Tanrı Ne Kadar İyidir

Bugün dünyada DİN, tuhaf bir yer işgal ediyor. Dinî inanç hiçbir zaman olmadığı kadar kuvvetli, fakat bilim ve aydınlanma’nın daha önce hiç düşünülmeyen meydan okuması sonrasında artık din, saldırıya uğramış durumda. Richard Dawkins gibi eleştirmenler bunun aldatıcı ve de tehlikeli olduğuna inanmamızı istiyorlar. Dawkins, ahlak kaynağı olan dinin geleneksel bakış açısına meydan okuyan pek çok düşünürden bir tanesi. Dinin ahlak kaynağı olmasını savunacakları yerde; ahlak dışı davranışları temize çıkarmak için bir vasıta olduğunu iddia ediyorlar.

Görüşleri, yakın zamanda ahlakın beyinlerimizin içerisinde olduğu kanıtının ortaya çıkmasıyla desteklendi. Öyle görünüyor ki, biz doğru ve yanlışın mantığıyla doğmuşuz. Dinî düşünce sisteminin esasları bizim en temel ahlakî içgüdülerimizi değiştirmeyecektir.

Ne var ki, pek çok biyolog buna benzer radikal görüşlerden ikna olmamaktadır.Yakın senelerde, dinin insan davranışı üzerindeki etkilerini değerlendiren  araştırmacılar tarafından heyecanlandırıcı aktiviteler görülmüştür. Bu bilim için zor bir alan; fakat konuyu, din nasıl ilerleyebilirdi, hangi maksada hizmet edebilirdi ve sizi gerçekten de ahlaklı bir insan yapabilir mi, veya ahlaksız bir insan yapabilir mi açısından ele almaya başladılar.

Bu çalışmanın sonucu olarak da, din ve ahlak arasındaki bağlantı hakkındaki basit düşüncelere meydan okuyan yeni bir görüş daha ortaya çıkmıştır. Şimdilerde bazı araştırmacılar,dinin ahlakın veya ahlaksızlığın kaynağı olması yerine; ahlak ve dinin ikisinin de insan doğasının derin ve köklü halleri olduğuna inanıyorlar. ‘Ahlaklı yaşamlar için dine ihtiyacımız yok, fakat onsuz olarak da ahlak hiçbir zaman tekamül edemezdi’, bu çeşit bir düşünce; ispatlanan dini inançlar ve ahlaki davranış arasındaki karmaşık ve çelişkili görünen  ilişkiyi açıklayabilir. Bu, dinin inanılmaz kalıcı olan gücüne de bir anlam kazandırırdı hem de inananların inançlarını rasyonel bir tartışmayla terketmeye ikna etme gibi olan abes teşebbüsleri vurgulamayı.

Nitekim dinin iyi için bir güç olduğunu destekleme durumu hakkındaki araştırmada bir sıkıntı yoktur. 1970’li ve 1980’li yılların sonlarında sosyolojistler Rodney Stark ve William Sims; Bainbridge’de ve sonra da Seattle’daki Washington Üniversitesi’nde, dinî inançların ahlaki davranışlarla olan bağlantı çizgisini şiddetle tartıştılar. Onların çalışmaları, kiliseye katılımın ve dinselliğin kollektif ahlak normlarını arttırdığını ve insanları suç ve cinayetlerden uzaklaştırdığını göstermiştir. Daha yakın bir zamandaki çeşitli incelemeler, normal şekilde dinî olan insanların daha mutlu, daha yardımsever, daha adil ve merhametli olduklarını ve hayır cemiyetlerine daha çok para bağışladıklarını ileri sürmektedir. Diğer çalışmalar, dinin insanlara sigarayı, uyuşturucu ve alkolü bırakmada yardım edebileceğini göstermektedir.Din insanların seksüel ahlakını da etkileyebilir. Kâr amacı gütmeyen bir Amerikan idare araştırma grubu tarafından yakın zamanda yapılan bir araştırma, HIV virüslü olan dinî inançlı insanların, dinî olmayan insanlardan daha az seks partnerine sahip olduğunu bulmuştur.(Journal of Sex Research, vol 44, p 49)

