Ben Muhammediyim !

İnsan, eline geçen imkânları kullanmadığı takdirde, geçmiş zamanı yitirir!. Geçen zamanın telâfisi diye bir şey yok! Geri dönüş yok!

-Peki o zaman insanın ne yapması gerekiyor? İmân kuvvetini nasıl elde edebilir?. Hangi hareketlerle, hangi düşünce sistemi ile neler yapılabilir?

-İmân, bir insanın ilimle hareket etmesini getirir. İlme yönlendirir.

Buna mukabil vehim, beşeriyete ve kişiye dönük düşünce tarzına kişiyi yönlendirir.

Temelde iki ayrı nokta var;

İlme yönelen, kişi ve kişilikle uğraşmaz, ilmin gereğini yaşar.

Vehmin hükmü altında olan kişi ise, ilmi bir yere bırakır kişi ve kişilikle uğraşır.

Eğer kişi ve kişilikle uğraşıyorsa bilecek ki, o anda vehme tâbi. Tasavvufi tâbirle, şeytana tâbi.

Yok eğer ilme tâbi ise, o zaman bugün bir çok insan var toplumda özellikle bu ülkede, şöyle fikir öne süren:

“Efendim Hazreti Muhammed sekiz tane hanım almış, on tane hanım almış, bu kadar hanıma düşkün bir insanın nasıl Rasul olması söz konusu olabilirmiş?”

Rasulullah diyor ki;

“Yarın ölmeyeceksin, diri diri mezara gireceksin!. Ölüm ötesinde seni böyle bir yaşam bekliyor. O yaşama göre kendini hazırla!”

Öteki ahmak da diyor ki:

“Rasul sekiz tane hanım almış. Ben Onu dinlemem!.”

Dinlemezsen dinleme!.

Sen Onu dinlemiyorsun diye Rasulullah’ın bir kaybı mı var?

O, sana sadece uyarıda bulunuyor;

“Böyle bir olay, böyle bir hesap seni bekliyor. O yaşama göre kendini hazırla!.” diyor.

Sen tutup da Onun yemesi-içmesi ile, oturması-kalkması ile evlenmesi ile vaktini harcarsan boş konuşmuş olursun! Kaybı da bunun, sana olur!.

Rasulullah’ın kaybedeceği bir şey yok!. O, kendi için senden bir şey istemiyor ki anlayışı kıt!.

Demek ki, önemli olan, ilimle ilgilenmektir. Kişi ve kişisel yaşamla değil!

Kişi ve kişilikle uğraşmaya seni, gerek vehmin veya gerekse çevren yönlendirir.

Böyle konuşanlar “deccal”ın sözcüleridir!.

Orada senin diyeceğin şey;

“Arkadaş, kişiyi bırak, bana ilmi eleştir. Kişi benim için önemli değil! Ben bugün varım yarın yokum. O kişi de bugün var yarın yok!. Kişiden bana ne?.

Sen bana bu ilmi eleştir! gücün yetiyorsa?.. Eleştirebiliyorsan eleştir; eleştiremiyorsan o zaman şeytanlık yapıyorsun demektir.”

Şu hanım, az evvel çok kısa bir örnek verdi.

“Ben kaç sene efendi şeyhime gittim. Bize nâfile ibadetlerin bir çoğunun gereksiz olduğunu söyledi.

Ben, yapmam gereken bu ibadetleri yapamadığım için, boşa geçirdim zamanımı demek ki!. Şimdi ne olacak?”

Ne olacak!. Kayıp kayıptır. Yanlış adresten yanlış bilgi aldın.

Bunun sonucu da senin kaybındır. Telâfi etme şansın yok!.

Kişinin geçmişi telâfi etme şansı yok. Bunu baştan beri söylüyorum!

İnsanlar hataya yatkın varlıklar. Bunu biliyoruz. Dünden ibret alıp, ona göre yarını değerlendirmeliyiz.

Dün seni yanıltan kişi, yarın da yanıltacak demektir. O zaman ona karşı panjurunu indireceksin. Başka yolu yok!

-O zaman vehmi yenebilmemiz için aklımıza da ihtiyacımız var değil mi?

-Akla ihtiyaç var gayet tabii. Ama, vehmin üstesinden “iman” ve “teslimiyet” ile gelinir ancak!. Bunu hiç unutmayın!.

-İmân kuvvetimizin yanı sıra aklımızın durduğu, idrak edemediğimiz, ne bileyim o an için idrak edemediğim şeyler oluyor… Zannedersem basamak basamak idrak ediyoruz bazı şeyleri. O zaman aklımızı kullanmamız gerekiyor gene; ama akıl yolu ile gene tekrar vehmin altına giriyor. Her insanın farklı açılımları var. Farklı görüşte olan insanlar var. O zaman aklımızla imanımızı mı birleştireceğiz?

