Sorgulamak

Sorgulamak,  düşünebilme  yeteneği  olan  beyinlere  has, bir özelliktir! Ancak bilinmeli ki,icerik_ah sorgulamak zeki insanlarda da olur…  Sorgulamanın sonuçlarını değerlendirebilmek ise akıllı insanın başarabileceği bir iştir…

Sorulmayan  sorunun  cevabı  olan,  ilim  ele  geçmez!  İlim, soranın hakkıdır!

Cevabın getireceği ilimden, ebeden mahrum kalır, sorgulamayan!

Öyle ise düşünen insanın ilk vasfı, sorgulamak, araştırmaktır! Özellikle, ölümötesi sonsuz hayatta işine yarayacak şeyleri…

Zirâ, yalnızca dünya yaşamında geçerli olan ilim, öteboyutta hiç  bir  işe  yaramayacak;  sonuçta  burada  günümüzü  hoşça israf etmekten başka bir şey elimize geçmeyecektir.

Nakle,   sorgulamadan   körü   körüne   taklide   dayanan   Din anlayışı;   akla   mantığa,   ilme   ve   tefekküre   dayanan   Din anlayışına  her  zaman  kemiyyette  ağır  basmıştır!  Çoğunluk, kolaya kaçmış; “beni düşündürme, ne yapacaksam onu söyle yapayım“,  anlayışı  içinde;  kendilerine  düşünceden  yoksun mahlûk muamelesi yapan önderler, âlimler(!) çevresinde toplanmışlardır… Çünkü, insan topluluğu içinde, insanlıklarının liyâkatini, yaşayanlar fevkâlâde azınlıktadır.

Bütün  bu  gerçeklere  karşın  da,  gene  aynı  topluluk,  inkâr ettiklerisorgulama gerçeğinden hareketle bir yerlere gelen erenlerin, Evliyânın, gerçek Din ilmini elde etmiş olanların çevrelerinde toplanmaktan geri kalmamışlardır asalak olarak! Çünkü fıtratları, ötesine elvermemektedir!

Biline ki…

Sorgulap, tefekkür edip buna rağmen gerçeği bulamaması dolayısıyla  hata  eden;  beynini  çalıştırmayıp  taklitle  isabet edenden daha değerlidir! Zira birincisi, öte boyutta ruhuna yüklediği sorgulama,  araştırma,  yeni  yeni  şeyler keşfetme özelliğiyle sonsuzluğun sonsuz güzelliklerine kanat açarken; ikincisi, eline geçenle Cennet’ini yaşayacaktır, diğerine göre son derece kısıtlı olanaklar içinde! Cennet’e girmek ise, daha önce de değindiğimiz gibi, kişinin ameline değil; yaratılışındaki takdire bağlıdır!

İlmin,  irfânın,  idrâkın  gereğini  mi  hissedip  yaşıyoruz;  yoksa onların dedikodusuyla  ömür     tüketip, taklidiyle mi oyalanıyoruz?

Öğrendiğiniz her bir bilgi, sizin düşünce ve günlük yaşamınıza yeni güzellikler eklemiyorsa; farkedelim ki kendimizi aldatmaktan başka bir şey yapmıyoruz! Diğerlerinden  daha  bir seviyeli  dedikoduyla  kendimizi  farklı görmenin avuntusu içinde tükeniyoruz!

Sorgulamak   ve   tefekkür   etmek   suretiyle   insanlığınızın şerefiniyaşamak istiyorsanız önce şuna karar veriniz;

Dinin   gereği   olan   uygulamaları,   YUKARDAKİNİN   gözüne girip,  ondan  bir  şeyler  kotarmak  için  mi  uygulayacağım; yoksa, yediğim balın eserinin vücûdumda açığa çıkarak bana daha yararlı  işler yapma olanağı sağlaması gibi; Dinin teklif ettiklerini           tatbik     ederek,  geleceğimi         kendi    ellerimle yaptıklarımla mı şekillendireceğim?

Eğer doğru olan ikincisi diyebiliyorsanız ve hâlâ da bu konuda gerekeni yapmıyorsanız; ne kadar akıllı olabilirsiniz bunu sorgulamakla işe başlayın!

Kimsenin  kimseye  fayda vermeyeceği zorlu bir süreçten” bahsedilirken   siz   hâlâ   falanca   ya   da   filancanın   yanında görülmek beni kurtarır zannı hayaliyle yaşıyorsanız  gerekenleri uygulamaksızın; kesinlikle bilin ki vay halinize!

Eğer  benim  bildiklerimi  bilseydiniz,  rahat  yataklarınızda yatamaz, Allâh Allâh diyerek dağlara kaçardınız” diyen Allâh Rasûlü;  acaba,  algıladığı  sistemin  hangi  gerçeği  dolayısıyla bunu  söylüyordu,  yalnızca  para  kazanıp  keyif  çatmak  için yaşayan bizlere?…

Elindekileri insanlarla paylaşmayı önerip; yalan, dedikodu, gıybet,  kumar,  içki,  zinâ gibi  şeylerin yapılmamasını teklif eden Allâh Rasûlüniye bunlarla yetinmeyip; salât, oruç, hac gibi çalışmaları tebliğ etmişti?