Bununla beraber, inananlar için bile dinî inanç tek başına bir ahlak kılavuzu değildir. RAND araştırması; HIV-pozitif çıkan Katoliklerin,  Katolik kiliselerinin doğum kontrol üzerindeki yasağına rağmen, diğer gruplardan daha fazla kondom kullandığını bulmuştur. Çalışmanın yazarlarından biri olan David Kanouse, ” Katolikler kendilerini ahlak otoritesi kaynağıymışcasına kişisel bilinç olarak artan bir şekilde düşünme eğilimindeler,’’demektedir. Çalışma; ahlak değerlerinin içeriden geldiği görüşünün aksini kesinlikle iddia etmemekte, bunun yerine dinin özümüzdeki doğru ve yanlış kanısını değerlendirmeye yardım etmek için olan ilave rasyonalizasyon kaynağını sağladığını ileri sürmektedir. (see “Born to be moral”)

Dinin kötü insanlar ve kötü toplumlar için yapıldığı iddiaları nasıl bağdaşıyor? Dawkins ve diğerleri, pek çok dinî inançları kullanım örneğinin nefret ve düşmanlığı mantıklı kılmasına işaret ediyorlar. Onlar ayrıca ahlaki olarak ayıplanacak davranışların mukaddes kitapta (İncil’de) onaylanmasını da delil olarak gösteriyorlar. (örneğin: zina yapan erkeği, kendi kilisesinin itikatlarına karşı geleni ve homoseksüelleri taşlama; itaatsiz çocukları dövme veya öldürme, köleliğin kabulü, kendi kızını fahişeliğe sevketme gibi olan davranışlar). Dinin yalnızca diğer bilmeye ve kavramaya ait işlemlere bir vasıta olduğunu ve ahlakımızın temelini oluşturmayla hiçbir alakası olmadığını savunuyorlar. Bunun yanısıra onlara göre, pek çok ateist Tanrı olmadan da iyi olmayı becerebiliyor ve dinî inanca sahip olanlar, hiç inanca sahip olmayanlara nazaran kendi ahlak kodlarını uygulama takibinde daha iyi değiller. Boston’daki Tufts Üniversitesi’nden Filozof Dan Dennett, cezaevi nüfusunun (en azından Amerika Birleşik Devletleri’ndekinin) toplumun geri kalanıyla aynı dinî temele sahip olduğunu ve Hristiyanlar arasındaki boşanma düzeylerinin dinî inanca sahip olmayan Amerikalılardan daha yüksek olduğuna işaret etmektedir.

Pek çok ateist Tanrı olmadan iyi olmanın üstesinden geliyor’’

2005’de, Maryland, Baltimore’dan bağımsız bir araştırmacı olan Greg Paul, dinin negatif etkilerini ölçen bir araştırmayı yayınladı.(Journal of Religion and Society, vol 7, p 1). O, gelişmekte olan 18 ülkedeki çeşitli sosyal bozuklukların göstergeleriyle dindarlık düzeylerini karşılaştırdı.İnanç ve ibadet seviyesi daha yüksek olan ülkelerde cinayet, çocuk ve genç ölümleri, cinsel yolla bulaşan hastalıkların, genç kız hamileliğinin ve kürtajın daha yüksek düzeylerde olduğu sonucuna vardı.Paul, şimdi ahlakın dinden gelmediğini ve dinin toplumdaki güvensizlikten ortaya çıktığını söylemektedir. “Tanrı’ya olan kitlesel inanç, aslında yetersiz seviyedeki finansal durumları sağlamlaştırmaya, korku ve endişeye dayalı verilen bir cevaptır. Derin nörobiyolojiksel, genetik veya diğer bir temele sahip değildir’’, demektedir.

