Nebi

Daha önceki açıklamalarımda, Kur`an içindeki bilgilerin bir kısmının “Nübüvveticerik_ah kemalatından, diğer kısmının da “Risalet” kemalatından kaynaklandığını; “Risalet” kemalatından kaynaklanan bilgilerin sonsuza dek gündemini koruyup, insanlara yeni açılımlar kazandırabileceğini belirtmiştim… “Risalet” kemalatından tebliğ olunan “İhlas” suresi, “Fatiha” suresi gibi…

· Oysa, gelmiş geçmiş bütün Nebi ve Rasuller aracılığı ile şu konuda uyarmışlardır:
Sen bu beden değilsin!. Bu beden belli bir süre sonra toprak altında çürüyüp yok olacak. Fakat Sen, Sonsuza dek yaşamına devam edeceksin!...”
bilgisini ulaştırmışlar ve bütün bilinçleri bu yolda uyandırmaya çalışmışlardır..

· Geçmiş sayısız Nebi ve Rasuller insanlara özetle şunu vermeye çalışmışlar:

Sayısız putlara ve hayali TANRILARA tapınarak ömrünüzü boş ve faydasız şeyler ile harcamayın; alemlerin, kainatın, yerlerin ve göklerin yaradıcısı olan ALLAH`a ibadet edin. Kimseye kötülük yapmayın, elinizden geldiğince insanlara hizmet edin. ALLAH`ın ne olduğunu tanımaya çalışın ki, O`nun halifesi olan kendinizde mevcut olan sayısız cevherleri değerlendirebilesiniz.

Eğer herhangi bir fiil terkibiyet “hükmünden” çıkmıyorsa ki; Nebi ve Rasullerden meydana gelen bütün fiiller terkibiyet hükmünden çıkmaz, çünkü velayette “ölmeden önce ölme” dediğimiz hal var; “Ölmeden evvel ölmek” dediğimiz hal ile birlikte fiil, artık kişiye bağlanmaz, Allah`a bağlanır!.

Yani, ALLAH İLMİNDE ilk yaratılan en mükemmel varlık, mana, “HALİFETULLAH” olan Hazreti RASULULLAH olduğu gibi, dünya üzerinde ortaya çıkan son Nebi de gene kendisidir… Önce, Hakikatı MUHAMMEDİ, ALLAH İLMİNDE en mükemmel şekilde yaratılmıştır…

Ben kendi düşüncemdeki “ALLAH“a teslim oluyorum, diyen kişi; ben Rasulullah`ı kabul etmiyorum, ben Rasul`süz “ALLAH“`a teslim oluyorum diyen kişiye benzer!..

Halbuki; Rasulullah`a gerek olmadan “ALLAH“a vasıl olmak, “ALLAH“ı bilmek idrak etmek hiç mümkün değildir!.

· Mutlaka Nebi ve Rasule ihtiyaç vardır… Niye..?

Şimdi bunun izahını yapalım…

Nebi ve Rasulde “vahiy” gücüyle “ALLAH“ı bilmiştir… Normal bir kişi ise akıl gücü ile “ALLAH“ı bilir!.

Vahiy gücü ile akıl gücü arasında çok büyük fark vardır.

Vahiy yolundan “ALLAH“ı bilmek, varlığın hakikatının melek aracılığıyla kişiye açılması sonucunda varılan hakikattır… Yani, akıl, fikir, mantık kullanılmaksızın; kendi özündeki hakikatın, sende melek aracılığıyla açığa çıkmasıdır.

Hz. Muhammed Aleyhisselam bu yoldan “ALLAHı bildiği için, bütün insanlara yol gösterici olmuştur!.

Ama sen kendindeki hakikatı, “ALLAH“ı akılla bilmeğe kalktığında ne oluyor?… Bunu biraz düşünelim…

Genele bir bakalım….

Bugün sayısız insan “ALLAH“a inanıyorum” diyor.. Ancak, araştırmacılar bir yana, hiç kimse “Rasulullah Hz. MUHAMMED`in açıkladığı Kur`an ‘ın tarif ettiği “ALLAH“a iman etmiyor!..

İşte bunu kesin bir dille vurgulayan ayet:

İNSANLARDAN BİR KISMI ALLAH`A VE GELECEĞİMİZE İMAN ETTİK, DERLER; AMA “B”NİN İŞARET ETTİĞİ MANANIN BİLİNCİNDE OLARAK İMAN ETMEMİŞLERDİR.” (2-9)

Hepsi de kendi kafasında, hayalinde, şartlanmaları neticesinde oluşan “ötesindeki” bir gök tanrısına inanıyor; ve ona “ALLAH” adını veriyor!.

Ondan sonra da, O`nu hesaba çekiyor!!!…

Bunu da böyle yaptı olur mu“; “bunun da sırası mıydı“, diye ona bir yığın “eksiklik” atfediyor!… Kime?..

Kendi kafasında yarattığı tanrısına eksiklik atfediyor!. Neden?… Çünkü, Allah Rasulü`nün bildirdiği “ALLAH“tan haberi yok!.

Hz. Muhammed Aleyhisselam efendimizin bize bildirdiği “ALLAH” ile, bugünkü sayısız insanın inandığı ve “ALLAH“ın adını verdiği tanrısının hiç alakası yok!. Zira bugünkü insanlar tasavvurlarında yarattıkları ötelerindeki bir gök tanrısına “ALLAH” adını veriyorlar!.

Hz. Muhammed`in bildirdiği “ALLAH“a iman etmek için önce “La ilahe illallah“; sonra da “Kul hu VALLAHU ahad” ayetlerinin manasını idrak etmek zorunludur!

Bu ikisinin arasındaki anlam farkı kavranılmadan Hz. Muhammed`in bildirdiği “ALLAH“a iman etmek asla ve asla mümkün değildir!.

Bu fark anlaşılmadığı takdirde de, düşüncende tasavvur ettiğin, aklının gücüne göre kendi hayalinde oluşturduğun bir tanrıya “ALLAH” adını verirsin!…

İşte o takdirde Kur`an`daki şu ayeti hatırlamamız icabeder:

Sen kendi hevasını kendİne tanrı edineni gördün mü?” (25-43)

Niye..?

Çünkü, kendi basit anlayışına, sınırlı fikrine, vehmin hükmü altındaki aklına göre bir tanrı varsayıp yarattın!. Sonra da, onun kimi işinden memnun olup, kimi işini de eleştiriyorsun!…

Oysa, alemlerin rabbı olan “ALLAH“`tan haberin bile yok !.

