başkasını bildi..
Dersin.. Zira, işin içinde, fiile dayanan bir durum vardır..

–  F i i l i y e..
– Denmesi de, bu sebebe dayanır.. Böyle olması da gereklidir..

c)  A L L Â M..Bunun kullanışı iki yönden olur.. Şöyleki:

1 – İLMÎ nisbetlere bağlanma yönünden görünürse.. o zaman:

–  Sıfat-ı nefsiye..
Adı verilir.. Tıpkı ALİM gibi olur..

2 –  Eşyanın bilinme yönüne nisbet edilince de:

–  Sıfat-ı fiiliye..
Adını alır..

Anlatılan sebeblere dayandığı içindir ki; halkın İLİM babında vasfı:

–  Â L İ M..
Olarak geçer.. Hiçbir şekilde onlara:

– ALÎM   ve  ALLÂM ..
Adı verilemez.. Meselâ:

–  Falan kimse ÂLİM’dir..
Denir; ama:

– ALÎM   ve ALLÂM ’dır..
Denmez..

Meğer ki, bir kayda bağlı olarak:

–  Falan kimse, şu işe, şu şu kadar ALİM’dir.

Denilmiş ola.. Ama, bu:

– Şu işin şu şekilde tam ALLÂM’ıdır..

Yahut :

–  Mutlak bir ALLÂM’dır.

.Şeklindeki cümlelerde kullanıldığı gibi kullanılamaz..

Bir şahıs, bu gibi vasıfla anıldığı zaman, mutlaka bir kayda bağlamak
icab eder.. Meselâ:

–  Falan, şu fen dilinde ALLÂM’dır..
Denebilir.. Ki, bu şekilde bir cümlede:

– ALLÂM..

İsminin kullanılması, bir cevaz yolu ile, işin genişliğini bildirmek içindir..

Ama halkın:

– Falan ALLÂME’dir..

Şeklinde kullandıkları cümlede geçen ALLÂME tabiri, bu kabilden değildir..

Çünkü bu, Allah ismi değildir.. Zira:

– Allah ALLÂME’dir..

Denmesi caiz değildir..Bu manadaki inceliği anla..

Şimdi, İLİM isminin bir başka manasını anlatmaya geçelim..

Bilesin ki..İLİM: Vasıflar arasında, HAYY ismine en yakın olanıdır..
Nasıl ki: Hayat da,
vasıflar arasında,  zata en yakın olanıdır..

Bu durumu, bundan önceki bölümde, şuna benzer bir cümle ile anlatmıştık:

– Bir şeyin varlığı kendisi için hayattır..
Vücudu ise.. zatından başkası değildir..

Zata ise..hayat vasfından daha yakın bir şey yoktur..
Hayata ise.. İLİM’den daha yakını yoktur..

Çünkü, her canlıya İLİM elbette lâzımdır..
Bu manadaki İLİM iki çeşittir:

1 )  İLHAMÎ..

Ki bu tür İLİM, hayvanatın ve haşeratın İLM’i çeşidi arasında sayılır..
Kendine gerekli olan ve gerekli olmayan şeyleri bu yolla sağlarlar..

Meselâ: Yemek, mesken, hareket, sükûn gibi..
Bu tür İLİM, her canlı için lâzımdır..

2 )  BEDİHÎ,  ZARURÎ,  veya  TASDİKÎ..

Bu çeşitten İLİM’ler insanın, meleklerin ve cinlerin İLİM’leridir..
Bu iki çeşit İLİM arasında, mana itibarı ile, bir fark yoktur..

Bu izahtan da, anlaşılıyor ki: İLİM hayata en yakın olan vasıflar arasında sayılır..
İşbu mana icabıdır ki, yüce Allah kinaye yollu, İLM’i hayattan saydı:

–  “Yoksa.. ölü iken dirilttiğimiz kimse, onun gibi mi olur ki?..”  ( 6 / 122 )

Yani:
–  Cahil iken bilgi verdiğimiz kimse, onun gibi mi olur,.