-Aklınızı imân istikametinde kullanacaksınız. Aklı, vesveseniz de kullanabilir.

Aklın hedef noktası, yükseleceği nokta, imân noktasıdır.

Aklını imân noktasına yükseltirsen, vehmin okları seni vurmaz! Sana tesir etmez!.

Akıl, imân noktasından koptuğu anda vehmin hükmü altına girer. Vehim fırtınası ile başka istikametlere uçmaya başlar.

Bir de bakmışsın yaşamının tamamı olan 8.6 saniyenin 3-4 saniyesi gidivermiş.

Onun için, öbür tarafa gittiği zaman bütün insanlar pişmanlık duyarlar.

“Herkes pişmanlık duyacak öbür tarafa gittiğinde!.” Diyor Allah Rasulü…

Cehennemde olanlar; Niye yapmadık diye pişmanlık duyacak.

Cennette olanlar da zamanımızı niye daha iyi değerlendirmedik de daha iyi imkânlarla daha iyi yerlerde olmadık, diye pişmanlık duyacaklar.

Gidiyorum, diye bazı insanlar üzülüyorlar. Bakıyor hallerine, geçiyorum çoğunun!.

Ben buradayken anlattıklarımı değerlendirebildiniz mi?. Hayır!..

Şimdi üzülmenin faydası var mı?

Herkes kendisine göre değerlendirmiştir az veya çok üç veya beş. Ne var ki neticede, herkes değerlendirememenin sıkıntısını duyuyor. “Buradalığını çok daha iyi değerlendirebilirdim” düşüncesi var herkeste.

Demek ki, bak şu anda sende, daha iyi değerlendirebilirdim düşüncesi var ve böyle diyorsan, bunun bin katını veya milyon katını öbür tarafa gidince duyacaksın.

Şimdi, ben gitsem de ortada kitaplar, kasetler var, bilgiler var.

Onlarla meşgul olup, bundan sonrasını bir miktar toparlayıp da gitme şansın var. Ama, sen öbür tarafa gidince, artık hiç bir şekilde telâfi şansınız kalmayacak.

Dâima küçük örneklerden büyük olayları anlamak lâzım!.

Burası imtihan dünyası!..

Hz. Muhammed gelmiş!.. Onun yanında bütün Kureyş’in münafıkları, müşrikleri!..

Hz. Muhammed’e inanmak için birisi geldiği zaman Mekke’ye dışarıdan, bunlar adamı hemen kuşatıyorlar..

Onunla daha görüşmeden veyahut da görüşüp çıktıktan sonra;

Muhammed şunu yapıyor, böyle saçmalıyor, Muhammed cinlerden bilgi alıyor..” gibi bir yığın iftira atıyorlar.

Ve, gelenin kafası karışıyor, onların dedikleri doğru mu değil mi, diye..

Bu imtihanı geçebilen, Ona imân ediyor, kendini kurtarıyor.

Ama gelip de, bu şehrin halkının etkisi altında kalıp, Ondan istifade edemeden dönenin azabı, gelip istifade edenden yüz kat farklı oluyor..

Hz. Muhammed, 13 sene Mekke’de yaşadı. Bu süreç içinde sadece 40-50 kişi imân etti.

Ama, o arada dışarıdan gelip görüşen binlerce insan oldu.

O günlerde büyük çoğunluk, o çevreyi saran, Onu kötüleyen insanlar yüzünden onların etkisinde, vehimlerinin etkisinde kalarak Ondan istifade edemediler.

Hazreti Muhammed’in yaşadığı olay, senaryo, o devre mahsus değil, her devirde mevcut!.

Her devirde ilim sahiplerinin etrafını saran bu tip kişiler vardır.

Kimi ararsan ara, tarihe bak!. Muhiddini Arabi’yi saran kişiler vardı. Mevlâna’yı kuşatan şeytanın dilleri vardı;Gazâli’yi de saran böyle kişiler vardı; hepsinde vardır!. Özel olarak meydana getirir Allah!.. Çünkü insanın imtihan dünyası bu!..

Ya ilim ve idrâk sahibi olarak etrafa boş vereceksin…

Kendi aklınla kendi yolunu çizecek, etrafın söyledikleri beni ilgilendirmez deyip, ilminle kendi yolunu çizeceksin.

Veyahut, etrafın dediğine bakacak, etraftan bir parça olacak; sürüdeki bir güdülen olacak; ve sonuçta da ilimden mahrum kalarak yaşayacaksın!.

İşte bu yüzden, izaha çalıştığım üzere bu tür engellemeler bugün de olacak, yarın da!. Ölene kadar da bu tür olaylarla karşılaşacaksınız.

Yarın bir büyük âlim zat bulacaksınız.. Ne olacak?.