İşte bu sebepten dolayı, Rasulullah Aleyhisselam`ın vahiy yoluyla alıp bize bildirdiği “ALLAH“a iman etmek; ve aklı o istikamette kullanarak değerlendirmek, ancak ve ancak yaratılışında “iman nuru” nasib olmuş kişiye mümkün olur. Başka türlü mümkün olmaz!.

Olmadığı zaman da biz o kişiyi eksik kusurlu görmeyiz!. Şükrederiz, bize nasib etmişse; ne ala!.. Nasip etmemişse, takdiri ilahi, deriz.. Hükmüne razı olmaktan başkaca bir şey elimizden gelmez!.

Şimdi burada bir diğer önemli husus üzerinde sırası gelmişken duralım…

Nübüvvet, Risalet, Velayet, vahiy ve ilham mevzuları üzerinde konuşalım.

Nübüvvet; “ALLAH“ın bildirdiği gerçeklerin beşeriyete açılması ve açıklanması görevidir.

Eğer bir Nebi, yeni bir çalışma, yaşama biçimi getiriyorsa; o günün şartlarına göre geçmiş Nebilerin tatbik ettiğinden daha farklı bir çalışma sistemi getiriyorsa; veya dini ifade ile yeni bir şartlar bütünü getiriyorsa o zaman “Rasul” denir.

Eğer yeni bir çalışma biçimi ve yeni şartlar getirmiyorsa; o zaman kendisinden evvelki son yeni şartları getirmiş olanın getirdiklerini yürütür ve “Nebi” adını alır.

Nebi ve Rasul vahye dayanan bir sistemle görev yaparlar.

Veli ise ilhama dayanan bir sistemle faaliyet gösterir ve nebilerin işaret ettiği gerçekleri kendi içinde yaşar; veya görevliyse halka da bu konuda yardımcı olur.

Nebi ile veliyi ayıran ana fark nedir?

Bunu şöyle açıklarız:

Nebi“deki açılım, “Hak`tan halka” denen bir biçimdeki açılımdır.

Nebinin herhangi bir çalışması, gayreti ve emeği söz konusu değildir!. Tamamen Hak`tan gelen bir biçimde, kendisinde birtakım gerçekler fışkırır ve bunlar halka sunulur. Yararlı olma gayesiyle.

Veliliğin kemalatı, esası ise “halktan Hak“ka denen bir biçimdedir.

Yani velide belli çalışmalar görülür. Bu çalışmalar neticesinde veli Hak`ka ulaşır.

Kişinin “ALLAH“a “ERME“sinde iki sistem vardır..

Birisi “Hak`tan halka”, “nuzül” şeklidir… Öteki ise “halktan Hak`ka” “uruç” şeklidir.

Velide, çalışmalarla birlikte belli bir tekamül gözükür; ve nasibi, istidadı oranında Hak`ka vuslata erer!.

Nübüvvet ise nebinin herhangi bir say`ı, gayreti olmaksızın, Hak`kın kendi hakikatlarını o nebinin dilinden açığa çıkarmasıdır.

Bunu misalle anlatmağa çalışalım:

Hak`tan birime açılan bir manevi kanal ile nebiden hakikatlar zuhur eder!…

Velide ise, bizatihi yaptığı belli çalışmalar sonucu açılan bir tünelle Hak`ka varır. O hakikatlara vasıl olur…

Olduktan sonra da bazısı halka yararlı olmak amcıyla ilahi vuslata ermiş olarak, belli vasıflarla vasıflanmış kişi olarak halk arasında görev yapar; veya yapmaz… Bu da Hak`ın takdirine bağlıdır.

Nübüvvet:

Nübüvvet-i teşriiye
Nübüvvet-i tarifiye

olarak ikiye ayrılır.

Nübüvvet-i teşriiye” bir “Şeriat göreviyle görevli Nebi” demektir.

Halkın içinde belli bir şeriatı anlatıp, izah edip; onlara kabul ettirmekle görevli kişidir. Ama bunda muvaffak olur veya olmaz!. O ilahi takdire bağlıdır.

· “Nübüvvet-i tarifiye” sahibi nebi ise “Arif-i Billah” kemalatına sahiptir.

Ama sakın ola ki bu marifet kemalatını, velayet kemalatı gibi anlamayalım… Belki, velideki kemalat nebideki bu kemalattan bir hissedir!.. Mesela Hızır Aleyhisselam`ın nübüvveti, Lokman Hekim`in nübüvveti hep bu “nübüvveti tarifiyye” hükmündendir!

Tarifiye“, “irfan” anlamındadır… Yani, “Maarifi Billah“a agah olan ve bu marifetin gereklerini zahirde yaşayan; gerekiyorsa yaşatan anlamındadır.. Velayetin en üst basamağı “Nübüvveti tarifiyye“ye dayanır!.

Bu basamağın kemalatı çalışmakla elde edilen bir kemalat değildir. Tamamen ilahi ihsan yollu kişide meydana gelen bir açılm neticesi olur.

Hz. Muhammed`den sonra “Nübüvvet-i teşriye” söz konusu değildir. Fakat nübüvvetin irfanı, Hz. Rasulullah`dan sonra gelen velilerden bazılarına ihsan olunur.

Benim ümmetimin velileri Beniisrail nebileri gibidir” buyuran Hz. Rasulullah Aleyhisselam velayetin bu mertebesine işaret etmiştir.

Buna “Nübüvvet-i tarifiye” denir. Yani kişinin kendi çalışması karşılığı olmaksızın, ilahi lütuf gereği bir takım ALLAHmarifetinin onda zahir olması şeklidir. Tasavvuf dilindeki adıyla “velayeti uzma“dır..

Şimdi burada önemli olan bir başka nokta da şudur.

İman, vahye dayanan sistemde geçerlidir. Yani iman, vahyedilene dayalı kılnmıştır!. Çünkü insanın duyguları veya aklı birçok şeyi çözemez. Göremediğini, beş duyu ile algılayamadığını kolay kolay değerlendiremez.

Akıl, beş duyuya dayalı olarak çalışır…

Ancak, akıl belli bir kemale gelmişse, beş duyuya dayalı örnekleri alıp kendi bünyesinde değerlendirir ve buna dayalı bazı çalışmalar yapabilir… Bu arada altıncı, yedinci, sekizinci duyular durumunda olan sezgi veya sezginin ötesinde olan feraset, veya ilham yolları ile gelen çeşitli bilgileri de bir potada eritip değerlendirir ve bunun çok üst neticelerini yaşar!…işte o zaman “akl-ı kül“e yaklaşmağa başlar.

Yani, açık, basit donelerden çıkıp, geniş kapsamlı bir algılama sistemiyle gelen bilgileri değerlendirip, bir takım gerçekleri görebilme durumuna girer.