Fakat onun çalışması da eleştirilmiştir. Bazı araştırmacılar, onun ülke seçimi ve ahlak sağlığı göstergelerinin seçici olduğu üzerinde tartışmışlardır. Daha özenli bir test sağlama amacıyla; Tennessee, Nashville’deki Vanderbilt Üniversitesi’nden sosyolog Gary Jensen, Paul’ün göstergelerinden bir tanesinin (cinayetin) çeşitli dinî inançlarla olan korelasyonunu görmek için daha detaylı bir analiz yürütmüştür. Toplumlarda olan en güçlü korelasyonun iki inanç olan iyi ve kötü, Tanrı ve şeytan inançlarında olmasına rağmen; cinayet oranlarının ateşli inançlarla gerçekten de bağlantılı olduğunu bulmuştur. En yüksek oranlar Filipinler, Dominik Cumhuriyeti ve Güney Afrika da dahil, Amerika Birleşik Devletleri’nde görülmüştür (toplumun yüzde 96’sı Tanrı’ya inanmaktadır ve yüzde 76’sı da şeytana inanmaktadır). Korelasyon Tanrı’ya inanan toplumlarda çok daha zayıftır, fakat şeytana inancın zayıf olduğu İsveç’de toplumun sadece yüzde 18’i her ikisine de inanmaktadır. Jensen, ‘’Tanrı meseleyi (madde) yi yapar, fakat teklif edildiğinden çok daha karmaşık bir tavırla yapar’’, demektedir.(Journal of Religion and Society, vol 8, p 1)

Buna benzer karmaşık olan bir resim, sonsuza kadar bir güç olarak kalacak olan dinin rolü hakkında olmuştur. Lawrence’deki Kansas Üniversitesi’nin sosyal psikoloğu Daniel Batson, iki kategoriye de bakmıştır: Tanrı’ya olan ” esas dinî inanç” ve ” esaslı inanç olmayan” kiliseye katılma motivasyonu. “Esaslı olmayan dinî inancın“, yani kiliseye gitmenin aslında çoğu kez kişisel bir kazanç sağlama yerine sosyal aktiviteler olarak görüldüğü dinî inanç olduğunu bulmuştur. Esaslı olan dinî inançlar ve şefkat veya azalmış önyargı arasında bazı korelasyonlar bulmuştur. Eğer karşılaştırırsak, esaslı olmayan dinî inanç artan önyargıyla bağlantılıdır. Bu gruptaki insanlar diğer insanlara nazaran daha az yardımcı olma eğilimindedirler ve yardımcı olduklarında da bu “doğru” sınıftan gördükleri insanlara olur.

Batson da üçüncü kategoriyi “araştırmacı” dinî inanç olarak tanımlamaktadır, yani maneviliğin daha sorgulayıcı formu. Onun deneyleri bu kategorideki insanların davranışta hoşgörüsüzlük gösterdiklerini ve kendi değerlerini bozan davranışlar sergilediklerini, yine de böyle davranışlar sergileyen insanlara karşı çok daha hoşgörülü ve yardımcı olduklarını göstermiştir.

Böyle çalışmalar, dinin ahlak davranışını etkilediği düşüncesini desteklemektedir. Bununla beraber, inananın kendi sosyal grubu içinde mi yoksa bunu daha evrensel sevecenlikle ve fedakarlıkla mı yaptığı sorusunu da doğurmaktadır. Kaliforniya Üniversitesi’nden Kültürel Evrim Uzmanı Peter Richerson ve İnsan Ekolojisti Brian Paciotti, Davis’in bu farklılığı araştırmak için ekonomik oyunlar kullandığını söylemişlerdir.

Diktatör oyunu, insanların fedakarlığını ve adil olmasını test etmektedir. Bir kişi $10 almakta ve bu paranın bir kısmını bir diğer kişiye, isimsiz bir oyuncuya teklif etmesi söylenilmektedir. Teklif edilen miktar ilk oyuncunun hakkıdır. Alıcı, iki tarafın da paylaşımı koruduğu teklif edilen miktarı kabul edebilir veyahut da farkedilen adaletsizliği teklifi reddederek cezalandırır, böylece de hiçkimse ödeme almaz. Güven oyununda, bir kişiye $10 verilir ve o kişi herhangi bir miktarı bir diğer bilinmeyen kişiye verebilir, fakat bu sefer de verdiği yekün çifte katlanır ve alıcı daha sonra ne kadar geri vereceğini seçer. Buradaki en iyi strateji, bütün parayı vermektir. Alan kişi, sizin güveninizin karşılığını vermektedir. Sonunda; halk malı oyununda, insanlar organize eden insanlar tarafından ikiye katlanan ve eşit olarak paylaştırılan halk fonuna katkıda bulunurlar.Oyun isimsiz olarak oynanır ve her türlü ahlaki şeyleri test eder ( fedakarlık ve aldatma miktarı da dahil). Eğer herkes maksimumu bağışlarsa grup en iyisini yapar, fakat genelde pek çok insan aldatır.