Namaz nedir diye sorun çevrenizdekilere… Yüzde doksanbeşi tanrıya tapınma olarak anlatacaktır… Bedensel bir faaliyettir! Huzurûna çıkmaktır! Önünde secde ederek tanrının büyük(!)lüğünü kabul etmektir; diyeceklerdir…

Salât, yöneliştir!… Bâtının ve hakikatın olup, özünden Zâhir olanı hissedip, bunun sonuçlarını yaşamaktır!… O’nun indinde hiçliğini,  yok  olduğunu yaşamakla başlayıp; kıyâmda, kendini dillendirişinin; rükûda, kudretinin önünde yaratılmışın kulluk etmekten başka şansı olmadığını açığa çıkarmasının; secdede, “lillahil vâhidil kahhar” hükmünün eserini ortaya koyuşunun yaşanışıdır! Ve bu salâtmi’râc ‘ın kapısını açar mümine!… Yukarıdaki   tefekkürsüz   şeklî   tapınmaya   verilen   isim   ise namazdır!

İmân ve gereği fiillerle Cennet’e, düşünsel arınmayla “Allâh”a erersin;  takdirindeki  kadarıyla…  Tefekkürsüz,  sorgulamasız “Allâh”a ermiş tek bir fert yoktur, buna Allâh Rasûlü de dahil!

Fatihâ’sız salât olmaz, çünkü yönelişin anahtarı odur! Onun anlamının  tefekkürüyle  başlar  “Allâh”a  yöneliş!…  Anlamını tefekkür  etmeden  ister  Arapça  oku,  ister  Türkçe,  yalnızca papağan gibi tekrarlamış olursun; “bal”, “bal” deyip, midesi “bal”dan mahrum, bedeni onun lezzet ve enerjisini tatmamış anlayışı  sınırlı  gibi!  Sana  “bal”ı  öğretmişler  ki,  alıp  yiyerek değerlendiresin, diye!

Dünyada bırakıp gideceği para ve malı elde etmek için, tüm gününü  meşru  ya  da  gayrımeşrû  işler  peşinde  koşturarak tüketmesini bilecek kadar  akıllı olduğunu iddia eden insan, kendi  derûnundaki  pahasız  hazineyi  ele  geçirmek  için  hâlâ gayrete   gelmiyorsa,   koyverin   gitsin!…   Bu   dünyada   nice kurbanlar  kesiliyor  da  kimsenin  gıkı  çıkmıyor!…  “Biri  daha gitti” derler, ne olacak!

Evet dostum, sorgulamanın daha başında bunlar var… Daha sonrası mı?…

Kur’ân-ı Kerîm’i, ruhu”yla “OKU”maktan sözetmiştik; insanın bir fizik bedeni bir de rûh bedeni var türünden bir “mushafın ruhundan” söz ettiğimizi sandılar!

Allâh  Rasûlü’nü  OKU”maktan  sözettik;  ve  bu  “OKU”ma ışığında getirdiklerini, açıkladıklarını değerlendirmenin isabetli ve    gerçekçi   olacağına   işâret   ettik,   Rasûlullah   ruhuyla bütünleşip hadis okumaktan dem vurdular!

Oysa “sırrına” ve “hikmetine” ermek için Kur’ân’ın ve Allâh Rasûlü’nün getirdiklerinin nedenini; bizim bunları hangi bakış açısıyla   değerlendirmemiz   gerektiğini,   ciddi   bir   şekilde sorgulama ve araştırmamız gerekmez mi?.

Nereden; neden; nasıl gelmiş o uyarılar; ne amaçlanmış; bize ne fark ettirilmek isteniyor?

Şimdi,  ben  desem  ki  şundan;  öylece  kabul  edecek  birileri söylediklerimi taklîden!…          Bu          taklitlerini                                 kamuflaj vekendilerini   tatmin   için   de,   bana   bir   pâye   veya   etiket uyduracaklar;  öyle veya böyle! Oysa… Konmuş olan ismim Ahmed Hulusi! Bunun dışında da hiç bir etiket, sıfat, pâyem yok!   Yalnızca,  olabildiğince  çok  şey  öğrenmek,  yaşamak, hissetmek  isteyen,  sıradan  herkes  gibi  bir  beşerim!  Cimri olmamak   için de, düşündüklerimi yazıyorum!   Kimsenin vereceği  mertebe  veya  pâyeye  de  ihtiyacım  yok;  taş  atıp suyumu  dalgalandırmasınlar,  yeter!  Yalnız  geldim  ve  yalnız gideceğim!  Aklı  olan, beni taklit etmez, bana pâye vererek geleceğe dönük benden birşey ummaz; yazdıklarımı düşünüp,  değerli  bulursa,  o  fikirleri  değerlendirerek,  “bal” yer!

Sözü fazla uzatmayıp, öze gelelim… Îmân edebiliyorsan, îmân et  ve  hemen  sorgulamaya  başla  ki  hikmetine  eresin!  Her yaptığını mutlaka neden yapıyorum diye düşünerek yapmaya çalış   ki,   taklitçi   mahlûk   türünden   olmayasın!   İçgüdü   ve duygularıyla yaşadı; “dayansın şimdi ehli kubûr”, demesinler!

Nasîbi olan, taklidi bırakıp, tahkike yönelir!

Nabi olmayan da, bu işin dedikodusuyla ömür tüketir!

 

5.12.1998
New Jersey-USA
Ahmed Hulusi

Check Also

Ölümden Sonra Zaman… – Ahmed Hulusi