Bunun tasavvuf dilindeki adı “keşif“tir. Yani üst düzeydeki alıcıların çalışması neticesinde hasıl olan algılama, kavrama, bilgi, değerlendirme vs…

İnsanı ilahi manalara yaklaştıran en değerli yol ilhamdır!… Vahiy ile yeni düzen getirme yolu, Hz. Rasulullah Aleyhisselam`dan sonra kapanmıştır.

Vahiy” ile “ilham” arasındaki fark nedir?

Vahiy“; özden dışa gelen, yani “Hak`tan halka” gelen sezginin adıdır. Melek aracılığıyla direkt özden gelen akıştır!.

İlham“lar ise kişinin kendi çalışmaları sonucu, kendisinden meydana gelen fiillerin hasılası olarak kendisinde oluşan hassasiyetin kazandırdığı algılamalarıdır.

Vahiy“, Hak`tan direkt olarak, herhangi bir çalışma söz konusu olmadan kendisine nazil olan, ve kendisinde fışkıran ilahi ilimdir.

İlham” ise kişinin çalışmaları sonucu kendisinde meydana gelen hassasiyetle, bazı ilahi gerçeklere muttali olması, bunların perdelerinin kendisinde açılması; bunları hissedip yaşaması halinin adıdır.

Dolayısıyla, her ne kadar genelde, “vahiy” ile “ilham” arasında fark yoktur, derlerse de aslında çok büyük fark vardır!.

· İşte bu temel fark dolayısıyladır ki, bir nebi ile bir velinin kıyaslanması asla mümkün olmaz!.

Bu ana neden yüzündendir ki, insanlar velilere itaat ve teslimiyet için mecbur tutulmamışlardır… Fakat nebilere itaat ve teslimiyet zorunlu kılınmıştır!

· Bu durumda, gene o Kitaba göre; yeni nebi ve kitap gelmeyecek olduguna göre; insanlik, bu çagda, anlayiş seviyesi ortada olan o topluma göre konmuş olan kurallarla mi yönetilecektir?.. Bu kurallar, o kitabi, birakin çaglar ötesine hitabetmeyi, düne veya bugüne göre dahi geçersiz kilmaz mi?… Dünya genelinde yaşayan sayisiz topluma 1400 küsur sene öncesinin anlayişina göre şekillenmiş kurallar ile nasil hitab edilebilir; Kur`an, insanlari 1400 yil öncesine mi döndürerek cennete sokacak?

Evet, son devir ateistlerinin, kendi ilmi seviyelerine dayali bakiş açilariyla ortaya attiklari soru bu!.

Bu fakire göre…. Belki dogru, belki yanliş; ama sorunun cevabi şöyle…

Kur`an-i Kerimin “RUHU“nu anlayanlara göre, bu Kitap, insanlık yaşadıkça, onlara ışık tutacak ve ahıret saadetini sağlayacak bilgileri ihtiva etmektedir!.

Ayrıca, çok büyük bölümüyle, cehennem ve cennet boyutlarında dahi sonsuza dek yararlanılacak bilgi ve yaşam gereklerini kişiye açmaktadır… Kişinin kendi hakikatını; “ALLAH” ismiyle işaret edilenin ne oldugunu açiklamaktadir!.

Daha önceki açiklamalarimda, Kur`an içindeki bilgilerin bir kisminin “nübüvvet” kemalatından, diğer kısmının da “risalet” kemalatından kaynaklandığını; “risalet” kemalatından kaynaklanan bilgilerin sonsuza dek gündemini koruyup, insanlara yeni açılımlar kazandırabileceğini belirtmiştim… “Risalet” kemalatından tebliğ olunan “İhlas” suresi, “Fatiha” suresi gibi…

Nübüvvet” kemalatından kaynaklanan ve toplumsal yaşam içinde insanların davranışlarına yön veren; evlenme, miras, şahitlik, kısas gibi konular ise, insan dünyada yaşadığı sürece gündeminde kalan ve kişinin ölümüyle birlikte, o kişinin gündeminden düşen hükümlerdir..

Bu dünya fanidir, geçicidir. Sahip olduğunuzu sandığınız her şey bu madde dünyasında kalacaktır.. Siz “ALLAH”`a ve ölümötesi yaşam boyutuna yalnız ve hiç bir şeyinizi götüremeden geçeceksiniz. Ona göre hazırlanın.

· Bütün “ALLAH” Nebi ve Rasullerinin dediği istisnasız budur!.

Bu yüzdendir ki İslam Dini denen Din, bu “ALLAH“a teslim olma Dinidir; yani inancıdır; anlayışıdır!.

Biz “İslam Dini” deyince, sadece Hz Muhammed Aleyhisselam`ın getirdiği “Din” zannediyoruz; ki bu yanlıştır!..

İşte kişinin vehmi nefsinden kurtulması, nefs perdesini kaldırması ancak ve ancak iman yolu ile mümkündür.

Tabiat ve şartlanmalar perdelerinin kalkması akılla mümkündür. Ancak nefs perdesinin kalkması ancak ve ancak iman ile mümkündür.

Niçin?

Şimdi bu sualin cevabını iyi anlayalım… Çünkü burası çok iyi anlaşılmalı…

Akıl, şartlanmaların terkedilmesi gerektiğini kavrar ve idrak eder.

Mesela, ben sana derim ki; bu toplumda şöyle bir adet var… Sen bu adetlere değer veriyorsun; bunların kaydına giriyorsun; herkes böyle yapıyor diyorsun; ancak sen bu toplumdan çıkıpta falanca yerdeki bir topluluğun içine girersen, şu ana kadar edindiğin bu adet orada yanlıştır.

Orada daha değişik bir adet vardır…

Orada öyle bir adet olduğuna göre; eğer orada doğsaydın, doğru olarak onu kabul edecektin.

Demek ki tam olarak geçerli, kriter olan bir adet yok… Burada böyle, orada öyle…

Demek oluyor ki değer yargıları ve adetler, yani şartlanmalar kesinlikle rölatif yani izafi yani GÖRESELDİR!..

Dolayısıyla hiçbiri “mutlak doğru” değildir!.

Biri esas olmadığına göre, hiç biri esas değildir!. Öyle ise bunların hepsini bir yana koy.

Akıl yoluyla adetlerin yani şartlanmaların hükmünden kendini kurtarmanı empoze edebilirim. Sen de idrak edebilirsin ve kendini adetlerin hükmünden, şartlanmalardan kurtarabilirsin. Akıl yolu ile bu mümkün.