Denmek isteniyor.. Ve devamla:

–  “Kendisine bir nur verdik; insanlar içinde onunla yürür..”  ( 6 / 122 )

Yani:
–  O İLM’in iktizasına göre hareket eder..
Denmek isteniyor; sonra da, buna benzemeyen şahıs anlatılıyor:

–  “Öbürünün durumu, karanlıkta yürüyen gibidir..”  ( 6 / 122 )

Yani:
–  Cehalet karanlığında..

Demeğe geliyor.. Ki bu: Cehaletin aynı olan tabiat zulmetidir.. Devamla bu kimse için:

–  “O zulmetin dışına çıkamaz..”  ( 6 / 122 )

Buyuruluyor..
Bu bir gerçektir.. Çünkü: Zulmet, ancak, zulmete götürür..

İşbu mana icabıdır ki: Cehaletle ilme gidilmez..
Bu cehaletten, tabiî olan cehli anlatmak istiyorum..

Böyle olunca da, bir cahil için, cehalet yolu ile, cehaletten çıkması imkânsızdır..

Aynı manadaki, âyet-i kerime devam ediyor:
–  “Böylece, kâfirlere, amelleri süslü göründü..”  ( 6 / 122 )

Burada kâfirler:

–  Kendi varlıkları ile, Allah’ın varlığını örtenler..
Manasına gelir..

Çünkü onlar: Kendilerinde, mahluk durumları dışında bir şey görmediler..
Mevcudatta
 aynı görüşe sahib oldular..

Böylece: Allah’ın yüzünü perdeleyip dediler:
–  Onun vasfı mahluk olamaz.. Onun için bir yokluk vasfı da yoktur..

Ama, işin inceliğini anlayamadılar ki: Yüce ve sübhan olan Hak, her ne kadar
mahlukatında zâhir olmuş ise de; bu onun şanına yakışır bir şekildedir..
Zatının hakkı olan biçimdedir..

Mahlukatın noksanından ona bir şey gelmez..

Şayet mahlukatın noksanından ona bir noksan isnad edilirse..

O noksanlar arasındakemâli zuhur eder; noksan hükmünü, o mahlukattan kaldırır..
Onun
 zatına bağlandığı için,kâmillik durumunu kazanır..

Kâmilden ise.. ancak kâmil çıkar..

Kâmil zata yapılan isnat ise.. haliyle noksan yollu şeyler olabilir..

Bu manada şu şiir güzeldir:

Çirkinin noksanını onun cemali kapar;
Onda parlayınca, çirkinlik ortadan kalkar..

Onun celâli, düşküne değerler, getirir;
Böyle olunca da, hem noksan, hem düşkün kalkar..

Yukarıdaki izahtan da anlaşılacağı gibi; İLİM, hayata lâzımdır..
Aynı şekilde,hayat dahi, İLİM için lâzımdır…

Çünkü: Hayatı olmayan bir âlimin varlığı muhaldir..
Hâsılı: İLİM ve hayatın durumu,lâzım melzum durumu gibidir..

Ancak, esas manayı kavradıktan sonra:
–  Burada, ne lâzım vardır; ne de melzum..

Diyebilirsin..Şu yönden ki:
Kendi özünde, yüce Allah’ın her sıfatının istiklâli vardır..

Eğer böyle bir istiklâle sahib olmasaydı;
yüce Allah’ın sıfatlarından bazısı,başkası ile terkib edilmiş olurdu..

Ya da, sıfatlarının bir araya gelmişi..Halbuki böyle bir şey yoktur..
Yüce Allah, bu gibi şeyden tam manası ile yücedir.. üstündür..

Yukarıda anlatılan mana açısından şöyle deyebiliriz:

–  Yüce Allah’ın halikıyet sıfatı;
irade, kudret ve kelâm sıfatından terkib edilmemiştir..

Bu sıfat müstakildir. . İçinde bir başkasının terkibi yoktur..
Başkası için, bir lâzım melzum durumu da yoktur..

Kalan sıfatların da tümü, aynı şekildedir..

Düşün:

Yukarıda anlatılan mana, yüce Hak içindir.. Ve sahihtir..
Aynı şekilde, bu mana: Halk için de sahihtir.. Çünkü şu mana sahihtir..

–  “Allahü Teâlâ, Âdem’i kendi sureti üzerine yarattı..”