Yanına gitmek isterken, bir yığın insan çıkacak karşınıza ve size; “bu zat böyle yaşıyor, şöyle yaşıyor ya da şunu yapıyor, bunu yapıyor” deyip sizi engellemeye çalışacaklardır.

Sizi ilgilendiren şey; Onun neler yapıp neler yapmadığı, ömrünü nasıl geçirdiği değil!!.

Onun ortaya koyduğu ilim olmalı!. Eğer işine yarıyorsa, al kullan! Beğenmiyorsan bırak!

Ben şuraya geliyor, yarım saat, bir saat kadar sizinle sohbet ediyorum. Sonra, sen evine ben evime!.. Senin yaşantın sana ait, benim yaşantım bana.

Beni ne ilgilendirir senin özel yaşantın?. Seni ne ilgilendirir benim özel yaşantım?..

Ben sana soruyor muyum? Ne yiyor ne içiyorsun, nerede, kiminle yatıp kalkıyorsun?

O halde, senin de bana böyle bir şey sormaya hakkın yok!.

Birbirimizi ilgilendiren şey ilim noktasıdır. Ortak noktamız sadece ilimdir, bilgidir.

Bunu anlamıyorsan bunun neticesine de katlanacaksın. Pahasını da bir hayli ağır ödeyeceksin, hem de tahmin edemeyeceğin kadar ağır!.

Bir Nebi ile Cenabı Hak arasında bir konuşma vardı.

“Bir kavme bir belâ geleceği zaman, sorar Allah Nebisi;

“Ya Rab!. Bu kavmin içinde iyiler yok mu hiç?.

“Çoğunluk kötülerdi.” Der, Cenabı Hak.

-Peki iyiler?.

-İyiler de iyiliklerinin karşılığını ahirette alacaklar!. der.

Bir toplum bozulduğu zaman, belâ hepsine birden gelir. İçindeki iyiler hürmetine o geri çevrilmez!.

Nasibi olan bu bilgiyi zaten bir yerden alır. Öyle yerlere gitmiş ki kitaplar ve kasetler, ben de duydukça şaşırıyorum!

Hele internetten bu bilgileri edinenler?!.

Aklımın, hayâlimin almadığı yerlerde, bir bakıyorum adam bir kitap veya kaset bulmuş, bir şeyler yapıyor kendi başına. .

Nasibi olmayanın eline geçiyor ama, değerlendiremiyor, bir yerlere koyuyor, “etraf böyle diyor” dedikodularına uyup, ihmal ediyor ve gidiyor.

Ne değerlendirebilene bir şey denebilir, nede değerlendiremeyene.

Nasibi yoksa, İlmin ona ulaşmaması için bir şey mutlaka bahane olur.

– Ama benim öğrendiğim şeriatta…

-Sen benim ağzımdan hiç şeriat kelimesi duydun mu?

-Hayır!

-Benim kitaplarımda hiç şeriat kelimesi gördün mü?

-Hayır!

-Onları insanlar yapsınlar.

Ben insanlara tâbi değilim!.

Ben hiçbir Cemiyete, târikata, topluluğa, gruba, teşkilâta, bilmem neye mensup bir insan değilim.

Ben MUHAMMEDÎ’yim!.

Kitabı “oku”rum… Allah Rasulü ve son Nebi Muhammed Mustafa’ya tâbiyim!.

Kim kime tâbi olursa beni ilgilendirmez!.

Kimse de bana karışamaz!.

Ben, dünyada bağımsızım!. Tek başıma geldim ve tek başıma bu dünyadan çekip gideceğim.

Yaptığım işte, araştırmalara göre doğru bulduğum, doğru düşündüğüm şeyi kitabıma yazmak, insanlardan gizlememiş olmak vicdanî huzur kaynağım!. Onun dışında kim bana ne diyorsa vız gelir tırıs gider!.

Ben sürüden bir koyun değilim.

Mukallit değilim! Kendi yolumu kendim çizerim.

Benim karşımda bir tek muhatabım var. O da, Hz. Muhammed Mustafa!.

O, Rasulullah olarak bütün insanlara hitap etmiş.

Ben de insan nesli içinden bir ferd olarak, onu kendime muhatap olarak alırım.

Onun dediklerini anlayabildiğim kadarı ile, elimden geldiği kadarı ile, değerlendirmeye çalışırım; sonra da vâdem dolduğunda çeker giderim!.

Kim ne diyorsa, bence hiç mahzuru yok, desinler! Gidince öbür boyuta görecekler göreceklerini!… Yapmıyorlarsa gereken çalışmaları, o kendi sorunları. Ben onlarla uğraşmak için gelmedim ki bu dünyaya!.

Ama uyarayım sizi, zikri bırakanlar, çok kısa bir sürede vehmin hükmü altına girebiliyorlar. Denemesi kolay!… Pahası biraz ağır olsa da! Zikir, vehim konusunda güçlü bir koruyucu olur.