Richerson ve Paciotti üç oyunu da hem dinî olmayan hem de kilise servisine yeni katılan insanlarla yürütmüşlerdir. Onlar dinî olmayan ve dinî olan insanların farklı davrandıklarını buldular. Paciotti, ” Dinine bağlı olduğunu söyleyen insanların diğerlerinden daha fazla verdiğini gösteren etkiler gözükmüştür. Bu, dinin evrensel desteği gayretlendirdiğini öne sürebilir. Her nasılsa, Batson gibi, takım da dinine bağlı veya dindarlığı sorgulayan insanların daha cömert ve güvenilir olduğunu ve haksız yere daha az ceza verdiklerini bulmuştur. Dini sosyalleşme olarak kullanan insanlar dışsal açıdan aslında dinî inancı olmayan insanlardan daha az fedakardır. Richerson, dinin ne ahlak için hayati önem taşıdığını ne de her zaman negatif etki taşıdığını bulduklarında ise “Sonuçlar kimseyi sevindirmeyecek“, demiştir. Paciotti bulguların; dinin, o ahlakî davranışın doğasını ve kapsamını tanımlamaya hizmet edip, kiminle işbirliği içerisinde olduğumuzu etkilediğine, insanların ahlaklı ve işbirliği ile donanımlı oldukları fikrini de desteklediğine inanmaktadır.

Ahlaktaki dinin etkilerinin birbirinden ayrılmasının zor olmasının bir diğer nedeni diktatör oyununu kullanan yeni bir çalışma tarafından da vurgulanmıştır. Vancouver, Kanada’daki British Columbia Üniversitesi’nden psikolologlar Azim Shariff ve Ara Norenzayan insanlara ilk önce düzenlenmiş olan bir kelime oyunuyla dinî veya dinî olmayan tabirler sunarak, ateistlerin bile dinî kelimelerin ortaya konulmasıyla ismi açıklanmamış partnerlerine karşı daha cömert olabildiklerinin önemli etkisini bulmuşlardır.(Psychological Science, in press). Araştırmacılar bu önemli etkinin bilinç dışı olduğunu öne sürerek, ” İnsanlar oyunun dinî temaya sahip olduğunu farketmemiştirler” demektedirler.

Buna benzer bir şekilde, Michigan Üniversitesi’nden psikolog Brad Bushman ve Ann Arbor; hem Hristiyan hem de dinî inancı olmayan insanların bu hikayenin İncil’den geldiğini veya Tanrı’nın kocanın şiddetini onayladığını kapsayan ilave ayetler olduğunu duyduklarında, kocanın karısına işkence yapıp, onu öldürüp nasıl intikam aldığını anlatan dinî metni okuduktan sonra daha saldırgan davrandıklarını bulmuştur. (Psychological Science, vol 18, p 204).