Durum, böyle olunca, insanın;
Rahman sıfatlarından her sıfatın bir sureti olması lâzımdır.

Durum ki böyledir, insanda:
Rahman’a nisbet edilen şeylerin hemen hepsi de bulunur..Hatta sen, anlatılan manaya göre:
Muhal olan bir şeyi  vücud hükmüne bağlayabilirsin;  ama insan vasıtası ile..Meselâ: Muhal olan bir şeyi farz kabilinden tahayyül edersin..

.. Ve bu hayalinde, bir canlı vardır; ilmi yoktur..
Yahut bir âlim vardır; onun da hayatı yoktur..

İster ilmi olmayan canlı, isterse hayatı olmayan âlim olsun..
Hepsi de senin farzettiğin hayal âleminde mevcuttur..Rabbin namına yaratılmıştır..

Çünkü: Hayal ve ondakiler, Allah’ın mahlukudur..

İşbu durum gösteriyor ki: İnsan vasıtası ile, bu âlemde başkasına hayal olan
şey bulunuyor..
Şunu da bilesin ki..

Bu his âlemi, hayal âleminin bir parçasıdır..
Bu his âlemi mülk âlemidir.. Hayal âlemi ise onun melekûtudur..

İş, anlatıldığı gibi olunca, melekût âleminde bulunan şeylerin
bu mülk âleminde zuhuru gerekir..

Ne var ki, bu zuhur: Hal, vakit, durumlarının kabiliyetleri kadar olur..

Böylece, o zuhur eden şey, melekût âlemindekinin bir zuhuru olur..

Anlatılan bu cümlelerin altında, bir çok ilâhî sırlar yatmaktadır..
Onların şerhi mümkün değildir.. Onları anlamaya çalış: ihmal etme..

Çünkü onlar, gayb âleminin anahtarlarıdır.. Eğer onları tam olarak elde edebilirsen,
bu varlık âleminin kilitlerini açabilirsin..
A’lâ’sını ve esfelini..

Allah dilerse, bu kitabın belli yerinde melekût âlemi üzerine söz edilecektir..

Yukarıda anlatılan manaları anladıktan sonra, İLİM olsun, hayat olsun;
isterse bunların dışında kalan sıfatlar olsun:

–  Birbirinin lâzım melzumudur.

Der.. telâzüm yoluna gidebilirsin.. Ama, aksini de söyleyebilirsin..

Cenab-ı İlâhî üzerine, bilhassa onun Resulünün S.A. diliyle söz yolu açıktır..
Şu âyet-i kerime bu manayı ifade eder:

–  “Benim arzım geniştir; ancak bana ibadet ediniz..”  ( 29 / 50 )

Şu şiirler, yukarıda anlatılan mana üzerinedir..
Söyleyene Allah’tan rahmet dileriz:

Hayret o denize ki, dışa akmaya can atar;
Sahile çıkmakta, dalgalar birbirine çarpar..

Onun rüzgârları, her yönden çok sert esmektedir;
Dalgaları geri çevirmekte kıyama kalkar..

Onda gök gürültüleri, peşpeşe gelmektedir;
Dalgaların sesleri gibi korkunç sesler çıkar..

Şimşekleri de, bakanın göz bebeğini kapar;
Bir kılıç gibi ki, hizasına gelene parlar..

Bulutları dahi, hep üst üste yığılmış durur;
Yağanları da, boşluğundan safha safha damlar..

Bunlar dıştan zulmettir üst üste ama bir katre;
O katrelerden ki, zulmet babında deniz saklar..

Ondan isabet alan selâmeti nasıl bulur?
Ki vasıf binekleri, zatında boğulur batar..

Ne yapar o ki, yüzerken kesilince kuvveti;
Bu halinde onu kurtarmaya dahi kim koşar?.

Allâhü Ekber, ondan kurtulan ise.. hiç yoktur;
Heyhat.. heyhatlar içinde dahi heyhatları var..

<– geriileri –>

Check Also

Ekran Alıntısı

İnsan-ı Kamil – 64 / 1. Bölüm (İbadetlerimiz)

İnsan-ı Kamil                               Abdûlkerîm Ceylî Bu eserden beklenen odur ki;  Salik için , en yüce refikîne ...