İkincisi tabiatın hükmünden kurtulma olayıdır…

Tabiatın hükmünden kurtulmak için yine aklını kullanmanı tavsiye ederim…

Derim ki.. Bu madde beden.. Bu bedende şu organların şu çalışmaları nedeniyle şu fonksiyonlar vardır. Sen yemeğe, içmeğe, sekse, uyumaya, rahatına düşkün olursun… Sebebi, kendini bu beden olarak kabul ediyorsun ve bu bedenin belli özellikleri de bu istekleri meydana getiriyor. Öyle ise sen kendini bu bedenin ötesinde bulmak için, bu bedenin istek ve arzularını frenle veya kes, ki bu bedenin ötesindeki varlığını bulup hissedesin, tanıyasın.

Akıl bunu da kavrar!. Bu çalışmalara da girer!. Nitekim doğuda birçok ekoller bunu anlıyor, kavrıyor ve bu çalışmalara giriyor.

Bu ikisinin ötesinde bir üçüncü yol var ki; bunun akılla kavranması mümkün değil. Niye?

Çünkü sana misalini veremiyeceğim, örneğini gösteremiyeceğim bir olayla karşı karşıyayım!…

Nefs“inin, senin “nefis” dediğin, “ben” dediğin şeyin hakikatı “ALLAH“tır. Senin “Ben” kelimesiyle işaret ettiğin varlık hakikatte “ALLAH“tır. Ancak sen bunu bilemiyorsun, ve gereğini yaşayamıyorsun diyorum.

İşte bunu senin aklına izah etmeme imkan yok!..

Çünkü bunun eşi, benzeri, misli, dengi yok. Eşi, benzeri, misli olmayan birşeyi akılla kavramak mümkün değil.

Akıl daima bir şeyi, bir şeye bağlayarak, yani sentezler yoluyla bir yeniyi ortaya çıkarır.

Ben diyorum ki; Senin “Rab” dediğin şey, “Nefsinin hakikatı“dır. Yani “ben” dediğin zaman o “ben” kelimesinin hakikatı gerçekte “ALLAH“`tır.

Ben” diye “O“nun gayrı olarak bir varlık yoktur. Senin “ben” kelimesiyle varsaydığın varlık izafi, vehmi bir varlıktır.

Oysa senin hakikatın, “ben” dediğin şey, “ALLAH“tır; dediğim zaman, senin bunu akıl yoluyla kavramana imkan yoktur!.işte bunu akıl yoluyla kavramana imkan olmadığı için de burada akıl yolu kapandı.

Akıl yolu kapanınca tek bir geçiş köprüsü vardır…

O da “İMAN” köprüsü!…

Yani, sen ancak, Rasulullah Aleyhisselam`ın söylediğine iman edip, bu inancın istikametinde O`nun dediğini yaparak; akıl yoluyla geçemediğin bu engeli iman desteğini kullanarak geçebilirsin… Zira başka türlü takıldığın o engeli geçme imkanın yoktur!.

Niye?… Rasulullah`ın seni uyarmasına karşın, vehmin ya da cinin seni sürekli baskı altında tutarak şöyle düşündürtecektir:

Hayır! Sen bu kadar senedir biliyorsun, bu bedensin veya ruhsun, birimsin; senin hakikatın nasıl “ALLAH” olur. “ALLAH” nerede sen nerede.. “ALLAH” o kadar büyük ki, sen çok ufaksın. Sen ondan ayrı bir şeysin!…

Evet, vehmin ya da cinin bu gibi fikirlerle, sürekli olarak bu gerçeği kabullenmemen yolunda etkiler..

İşte bu noktada sen, eğer şartlanma yollu edindiği değerlere dayalı mantığını kullanan aklını bir yana koyar; Allah Rasulü`nün tebliğini, Kur`an`ın açıklamalarını esas alır; oradaki işaretleri çözersen, veya en azından bu bildirilen gerçeklere aklın ermese de “İMAN EDERSEN” yaşamının en büyük hazinesine ulaştın demektir..

KUR`aN-I KERİM ne buyuruyor:

BAŞINI NE YANA ÇEVİRİRSEN “ALLAH”IN VECHİNİ GÖRÜRSÜN !”

“NEFS`İNİZDE MEVCUT!.. HALA GÖRMÜYOR MUSUNUZ?”

“BİZ SANA ŞAHDAMARINDAN DAHA YAKİNIZ !” 
gibi ayetlerle bu gerçekleri sana işaret yollu bildiriyor; ta ki iman edip gerçeğine eresin…

Buna “iman” ederek; evet, benim de, bütün varlığın da hakikatı “ALLAH“`tır; ve “O“nun dışında bir şey yoktur; diyebiliyorsan “iman” yollu, ne ala!… Evrensel mutlak tek hakikatın yolu sana açıldı demektir…

Gerçekte kim, “BEN” derse, bu “BEN” kelimesiyle özündeki varlığını oluşturan “ALLAH“ın isimler bileşimine (terkibine) işaret etmektedir!..

Bu imana sahip olursan, ve bu istikametle sana söylenen şeyleri yaparsan, işte o zaman kendini beden kabulünden de, ruh kabulünden de kurtulur; varlığın hakikatı olan “ALLAH“`a kurbiyet, yakınlık elde edersin..

Bu da ancak iman ve Rasulullah`a teslimiyet yoluyla mümkündür!. Bundan öteye akılla geçilmesi mümkün değildir!.

İşte o yüzdendir ki iman, aklın önüne alınmıştır..

Bu noktaya kadar akılla gelinir… Ancak, bu “hakikat” sırrına ermek; “hakikat“ı yaşamak; “benlik“ten yani “nefis“ten kurtulmak; veya dini tabiriyle “şirki hafi“den arınmak, ancak ve sadece “iman” ve Rasulullah`a teslimiyetle mümkündür.

Nasıl iman ve teslimiyet..?

Sana varsayalım, git şuradan at öldür diyecek. Oradan gidip kendini aşağı atacaksın gibisine!..

Veya senin ters bildiğin bir şeyi sana söyleyecek; sen onu yapacaksın; gibisine!… Ama böyle bir şey denir mi; elbette denmez!.. Bunu iman ve teslimiyete bir ölçü, misal olsun diye anlatıyorum..

Vehim, sana yapma diyecek; ama sen en azından şunu düşünmelisin…

Rasulullah`ın benden ne menfaati var ki bunu böyle demiş…Rasulullah , benim iyiliğim için demiş!. Madem ki böyle demiş, ben bunu böyle yaparım“; deyip yapacaksın!. Neticesi de senin için mutlaka selamettir.

Bu “İMAN” yoluna karşılık, şeytani cinler de senin vehmini tahrik edecek; aklına, çeşitli şartlanma yollu edindiğin verilerle oluşmuş mantığa dayalı fikirler getirecek; böylece de seni imanının gereği olan şeyi yapmaktan alıkoyacaktır..