-“DUA ve ZİKİR” kitabının 268. sayfasındaki korunma duasını kırk gün yapmanın anlamı ne?

-Devam etmekte büyük fayda var. Yani, kırk günde onun faydası görülmeye başlanır anlamına. kırk günde, olacak olacak, diye denmiyor. Allah dilediği zaman olur.

-Üstadım!. Bu ilim sizden bize geldi. Dolayısyla, bizi bırakıp gitmeyin!

-Beni bu ilmin musluğu kabul edin!. Yarın o musluk başkaları olur sizin için. Musluk hiç önemli değil!.

Yarın bu musluk atılır, başka bir musluk takılır.

Bu güne kadar yazacağımı yazdım, çizeceğimi çizdim. Bundan sonrası insanların bileceği bir iş. Beni artık ilgilendirmez!.

Beyinler arasında zaman ve mekân diye bir mefhum yoktur. O kişiyi düşündüğün anda onunla berabersin demektir!.

Sen Antalya’nın bir ucunda olursun. Burayla mesafen, Afrika ile kuzey Kutbu arası kadardır. Veya, Amerikada olursun, onunla arandaki mesafe saniyenin yüzde biri kadardır.

Ortalık iyi değil şu anda, bayağı karışacak gibi görünüyor!.

Daha önceleri söylemiştim, bazı arkadaşlar bilirler;

Avrupa, Türkiye’yi dışlayacak. Onlara karşı bir şahsiyetli politika oluşturamadık. Sonunda Avrupa bizi tekmeleyerek dışarı atacak!.

Avrupa harici, dış ülke haline gelecek Türkiye!.

Ama bu, bizim hayrımıza olacak. Çünkü, üçüncü Dünya savaşı çıktığı anda Rusya, Avrupa’da taş üstünde taş bırakmayacak.

Muhyiddin-i Arabi’nin de bir ifadesine göre, savaşın bir kuyruğu da İstanbul’dan geçecek. Türkiye’nin bu savaşın dışında kalması, Avrupa’nın dışlaması ile oluşacak bir rahmettir.

Şu anda Avrupa bizi resmen dışladı nihayet. “Siz bizim aramıza giremezsiniz. Siz bizim standartlarımıza, medeniyetimize uygun değilsiniz” dedi.

Bundan sonraki aşama da, muhtemelen Nato’dan ayrılmamız olabilir. Böyle bir olaydan sonraki aşamalarda neler olur bilemem.

Türkiye’de çok yanlış işler oluyor!. Anlamsız (ama amaçlı) bir şekilde insanlar, müslümanlar ve lâikler diye ikiye bölünüyor. Çok yanlış bir gidiş var.

Müslümanlık, insanları birtakım şeylere zorlamak olarak anlaşılıyor.

Takdirin gereği olan şeyler yaşanıyor. Bana, çok hareketli seneler geliyor gibi sanki!.

Londra ve Avrupa, uzun vâdede çok emniyetli bir yer değil, herhalde!.

Biz, kopmuş bir yaprak gibiyiz. Şu anda daldan düşmek üzereyiz. Artık rüzgâr nereye götürürse!..

Herkes ilmi ile baş başa kalarak ilmini değerlendirecek!.

Hava bozduğu zaman aklı olan evden çıkmaz!

Antalyalılar iyi bilir gök gürültüleri ile sağanak yağmur başladığı zaman caddeler bir anda boşalır. Herkes ya dükkâna girer, ya bir yere sığınır. O yağmurun altında dolaşmaz kimse.

Hava bozduğu zaman herkes evine çekilsin, eğer ıslanmak istemiyorsa!. Doluya yakalanmak istemiyorsa, evine çekilecek, ibadetiyle meşgul olacak.

Yemek toplu halde yenir ama, hazım tek başına yapılır.

Bu ilmi alıp da hazımsızlık çeken pek çok kişi biliyorum.

Sağlam, vehimsiz, şüphesiz bir mide lazım ki, hazım etsin bünyesi.

Her insanda o vehim, vesvese var. Onun için de Kurânda;

“kul euzu min şerril vesvasıl hannas” deniyor.

“Sineye, şuura vesvese ilka eden Hannas’ın şerrinden sana sığınırım” deniyor.

Şunu bilin ki, her gün şu anda fark edemeyeceğiniz kadar çok değerlidir!… Yaşadığınız günün değerini şu anda fark edemiyorsunuz.

Bugünleri çok arayacaksınız; ve eğer bu günleri çok iyi bir şekilde değerlendirememişseniz, yarın çok büyük pişmanlık yaşayacaksınız. Bu günler, yarınlara göre cennet!.

Dünyadaki mİ, âhiretteki mi?

Dünyadan bahsediyorum.