İzleniyorsunuz

Öyleyse dinî kavramlar niçin ahlakî davranışı, inancı olmayanları bile harekete geçirmektedir? “Bu çünkü hem din hem de ahlaki evrimsel adaptasyonlardır“, demektedir Birleşik Kraliyet, Belfast’taki Queen’s Üniversitesi Biliş ve Kültür Enstitüsü’nün başı olan Jesse Bering. Kendisi, çoğunlukla tartışılan ‘Ahlak, dinden kaynaklanmaz’ fikrini ileri sürmektedir. “Onlar ayrı ayrı gelişmektedirler, her ne kadar sosyal çevremizdeki aynı güçlere, kuvvetlere cevap verseler de. Bir zamanlar atalarımız dil ve zihnin teorisini edindiler, yani başkalarının ne düşündüğünü anlama yeteneğini. Herhangi bir kişinin itibar haberi kendi gruplarından çok daha öteye yayılabilirdi. İleri derecede sosyal davranma meyiline sahip olan herhangi bir kişi avantajdadır“, demektedir Bering. “Ahlak davranışımız hakkında endişelendiğimiz şey, başka insanların hakkımızda ne düşündüğüdür. Böylece ahlak, uyarlanır hale gelmiştir. Aynı zamanda da, dinî inanç için olan kapasite de doğmuş olabilir. Biz, bilinçli atalarımız tarafından yayılan izlenme ve yargılanma duygusunu deneyimlemiş olabiliriz“, demektedir. Zihnin temelini oluşturan idrak, kavrama, biliş sistemi hiç olmadığı zaman bile; zihin manasallığa ve manayı da bir nedene bağlamayı araştırmaktadır ve bu da süper doğasal kaynaklara halihazırda neden olabilir. Böylece ahlaka yönlendiren adaptasyonlar, dinin evrimini de geliştirmiş olabilir.

Bu arada, New York Üniversitesi’nden evrimsel biyolojist David Sloan Wilson, grup uyumu için dinî uygulamaların da önemli olduğunu ve bu nedenle grup seçimine de tabi olduğunu söylemiştir. (group selection). İnsanlar 100,000 sene içerisinde daha sosyal oldukça ve özellikle 10,000 yıl önce toplumlarda tarım büyük bir kısmı yönlendirdiğinde, din ve ahlak; sosyal uyumu artırma yolları olarak yavaş yavaş gelişmiş olabilir. “Din bizim ahlak doğamızı verirken can alıcı bir rol oynamıştır, en azından evrimsel konuşmak gerekirse” demektedir Virginia Üniversitesi’nden psikolog Jonathan Haidt.

Şimdilerde, diye ilave etmekte Bering, “Tanrı’ya inanalım veya inanmayalım, sanki çok kötü davranırken yakalanabilirmişiz gibi davranmamıza neden olan beyin mimarisi hâlâ bizde vardır. Bunun sonucu olarak da, ateistler inançlı olanlardan daha ahlaksız değildirler” Hakikaten de, kendi deneyimleri göstermektedir ki; herşeye rağmen insanlar süperdoğasal varlıklara inansalar bile, hem yetişkinler hem de çocuklar, Bering kendilerini izleyen bir “tanrı” veya “hayalet“in izleyebileceğini talimat verdiğinde kendi başlarına kaldıklarında daha az aldatmaktadırlar.

Haidt’a göre, kültürel ve teknolojik ilerlemeler de yaşadığımız şekli değiştirmişlerdir. Batı liberal toplumları din ve ahlak arasındaki bağlantıyı anlamak için olan zayıf modelleri yaratmışlardır, kültürel ve teknolojik ilerlemeler de yaşadığımız şekli değiştirmişlerdir. Haidt, bizim şimdi atalarımızdan çok daha fazla bireysel olduğumuzu savunmaktadır. “Teknoloji yaşamlarımızı değiştirdi, böylece yeni şekillerde de yaşayabiliriz. Şimdi dine sahip olmadan da ahlaklı olabiliriz. Sosyal kontrolün (hukuk, polis güçleri ve CCTV kameraları gibi) başka şekilde olanlarını da geliştirdik” demektedir.