Yani, cinler seni “ALLAH” yolunda mantık oyunlarıyla vurmak isteyeceklerdir ki; bundan da tek kurtuluş yolu “İMAN” ipine sarılmaktır!

İşte bu yüzden Din, “iman” esası üzerine kurulmuştur!..

Tasavvuftaki bütün gerçek tarikatlar da, Rasulullah`a teslimiyet esasına dayalı olarak, gelen kişiye yardımcı olabilirler. Eğer Rasulullah`ın bildirdiklerine teslim olabilirsen, sana yardımcı olabiliriz, derler!.

Mutlak teslimiyetin, söz konusu olmadığı yer ve hal ve ortam, tarikat değil “iyi ahlak derneği” çalışmalarıdır!..

Onun için teslimiyet şarttır!. Rasulullah`a teslimiyet olmadığı sürece, yetiştirici yardımcı olamaz. Çünkü herşeyi akılla izah etmesi mümkün değildir..

1. ve 2. aşama yani tabiat ve şartlanmaları terk babında her ne kadar olayı akılla izah mümkünse de; nefsi yani vehmi (varsayılan) benliği terkin, misali ve benzeri yoktur!… Misal ve benzeri olmayan konuda akıl hükmünü yitirir!. Zira akıl daima örneğini gördüğü veya kavradığı şeyleri birbirine bağlayarak bir netice çıkarır.

Nebi ve Rasuller ise özünden gelen bir şekilde, vahiy yoluyla bu hakikata vakıftır. Onların bu iş için aklı kullanmağa ihtiyacı yoktur.

Nebi ve Rasulde mutlak hakikatı kabul babında iman da olmaz, akıl da olmaz!… Çünkü vahiy gücü var!. Vahiy gücünün olduğu yerde vahyi kabullenmek için akli delillere veya imana yer yoktur!..

Esasen iman da sonuçta hedefe varıldığında terkedilen bir şeydir!.. “İman” araçtır; amaç değil!.. Bunu çok iyi kavramak gerektir!

Hedefe varmak için, yolda gerekli olan araçtır “İMAN“!.. Yolcunun, ihtiyaç duyduğu bir haldir…

Nasıl, akıl seni bir noktaya kadar götürür; ve sonuçta da belli bir hedefe erdirirse; aklın durduğu yerde de iman başlarsa; iman da, sana belli bir aşamayı yaptırıp, belli bir hakikatı gösterinceye kadardır!.

O hakikatı gördükten sonra, artık o hakikata karşı imana da gerek kalmaz!.

İman, aklının eremediğini kabul etmektir; inanmaktır. Gördüğün bir şeye artık iman olmaz!..

İman görmediğini kabullenmektir, inanmaktır!. Gözünün önünde olan; görmekte olduğun bir şeye artık “iman” diye bir kavram kalmaz.

İşte o noktaya geldiğin zaman “iman” terkedilir!.. Ne olur…?

İşte o zamanki halin adına “İKAN” demişler!.

İman” biter… “İkan” başlar!.

İKAN” basiretinin görüşü ve tasdikidir!.. Yani, gördüğünün gereğini yaşamaktır.

Hazreti Ali`nin şu sözü “yakin” hali olan “ikan“ın apaçık tarifidir…

Gözümdeki perde kalksa da yakinim artmaz!”…

Yani, gerçeğe öylesine vakıfım ki, gözümle görmem buna bir ilave sağlamaz..işte bu “yakin” haline “İKAN” denir..

Önce akılla gidiyorsun… Sonra, akıl imana dönüyor, teslimiyete giriyor…

Teslimiyette, imanın gereğini yaşıyorsun… Görmediğin halde, o şeyi kabul edip onun gereğini yaşıyorsun..

Bunun neticesine geldiğin zaman orada “iman“ı da terk ediyorsun!. Niye…? Çünkü yaptığın çalışmalar sonucunda iman ettiğin şeyi görür hale geliyorsun…işte bunu yaşadığın zamanki halin adı “ikan“dır.

Kur`an `da Bakara suresinin hemen başında “İKAN SAHİPLERİ” der.

Ne var ki insanların pek azı “İKAN” sahibidir!..

Apaçık ortada iken ALLAH ayetleri, yani işaretleri alametleri, bunları göremezler ve “İKAN“a eremezler!

İNSANLAR AYETLERİMİZE İKAN SAHİBİ OLAMADILAR” (27-82)

Konu imanla başlar, ikana döner; şayet o kişinin istidadı elveriyorsa!.

İşte o hakikat müşahedesine erenler, o hakikatı yaşayanlardır.

Ondan sonra “ikan” ehlinin yaşamı “marifet“tir… Oradaki yaşam “marifeti billah“tır.

Marifet” ikiye ayrılır:

1 – Maarifi iLALLAH.

2 – Maaarifi “B”illah.

MaarifiiLALLAH: “ALLAH“a olan imanın dolayısıyla erdiğin sırlardır.

Henüz nefs ortadan kalkmamıştır… Yani, şirk-i hafi dediğimiz şey halen mevcuttur!. Varsayımın olan nefsin vardır!.

Ancak buna rağmen, nefsinin yöneldiği “ALLAH” ve ALLAH`a ait bazı hakikatlar sana açılmaya başlar… Bu açılan hakikatlar dolayısıyla belli sırlara agah olursun.

Bu “maarifiiLALLAH“tır… Yani, “ALLAH“`a yönelik marifet!.

Maarifi “Billah“a gelince…

Hakikat“a erip “ikan” noktasını geçtikten sonra artık ikilik kavramı kalmaz!… Şirk kalkar!.

Var olan tek varlık, mutlak varlık “ALLAH“tır!.

Baki olan “ALLAH“!. Fani olan zaten yoktu; “yok”luğu farkedilerek ortadan yani idraktan kalktı!.

Baki olan “ALLAH“” gerçeği ortaya çıktığı zaman; senin gözünde gören, kulağında işiten, dilinde söyleyen, elinde tutan, ayağında yürüyen hep ve sadece “ALLAH“`tır!.

ALLAH” bilir; “ALLAH” görür; “ALLAH” algılar; “ALLAH” söyler; “ALLAH” şehadet eder!.

İşte o zaman sende izhar olan ilim, Maarif-i Billah`tır; izhar olana da “Arif-i Billah” derler.

Arif-i Billah” ile “Arif” arasındaki fark, şu odadaki toz tanesi ile Everest dağı arasındaki fark gibidir!..

Birisi “ALLAH”ın izhar ettiği marifet“; diğeri ise “kulun “ALLAH”a olan irfanı“… Hadde hesaba, kıyasa gelmez bir olay!.