Bir tesbihin kopması hâlinde, tanelerinin birbiri ardına düşüşü gibi cereyan edecek ve gelişecek olaylardan önce bu günlerinizin değerini çok iyi bilin!.

Günlük yaşamayın, yarını da düşünerek bir yerlerinize bir şeyler koyun!. Maddi ve mânevi olarak!.

Başın ağrıdığı zaman da bir kitap okuyabilir misin, zikir yapabilir misin?.

Şimdi, şu anda rahatsın, ibadet şansın var; ama, yarın seni dışarıdan rahatsız edecek birtakım olaylar yaşanmaya başladı mı, ne bu ibadeti yapacak kafa kalır, ne de okuyup ilim öğrenecek kafa!..

Keşke dünde olsaydım; dersin.

Onun için bu günleri çok iyi değerlendirin.

İyi duyunuz!. Bu, vedâ konuşması!..

Gelmiş gidiyor; şen ola Antalya şehri…

Sürekli olarak yaşamda devamlı yeni bir şeyler başlar, bir şeyler biter.

Bundan on sene evvel İstanbul’da idik!. O güne kadarki tüm hayatımız İstanbul’da geçti.

On sene evvel geldik Antalya’ya!.

Antalya’da ne yapacağım diye düşünüyordum.

Pek kimseye faydalı olduğumu sanmıyorum istediğim ölçülerde; ama işte Antalya’da 15 civarında kitap hazırlamak nasip oldu. Biraz kaset doldurduk. Giderayak beş kitabı kasete okuduk. Beş kitabın kaseti çıkıyor. Konuşan kitaplar olacak.

Hz. Muhammed’in açıkladığı ALLAH kitabı 3 kaset oldu.

AKIL VE İMAN kitabı 4 kaset oldu.

Hz. MUHAMMED NEYİ OKUDU kitabı 4 kaset oldu.

TECELLİYAT kitabı 2 kaset oldu.

TEMEL ESASLAR kitabı ise 2 kaset oldu…

Böylece bir kısım kitapların da, kasetleri oldu. İsteyen arabasında dinleyebilecek kitapları, isteyen mutfağında!.

Aslında, daha vâdemiz olsaydı hepsini düşünüyorduk.

Ecelin insana ne zaman geleceği hiç belli olmuyor. Ecel geldi, vâde doldu, gidiyoruz.

Nedir yahu? Diyor içeriden birileri. Nasıl ecel?. Ecel dediğin zaman bir adam ölür, dört kolluya biner gider…?

Ben de, dört kolluya binip gidiyorum!!!. Önde iki tane uzun kolu var, arkada iki tane kısa kolu var beni götüren dört kollunun… Üstelik kimsenin omzuna yük de olmuyor; kendi gidiyor!!!…

Antalya Hava Alanından kalkıyor bizim dört kollu!.

Evet! Ecel denen şey insanın bedenini bırakması değildir.

Bir düzenin, bir çalışma biçiminin, bir yaşam biçiminin son bulması anlamında kullanılır “ecel”!.

İstanbul’da ecelimiz geldi, Antalya’ya geldik!.

İyi kötü on seneye yakın burada yaşadık. Şimdi burada ecelimiz geldi; buradaki ecel şerbetini tadıp, dört kolluya binip gidiyoruz âhirete yani yarınımıza… Antalya’nın âhireti de bizim için Londra oluyor şimdi.

Londra’dan nereye geçilir; gerisi Amerika mı olur, yoksa başka bir yere mi olur bilmiyorum.

İşte, eceli gelen bir adam şöyle bir dönüp bakarmış. Geçmişi yaşarmış. Biz de geçmişe dönüp şöyle bir baktığımız zaman, ne bıraktık arkada; diyoruz. Muhasebe yapıyoruz.

Muhasebede kâr ve zarar hesabı varmış. Terazinin iki kefesi varmış.

Kefeleri şöyle bir tartıya koyduğumuz zaman, galiba bizim arkamızdan üzülenler, sevenler biraz daha ağır basıyor.

İyi oldu da gitti diyenlerin sayısı çok çok daha az gibi geliyor. Dolayısıyla, arkamızdan hayır dua edecek daha fazla olacak.

Âhirette de insanların sevapları günâhları kefelere konulacakmış. Ağır basan hesabı olduğuna göre, burada da ağır basan zannediyorum daha fazla olacak.

İnşaallah şu an Antalya’daki hesabımızı da iyi bir şekilde kapatmış oluruz. Allah, daha sonraki hesapları da hepimize hayırlısı ile kapatmayı nasip etsin!.

İnsanın arkasından hayır dua ettirebilmesi önemli.

Aslında bu, günlük yapılacak muhasebe!. Günlük yapılacak bir hesap!. Akşamleyin yatağa girdiğin zaman şöyle bir bakacaksın hesabına!. Bu günü kapattık, ama nasıl kapattık?