Nefsin mertebelerinde 3. mertebedeki “Mülhime“nin hasılıdır “MARİFET“; nefsin mertebelerinden 6. mertebedeki “Mardıye“nin sonucudur “Maarifi Billah“!…

Büyük kutuplar yani “Kırklar” ve üstündekiler “Arif-i Billah” hükmündedir… “Arif-i Billah” olanlar her şeyin sırrını bilirler. Neyle? Kendilerindeki ilmi ilahi ile!

Zira varlığı “ALLAH“`a teslim ettikleri için, onlarda izhar olunan ilim, ilmi ilahidir!. Artık orada vehmin yeri yoktur!. Artık orada fikre yer yoktur!.

İnsanın “ALLAH“a yakıyn sahibi olabilmesi için önce akla ihiyacı vardır.. Bu akıl yolu ile önce şartlanmalardan yani adetlerden oluşan bakış ve değerlendiriş açısından kendisini kurtarması gerekir…

Ayrıca, tabiatı ile mücadeleden yani bedenin doğasından gelen gelen istek ve bağımlılıklarıyla mücadeleden başlayarak yola çıkması gerekir.

Bu arada “nefs“inin hakikatına irfan sahibi olması gerekir!…

Men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu“,

uyarısında işaret edilen bir biçimde “nefs“inin hakikatını bilmesi icabeder.

b“inin hakikatını bildikten sonra da, nefsinin hakikatına ermesi için dahi, o hakikatı yaşayan birini bulup, ona varlığını teslim etmesi gerekir; ki, bu teslimiyet gerçekte kişiye değil, “ALLAH“a olan teslimiyettir!…

Çünkü o hakikatı yaşayan kişide gören göz, söyleyen dil. işiten kulak, tutan el, yürüyen ayak “ALLAH“`a aittir. Dolayısıyla, bu vasıflarla vasıflanmış kişiye olan teslimiyet ancak ve ancak “ALLAH“`a olan teslimiyettir!.

ALLAH“a teslimiyet, hayaldeki, varsayılan bir kavrama teslimiyetle olmaz!..

b“a teslimiyet RASULULLAH`a teslimiyet ile mümkündür:

ALLAH`A VE RASULE UYUNUZ

ayeti bunun sonucudur.

Ben kendi düşüncemdeki “ALLAH“a teslim oluyorum, diyen kişi; ben Rasulullah`ı kabul etmiyorum, ben Rasul`süz “ALLAH“`a teslim oluyorum diyen kişiye benzer!..

Halbuki; Rasulullah`a gerek olmadan “ALLAH“a vasıl olmak, “ALLAH“ı bilmek idrak etmek hiç mümkün değildir!.

O kapasitenin oluşumunu meydana getiren yan faktörler velide hasıl olan manayı etkileyebilir!. Mesela o anda duyguları, istek veya arzuları o gelen nesneye karışabilir… Ve o gelen nesneyi o istikamette değerlendirebilir…işte bu durum, ilhamda yanılmalara yol açabilir.

Veli yalnız ilham yolu ile bir takım gerçeklere erdiği için; veliye itaat, teslimiyet zorunlu değildir.

· Ama nebi için böyle değildir… Nebi`deki vahye hiç bir şey karışmaz!. Ondan sadır olan mana tamamiyle ilahi hakikatlardır.

Demek ki, ilhamda kişinin birtakım yanılmaları, duyguları, arzu veya istekleri, ya da o şeyi alış anındaki ruh hali yanılmalara yol açabiliyor.

Burada açıklığa kavuşturulması gereken bir başka husus da şudur:

Nebi ana karnında nebidir!.

Nübüvveti tarifiye” sahiplerindeki de “vahiy” hükmündedir!.

Ancak şimdi burada, bir noktanın açıklığa kavuşturulması gerekir.

Diyelim ki kişi “Nübüvveti tarifiye” sahibidir… Fakat o görev yüklenmeden evvel, velayeti hükmüyle yaşar. Görevle birlikte ondaki olay “vahiy” hükmüne dayanır. Fakat zahiren nübüvvet görevi açıklanmadığı için aldığına ilham denir. O, doğuşundan görev alışı anına kadar velayeti hükmüyle yaşar, aldıkları ilhamdır. Görevinin başlamasından itibaren aldığının şekli değişir. Fakat bu değişmeyi de ancak kendisi bilebilir. Başkası dışarıdan bunu bilemez. Çünkü dışarıdan ancak “velayet” söz konusudur.

Ayrıca o mertebedeki bir kişiyi tanıyabilende ancak yeryüzünde iki veya üç kişidir. O düzeydeki bir kişi zaten zamanın ya “Gavsı“, ya “Kutbu Aktabı” ya da “İnsan-ı Kamili“dir… Ve o düzeydeki bir kişiyi de ancak ya “Gavs” veya “Kutbu Aktap” bilebilir.

Alttakiler, üstlerindekinin kendilerinden üstün bir veli oldığunu bilir; ama hangi mertebede olduğunu bilemez!. Ne olduğunu bilemiyeceği için de alışının ne yoldan, ne şekilde ve ne kadar olduğunu değerlendiremez..

Onu değerlendirmesi de asla mümkün değildir!.

Bunu biz de ancak bu kadar anlatabiliriz!. Çünkü bu, o mertebe ehline ait olan bir ilimdir.

Vahiy” ile “ilham“ın önemine ve ağırlığına bir de şu yönüyle işaret edelim:

Mesela siz aklınızla, bazı bilgilere sahipsinizdir. Bu bilgileriniz gereği bir işin böyle olması gerektiğini bilebilirsiniz. Fakat sizin duygularınız ağır basar ve bilmenize rağmen bir türlü o şeyi yapamazsınız.

İşte bu bir noktada aklın tasarrufunun zayıflığındandır.

İlham“ın gücüne en güzel misal bildiğimiz rüyalardır..

Gece bir rüya gördünüz.. Ertesi sabah kalktığınızda haliniz bambaşka olur!.. Ve o rüyanın tesiri altında, siz o güne kadar yapamadığınız bir işi kolaylıkla yapabilirsiniz… Size bunu yaptırtan, “rüya” dediğiniz “ilham“dır.. Yani, o şeyi hissediş sonucu. Bu hissediş size o işi kolaylaştırmıştır!. işte bu, “ilham“ın “akla” olan üstünlüğüdür!..

Normal şartlarda “aklınızla” bir gerçeği bilmenize rağmen; duygularınız ya da şartlanmalarınız, ağır basarak o şeyi size yaptırtmaz.. Ama o yapamadığınız şeyi gecenin çok kısa bir süresi içinde; 30-40 saniyelik bir sürede gördüğünüz şeyler yani aldığınız ilham, sizi kolaylıkla o işi başarır hale getirir..işte bu, bütün yaşamınız boyunca elde ettiğiniz bilgilere, yani “aklınıza” “ilham“ın galebe çalmasıdır.

Hz. Muhammed aleyhisselamın ashabından bazıları kendisi “Ya Nebiyallah” derlerdi, bazıları da “Ya Rasulallah“!…

Kimse, ona “Ya peygamber” demedi!.. Kur`an-ı Kerimde hiç “peygamber” kelimesi de geçmedi!…

· “Nübüvvet” nedir, ne işlev görür, neden nebidir, nasil nebi olunur, “nübüvvet” nasıl oluşur kişide, “nübüvvet” varlığını nereden alır; Niye Hz. Muhammed aleyhisselama nebilik vasfı verilmiştir?

Niye Kur`an-ı Kerimde, O Zat için, “peygamber” kelimesi kullaılmamıştır da; özellikle, beli tanımlamalara dönük olarak “nübüvvetin” işlevine işaretle, “nebi” ismiyle sözedilirken; başka tanimlamalar ve işlevler için “risalet” kavramından ve “rasul” oluşundan söz edilerek bu iki kavram birbirinden ayrilmiştir!.

Risalet nedir, ne işlevi vardir, kişi ne yönüyle rasuldür, nasil rasul olunur, “risalet” nasıl açığa çıkar kişide, “risalet” varlığını nereden alır; Ne yönüyle ve NASIL Hz. Muhammed aleyhisselam “Allah Rasulü” olmuştur?

· Niye Meryem suresi 54`te, Kitap veya sahife getirmedigi halde, Ismail Aleyhisselamin hem nebi hem de RASUL oluşu ayri ayri vurgulanmaktadir; yanlizca kitap getirene rasul denir, diyorlarsa?

Bunlar farkedilmeden…..

Hz. Muhammed aleyhisselamın açıkladığı ve bize farkettirmeye çalıştığı “ALLAH” adıyla işaret edilen anlaşılmadan…

Allah adıyla işaret edilenin “VELİ” oluşunun, ne demek oldugu kavranmadan…

Sema” nın Kur`anda pek çok yerde “gök” anlamından ziyade “BOYUT” anlamına olarak kullanılmakta olduğunu değerlendirmeden…

NAZİL” olmanın, gökten dünya üzerine değil; birimin hakikatından bilincine doğru olduğunu anlamadan…

URUÇ“un, bilinçten varlığın hakikatına doğru yapılan düşünsel bir yöneliş-yükseliş olduğunu hissetmeden…

Tüm bunları yaşamış ve sonucunda, ALLAH RASULÜ olarak tüm insanlara gereken bildirimi yapıp, ebedi saadete ermeleri için yol gösteren bir ZAT`a, nasıl PEYGAMBER denilir, postacı ya da hoparlör olarak bakılır?

Aklınızı başınıza toplayın!…

Yalnız bir köşeye çekilip, SİSTEMLİ bir şekilde DÜŞÜNMEYE başlayın!.

Milyarlarca GALAKSİYİ içinde barındıran bu evreni, bir NOKTA`dan halkeden; ve indinde sayısız NOKTA`lar ve o NOKTA`ların her birinden sayısız evrenler yaratmış bulunan; ve dahi, her an bu işlevi devam eden “ALLAH” adıyla işaret edileni; nasıl olur da Sirius yıldızında oturan bir tanrı gibi düşünür ve onun yeryüzünde hoparlör-postacı arası bir PEYGAMBERİ olabileceğini kabul edersiniz?

Eğer hala böyle düşünüyorsanız, kozanızda mutluluklar dilerim sizlere!.

Yok eğer; artık böyle düşünmem mümkün değil; diyebiliyorsanız…

O zaman “ALLAH RASULÜ ve NEBİSİ MUHAMMED MUSTAFA” isimli “OKU“nması gereken ve hala “oku”nmamış olarak rafta bulunan “KİTAP“ı, bugüne kadarki tüm değer yargılarınızı bir yana bırakarak, yeniden elinize alınız!.. (Anlayışı kıtlara: sayfaları ve cildi olan kağıttan mamul bir kitabtan sözetmiyorum!.)

ALLAH” adıyla işaret edilenin her an yaratmakta olduğu sayısız NOKTA`lardan, yalnızca bir nokta olarak varolan evrenimizdeki milyarlarca galaksiden birindeki yüzmilyarlarca yıldızdan birinin uydusu Dünya üzerinde, “HALİFE” olması amacıyla ve bu amacı gerçekleştirecek fıtratla Mekke`de açığa çıkmış Bilincin, yaşam safhalarını ve DÜŞÜNCE SİSTEMİNİ “b“maya çalışarak işe başlayın…

Hanif“lik genetik veri tabanına sahip; yıldızlardaki meleki gücü tanrı kabul etme anlayışını baltasıyla(?) yıkan ve ölü kuşu Allah kudretiyle dirilten şuurun genetik mirasını bünyesinde bulan; ve daha başından “halife“lik fıtratına haiz olarak madde dünyasında yer alan Bilincin, içinde bulunduğu şartları, varlığı ve kendi hakikatını nasıl değerlendirebileceğini farketmeye, kavramaya çalışın!.

O eşsiz bilinç!…

O muhteşem hüviyet!…

O Harikulade devrimci kişilik!…

Sirius ya da BETA NOVA`daki TANRI`dan mı aldı PEYGAMBERLİĞİ?…

Yoksa…

ALLAH” adıyla işaret edilenin “RASUL“Ü ve bunun yanısıra “NEBİ“si mi idi?

Gökteki tanrının fermanlarını ileten yeryüzündeki valisi-komutanı-postacısı-hoparlörü mü idi?

Yoksa…

İnsanlara, hakikatları olan “Allah” adıyla işaret edilenin, farkkettirilmesi ve gereğinin yaşatılması amacıyla, teklif edilen önerileri, kendi hakikatı olan Allah`tan gelen bir şekilde; bu boyuta elçilik-transfer ederek açığa çıkaran “RASUL“ü mü?

İnsanların sonsuz azaptan korunup, sonsuz saadete ermelerini sağlayacak dünyevi bakış açısını ve uygulama biçimlerini teklif eden Allah “NEBİ“si mi?

Ciddi olarak düşünün bir; Tanrinin Hz. Muhammed adli peygamberine mi inaniyorsunuz; “Allah” adıyla işaret edilenin “Rasul“ü ve “nebi“si olan Muhammed Mustafa aleyhisselama mı?