Bugünün kaç saatini, bu dünyada bırakıp gideceğim şeyler için harcadım?.

Günümün kaç saatini de, ebedi hayatta bana yarar sağlayacak işlere dönük olarak değerlendirdim?

Kelimeler hep bizi yanlış yere çekiyor. Ne kadar suçlu bu kelimeler!. Bizde hiç suç yok!.

O kelimelerin neye işaret ettiğini araştırmıyoruz. Kelimeler, isimler hep içeriklerine perde oluyor. Yaşamımızda, kelimenin şeklinde, görüntüsünde kalıyoruz. Kelimelerin işaret olarak değerlendirilmesi gerektiğini fark etmiyoruz.

Allah” diyoruz, sonra da>tanrı ile kıyaslamaya kalkıyoruz!!!

Halbuki kitapları okurken veya karşındaki ile konuşurken “Allah” kelimesi yerine, “Allah ismi ile işaret edilen” lâfzını kullanırsan ve bu manâyı düşünürsen sana çok başka kapılar açılacak.

“Allah” kelimesini direkt olarak kullanmak yerine, “Allah adıyla işaret edilen” diye olaya yaklaşabilsek..

Belki bugün için, bu konular çok gereksiz ama, Allah benim gibi bazı kişileri gereksiz işler için yaratmış.

Aynı şekilde, “Cennet” diyorsun. “Cennet” kelimesi yerine “Cennet ismi ile işaret olunan boyut, ortam” diye kullansak bu kelimeyi.

Cehennem ismi ile işaret edilen ortam, boyut, şartlar” diye yaklaşırsak konuya… Bunlar gibi, bütün kelimeleri, anlattığım şekilde değerlendirerek yeni baştan sorgulasak, acaba neler değişecek?

Açıkladıklarımı ulaştıramadığım kimseler; “Amma saçmalıyor, demagoji yapıyor” diyorlar, anlayışları sınırlı veya kıt olduğu için!.

Yapıları gereği onların başka türlü yorumlamaları zaten mümkün değil!. Onları böyle kabul ediyorum.

Buna rağmen sizlere bir uyarıda bulunmak istiyorum

Giderayak, Cuma’dan evvelki konuşmamda size bir şeyi anlatmaya çalıştım.

Allah Rasulü Muhammed Mustafa buyuruyor ki:

Her baba ve anaya çocuğuna Kurân okumasını öğretmek farzdır.

Biz ne yapıyoruz?

Alıyoruz çocuklarıKurân kurslarına yolluyoruz. Ya da hoca tutuyoruz. Elif’i B’ye… Cim’i H’ya bağlamasını öğretiyoruz.

Sonra alıyor Kurân yazılı sayfaları eline, yüzünden harfleri, kelimeleri tekrar ediyor, diyoruz ki:

Çocuğum Kurân okumasını öğrendi. Allah Rasulü’nün dediğine uyduk”!.

Bunun huzuru ve rahatlığı içinde başımızı gece yastığa koyuyoruz.

İyi halt ediyoruz!..

Ne kadar büyük bir saçmalık içinde olduğumuzu fark edemeyecek kadar uyuşmuş beyinlerimiz!

Rasulullah’ın dediğini hiç mi hiç anlamamışız!.

Her ana babaya, çocuğuna Kurân “oku”masını öğretmek farzdır” derken, neyi kastediyor acaba?

DİKKAT EDİNİZ !

Rasulullah aleyhisselâmın hitap ettiği kitle, Türk, İran, Acem değil! Kureyş kabilesiydi. Veya civar Arap kabileleri idi. Hepsi de Arapça’yı çok iyi bilen, konuşan!.

Onlara; “Kurân okumasını öğretin çocuklarınıza!.” Derken, bununla muradı Kurân’ın kelimelerini bir araya getirerek onu hecelemek değil; “Kurânın içindeki bilgileri çocuğuna öğreterek, Kurânın içeriği hakkında çocuğunu bilgilendirmek ana ve babaya farzdır.” diyordu Hazreti Muhammed, Arapça bilip okuyan yazan kişilere ve toplumlara.

Biz bu uyarıyı alıyoruz; onu bugünkü şartlar içinde değerlendirip;

“Bak, benim çocuğum Türkçe konuşuyor. Götüreyim hocaya da Kurân kursuna da orada Kurân okumasını öğrensin.” diyoruz.

Sonra, orada bir “Yâsin” okumasını öğrenirse veya bölümlerini okumayı öğrenirse “tamam çocuğuma Kurân okumasını öğrettim” diyoruz.

Nerede öğrettin!?

Hiçbir şey öğretmedin!.

Kurân okumasını öğretmek demek, Kurânın içeriğini öğretmek demektir.

Şimdi, içinizden biri çıkıp diyecek ki,“Yahu daha biz Kurânı okumasını bilmiyoruz ki, okumadık ki, çocuğumuza nerede öğreteceğiz!.”

Bunu niye anlattım? Şu yüzden…

“İsim”ler resim olmasın!. İsimleri resim gibi, klişe gibi ele alıp, beynimize yerleştirip, sonra da o isim resimleriyle, resimlerin işaret ettiği içerikten perdelenmeyelim!.

Ressam resim yapar.

Ressamın o resmi yapmaktan amacı, resimle, karşısındakine bir mesaj vermektir.

Eğer o resimden o mesajı alamazsan resme bakmışındır sadece. Resmi, görmemişsindir!.

Resme bakmak başka şeydir, resmi görüp, resmi okumak başka şeydir.

Ben şurada karşıma bir resim asmışım. Bu resim Saman Yolu Galaksisi’ni gösteriyor.

Ben bu resme bakıyor; “Samanyolu Galaksisi” diyorum.

Ortası biraz sarı, hiçbir şey belirgin değil! Kenarlara doğru parlak noktalar var falan.

Ben resmi görmüyorum, şu an, resme bakıyorum.

Ne zaman resmi görmeye başlarım?..

Bu Galakside bir yığın yıldızlar var ve bu yıldızların içinde bir nokta sadece Güneş!.

Bu kadar büyük bir Galaksinin içinde, benim bu koskoca gördüğüm, bizim dünyamızın tâbi olduğu, Güneş adını verdiğimiz dev yapı, orada bir nokta olursa?..

Peki, bu galaksinin içinde dünyanın yeri ne?

Benim yerim ne?

Böylece düşünmeye başlarsam, işte o zaman, resme bakmak durumundan çıkıp resmi görmeğe başlamış olurum.

“Bu galaksinin içinde benim yerim ne” diye düşünmeye başladığım zaman, o resmi okumaya başlamışımdır!.

Okumam biraz daha sürerse;

Bu galaksi gibi sayısız galaksileri yaratan kudret ve ilim yanında; bu galaksi ve bu galaksi gibi sayısız galaksileri yaratan “Allah” diye isimlenmiş olan varlık yanında, bu galaksinin yeri ne?

Benim yerim ne?

Diye düşünmeye başlar da, beynimin durduğunu ve hiçbir şey düşünemez hâle geldiğimi farkeder, hiçliğimi hissedersem; işte o resmi oraya asmaktan gaye yerine gelmiş; ben önce resme bakmış, sonra görmüş, sonra da “OKU”muş; ve bunun sonucunda haşyet duygusunu hissetmiş; ve dahi secde denilen hali yaşamış olurum.

İşte bu karşımdaki resim, beni secde ettirmiştir, Âlemlerin Rabbına, Rabbül Âlemine!.

Ben olaya böyle bakarken, bir başkası da; “Haydi ezan okundu, gel der namaz kılalım!.” Der ve arkasından iki takla bir bakla!.. Tavuk yem yer gibi iki secde; namazımı kıldım, secdemi ettim der, Elhamdülillâh!..

O, yaradılış gereğini, programının gereğini öylece yerine getirmiştir!.

Buradaki programın gereği de böyle bakıp değerlendirmektir. Ama bu, şuur boyutunun secdesidir.

Öteki, beden boyutunun secdesidir.

Bu ikisi birbirinden ayrı şeylerdir. Hiç birisi birbirinin yerini tutmaz!. Ne tavuk yem yer gibi secde etmek gerçek şuursal bir secdenin yerini tutar; ne de bu secde onun yerini tutar!.

Biri şuur boyutunun secdesidir. Diğeri toprak boyutunun secdesidir.

İnsan, şuur boyutu için yaratılmıştır esas itibariyle!.

Beden boyutu bu dünyada kalacaktır. Bedensel ibadetler de bu dünyada kalacaktır.

Ölüm sonrasında bedensel boyuttaki ibadetlerin hiç biri yoktur. Ne namaz ne oruç ne v.s.

Ama, Berzah âleminde evliyaullah’ın namaz kıldığından söz edilir. Ve bu bize çelişki gibi gelir. Hani kâbir âleminde namaz yoktu?.

Oradaki şuur boyutunun namazı ve secdesidir!. İdrak yollu edinilmiş ilmin getirdiği rükû ve secdedir kabir âlemindeki salât!.

Valla bizim köydeki evin bahçesinde bir yatır var. Bazen geliyor abdest alıyor. Havlu da ıslanıyor hatta, namaz kılıyor.”

Cinlerin oyununa geliyorsun!.

Kâbir âlemindeki evliyaullahın kıldığı namaz şuur boyutunun namazıdır.

Şuur boyutunun namazına misâl vermek olsun, diye deminki bakma görme ve “oku”ma olayını anlattım.