Eğer, ikincisine inanıyorsanız… Birincisine inanmaktan hangi farklı yönleri var bu düşüncenizin, lafzından-sözcüklerinden başka? Bunları ayırın bakalım bir yana?

Bu hususları öncelikle çok iyi anlayalım ki, ondan sonra “”ALLAH” adıyla işaret edilenin “RASÜL” ve “NEBİ“si olan MUHAMMED MUSTAFA” isimli “KİTAB“ı “oku”maya çalışalım!.

O Zatın, hangi olayda, neyi nasıl değerlendirdiğini; olaylara bakış açısını; sorunların çözümünü “Allah”ta nasıl aradığını; sorunun çözümünün, olayları nereden nereye yöndirilerek çözülmek istendiğini; insanların yaşamı ve olayları nasıl değerlendirmesi gerekliliğinin neden “Allah” bakışın dayalı nasıl olması icabettiğini “oku“maya hazırlanalım.

Bu arada da…

Kesinlikle bilelim ki…

Dünya ve ahıret saadetini istiyorsak, Allah adıyla işaret edilenin son “nebi“sine; “Hakikat“ımız olan “ALLAH” adıyla işaret edilene ermek istiyorsak “ALLAH b“ne tabi olmaktan başka şansimiz ve çaremiz yoktur!.

Allah bu gerçegi farkettirsin, idrak ettirsin, geregini kolaylaştirsin ve hazmini versin!.

-Kim ilim yolunu tutarsa, Allah ona cennet yolunu tutturur!.. Ve melekler ilim öğrencisinin rızası için kanatlarını indirirler. Aynı zamanda bir alim için göklerde ve yeryüzünde bulunanlar ve hatta sulardaki balıklar istiğfar ederler. Alimin abidden üstünlüğü, ayın parlaklığının sair yıldızlara olan parlaklığı gibidir!.. Nebi ve Rasuller miras olarak ne dinar ne dirhem bırakmışlardır; ancak miras olarak ilim bırakmışlardır. Kim ilmi almış olursa (mirastan) bol pay almış olur

Rasûlullah`ı OKUMAK

Kur`an-ı Kerimi “oku“mak çok çok önemli de…

Acaba bizi O`nunla yüzyüze getiren Allah Rasülünü “oku“mak daha mı geride?… Allah Rasulünü “oku“madan, acaba O`nun bize tebliğ ettiği “Kitab“ı ne kadar ve nasıl “oku“yabiliriz?

Genelde insanların, müslümanların, b “oku“mak, gibi bir sorunu yoktur!.

Anlayışı kıt o çoğunluğa göre…

Hz. Muhammed aleyhisselam sanki Sirius yıldızında oturmakta olan tanrının, oradan tebliğ edilmek üzere emirlerini gönderdiği Dünya üzerinde seçilmiş postacısıdır!..

Tanrının aklına estiği gibi yolladığı fermanları, cebrail adlı aracı kurumdan(!) alıp, insanlara tebliğ ile görevli adli tebliğ bürosu memuru sanki!. Yukarıdaki ferman buyura; postacı tebliğ ede; biz kapıkulları da buyrukları tuta!. Tutmayanları da kraldan kralcı yukarkinin kulları döve, öldüre, katlede; “katli vacip” fermanı çıkara!. Yukarki adına, evlendirme, yargılama, katletme!. Kısacası, yukarıdaki Tanrının yeryüzündeki gölgesi ya da hoparlörü olan bir PEYGAMBER!.

Ve, VEHMİYLE PEYGAMBERE tabi olan çoğunluk!.

Tabi olacak ki, daha az azap çeksin gelecekte, cehennemden kurtulsun; zevk ve saadet içinde bir cennet yaşasın sonsuz dek!.

Sopa korkusu ve havuç beklentisiyle koşturanlar gibi…Bir yandan bu korku ve ümitle yap denilenleri yapmağa çalışırlar olabildiğince; bir yandan da Yukardaki görmez ya da takmaz diye olabildiğince yasakları delmeye ve bunun getirisi olan zevkleri yaşamaya çalışırlar…

Sorgulama, araştirma, tefekkür yoktur bunlarda!. Beyinlerinden geçmez hiç, “neden-nasıl-niçin” türünden kelimeler!. Böyle buyrulmuş böyle olacak! Yapmiyorsan cehennemliksin; yaparsan cennetliksin!!!…

Neden cehennem, nasil cennet, türünden sorularin birakin cevaplarini; bu sorulari bile akillarina getirmemişlerdir!… Peygamber yukarkinden öyle almış ve hoparlör olarak bize iletmiş ya!. Gerisini koyver gitsin!.

Namaz kıl, demiş; günde beş defa yatıp kalkıyorum ya!… Bunu ne amaçla mı yapıyorum? Bu önemli değil; önemli olan benim yalnızca bu hareketleri yapıp, anlamını bilmediğim sözcükleri tekrar etmem!. Ben madem yukarkinin buyruğunu tutuyorum; O da beni cennete sokacak!… Senede bir ay aç kalıyorum ya buyruğu üzere; kainatı Yaratan nasıl benim aç kalmamdan yarar sağlıyorsa, elbette karşılığında da bana cenneti verecek!… Ben PEYGAMBERİNİ dinleyip fermanını yerine getiriyorum da, O beni niye cennetine sokmasın?.. Hem ben bu kadar taşa-toprağa para harcayıp, DİN adına okullar-camiler yapıp, saraylar gibi süslüyorum O`nun evlerini de, o bana cennette niye bir köşk vermesin ki? Bu arada insanlar dinin ne olduğunu bilmiyormuş, sorularına cevap alamıyormuş; din anlayışı çağa hitabetmez hale gelmiş; onlara parasız hiç bir din bilgisi ulaşmıyormuş, bana ne!. Tonlarla insan açlıktan ölecek hale gelmiş, ne umurum; yarattığı gibi kendisi düşünsün! Milyonlarla insan umurumda değil; ben elli-yüz çocuğa bina yapıp onları okutuyorum ya!. Bunun için yüzmilyarlar harcıyorum ya!.

Elbette O da beni cennetine sokup 70 huri, 70 köşk verecek!…

Ve daha nice böylesine gökte TANRI ve hoparlörü-postacısı PEYGAMBER anlayışından kaynaklanan bakış açısıyla yapılan değerlendirmelerle oluşmuş müslümanlık anlayışı!. VEHMİN getirdiği, Peygambere tabiiyet!. Anlayışı kıtların TANRIDin vePEYGAMBERİ sistemi; ve buna dayalı yaşam düzenleri…

Ve bir de AKLIYLA, “ALLAH RASULÜ“ne tabi olanlar!…

Check Also

Allah’la aranınıza Ahmed Hulûsi’yi sokmayın