Kâbir âlemindeki namaz buna benzer türden bir namazdır.

Cin gelip kendini evliya gibi gösterir, bilmem ne gibi gösterir. Sen de, bilgisizliğin, ilimsizliğin, cehaletinin bedelini onlara inanıp hayatını onlara göre yönlendirmekle ödersin. Sonunda faturasını ödemek zorunda kalırsın!.

Ama şu resimden bahsettim.

Resim nedir?

Resim, “bir anlama işaret eden” nesnedir. “Kelimeler” birer “resim” olduğu gibi; “isim”ler de birer resimdir!. Her “isim” bir işaret kelimesidir.

Her isim veya resim temsil ettiği bir gerçeğe işaret etmektedir; o mananın sembolüdür!.

Acaba bu isim veya resim neye işaret ediyor. Diye hiç düşünüyor muyuz?.

efendim falanca hocaefendinin vaazını dinlemekle Ahmed Hulûsi’nin konuştuklarını dinlemek
arasında hiçbir fark yoktur
” diyorsa eğer, hiç bir şey anlamamış, Ahmed Hulûsi’nin anlattıklarından;
ve kelimelerinin işaret ettiği manâları da tefekkür etmemiş, demektir!.

Ahmed Hulûsi, vaaz vermiyor.

Ahmed Hulûsi, işaret ettiği manâları resimleştirerek size sunuyor o resimlere bakmakla kalmayıp görüp, okuyup ve gereğini hissedip yaşayın diye size anlatıyor.

Eğer şu konuşmalarımı alan teypler, bantlar gibi sesimi alıyorsanız ve gidip başka yerde tekrar ediyorsanız; şu banttan veya şu makinadan hiçbir farkınız yok! İnsanlık şerefinden mahrumsunuz, demektir.

Teypte akıl yok, idrâk yok, basiret yok, tefekkür yok!.

Ama, Allah sizlere bunları bahşetmiş.

Eğer siz kendinizdeki bu kapasiteyi kullanamıyorsanız, nefsinize zulmediyorsunuz!. Size dayak atanlar sizin kendinize yaptığınız kadar zulmetmez!.

Çünkü, bu maddi zulümlerin hepsi bir noktada biter. Geçer ve bir süre sonra unutulur gider.

Ama sizin şuurunuza, bilincinize yaptığınız zulmün faturasını ebediyyen ödemekle yaşarsınız.

Perdeniz kalkıyorsa, siz kendiniz kaldırıyorsunuz!.

Perdeniz inip gaflete giriyorsanız, gene siz kendiniz yapıyorsunuz bu işi; kendinizdeki özellikleri, Allah’ın sizin yaradılışınıza bahşetmiş olduğu özellikleri kullanmamak yüzünden!.

Yapmak istediniz de, size karşı çıkan, engel olan biri mi oldu?.

Size kullanma yolları öğretiliyor!.

Siz o ilim istikametinde yaşayacağınıza; tutup etrafın dedikodusuna göre yaşamınıza yön verirseniz, kendi kendinize en büyük zulmü yaparsınız!.

Ve bunun ağır olan faturasını da ödeyeceksiniz.

Ben dün vardım bu gün gidiyorum. Yarın yokum.

Ne yaptıysanız siz, kendinize yaptınız.

Ben kendi yaptıklarımın sonucunu yaşayacağım; ama, sizler de yaptıklarınızın sonucunu yaşayacaksınız.

Geri dönüşü olmayan, telâfisi olmayan bir biçimde ve mâzeretin geçerli olmadığı bir ortamda yaptıklarınızın, düşündüklerinizin faturasını kendi kendinize ödeyeceksiniz.

Kendinizi aldatmayın!

Ecel geldi cihâne, falanca filânca bahane!.

Falanca şöyle yapmasaydı, iş böyle olmazdı!.

Olur olur!… Oluyor!..

Allah’ın takdiri ve yaratması olmasaydı kâinat yaratılmazdı.

Evet dostlar benim diyeceğim tek bir şey var:

Hakkınızı helâl edin!.

İyi niyetle, samimiyetle sizlere birşeyler vermeye çalışarak gayret içinde olduk.

Faydalı olduysak, hayırla anın bizi. Dua edin arkamızdan.

Zararımız olduysa, Allah şahit kötü niyetle hiç birinize hiç bir şey anlatmadım, bir şey vermedim.

Elimizden geldiği kadar kimseden, anlattıklarımızın karşılığını almamaya baktık. Bütün bunların ötesinde artık başka konuşulacak bir tarafı yok!

Allah hepinizin muini ola!..

Ahmed Hulusi
7 Mart 1997
Antalya

Kaynak : Cuma Sohbetleri

Check Also

ah_

Tanrının Ayak Sesleri