Yine de din hâlâ herhangi bir toplumdaki bireyleri harekete geçirme gücüne sahiptir. Pennsylvania Üniversitesi’nden Andrew Newberg tarafından yapılan Beyin-imajlama deneyimlerinin, dinî olan ve meditasyon hallerindeki insanların bedenimizin haritasını temsil eden bölgelerde ve zeka, beyin aktivitelerinde geçici bir düşüş yaşadıklarına işaret etmektedir. Dinî duygular gerçekten de her yönüyle kişisel olmayan-menfaatsiz olarak gözükebilir ve bu da dinin en cezbedici yönüdür. Pek çok insan müzik festivallerinden askeri göreve kadar olan aktiviteleri grubun kenetlenmesi için kuvvetli bir dürtü olarak kullanır. Haidt, egoist ilgilerimizin ötesinde kendimizi yüceltmek için daha yardımcı olabilen, grup odaklı ve özverili seviyeye sahip gelişmiş arzulara da sahip olduğumuza inanmaktadır. Haidt bu yüceltme hissine oksitosin adlı, kendimizi iyi ve mutlu hissetmemizi sağlayan bir hormonun salgılanmasındaki psikolojik cevabın aracılık ettiğini söylemektedir. Haidt, yüceltme pek çok şekilde gelebilir: “Biz onu yüce bir hedefi kovalarken, iyi davranırken, çok güzel bir düzyazı (nesir) okurken, marifetli bir şeye tanıklık ederken, korkuyla karışık şaşkınlık deneyimlerken veya kendini iyi hisseden bir insanla duygularımızı paylaştığımız zaman deneyimleyebiliriz” demektedir.

Hâlâ dinî insanlar, pek çok ateistin sahip olmadığı bakış açısının ekstra kaynağına sahiptir. Dawkins gibi olan bilimadamları da dine karşı en mantıksal ve açık bir şekilde ifade edilen bu tartışmanın evrimsel mananın mantığını kökünden söküp atamayacağını çok iyi bir şekilde farketmektedirler. Pek çoğu, dine sosyalleşme veya ahlaki yol gösterme olarak artık ihtiyaç duymasalar ve ateizmin tek mantıklı yol olduğunu düşünseler bile; biz yine de, dinin evrimsel tarihimizde çok önemli bir rol oynamış olduğunu kabul ediyoruz. O hâlâ bizim ahlak değerlerimizi ve yaradılıştan olan ahlak mantığımızı sağlamlaştırabilir. Din, inançlarımızı kabul etmeyen ahlaksız bir davranışa karşı haklı çıkma için de kullanılabilir. Beğenin veya beğenmeyin, ne olduğumuzun önemli kısmında din, olduğu gibi durmaktadır.

New Scientist dergisinin 2619 nolu sayısından, 1 Eylül 2007, sayfa 32-36

Ahlaklı doğmak

Doğuştan doğru ve yanlış mantığına sahip olduğumuz düşüncesi, Harvard Üniversitesi’nin biliş psikoloğu Marc Hauser tarafından, “Ahlaklı Zihinler’’ isimli kitabının yayınlanmasıyla yeniden önem kazanmıştır. O, ahlakı lisana ve onun Allah vergisi olan özünü de dilbilgisi mantığımızın özüne benzetmektedir. Bir başka deyişle, insanın ahlak kodlarının kalbinde doğuştan alışagelmiş kurallar ve nitelikler yatmaktadır.

Hauser, her kültürün ve jenerasyonun ahlakî dilbilgisini yorumlamayı birbirinden farklı şekillerde öğrendiğini, fakat beynin biyolojisinde sabit duran kuralların aynı kaldığını iddia etmektedir.

Buna inanmasının bir sebebi de, ahlakın kökenlerinin; fedakarlık ve dürüst davranmak, gruba dayalı yaşayan ve fazla ciddi olan kuzenlerimizde, akrabalığa sadakat davranışlarında, hırsızlığa hoşgörüsüzlükte ve aldatmayı cezalandırma davranışlarında görülmesidir.

Diğer bir sebep de ahlak kararlarının bilinçli veya mantıklı olmaktan çok, sezgiyle verilmesidir. İnsanlar belirli ahlak ikilemiyle karşılaştıklarında aynı cevaplarla karşılaşıyorlar, fakat Hauser ve çalışma arkadaşları insanların cevaplarını muhakeme etmelerinin seçimler yapıldıktan sonra olduğunu ileri sürerek cevapların değişken ve tutarsız olduklarını göstermişlerdir. Onlar değişik inançlardan olan binlerce insan tarafından yapılan temel ahlak seçimlerinde hiçbir fark bulamamışlardır ve hiçbirinin soru anketlerine ahlak ikileminde yanıt verdiklerini bulmamışlardır. Bu da içeriye işlenmiş olan ahlakın öğrenilmiş olan dinî kodlardan bağımsız olduğunu ileri sürmektedir.

İnkar edilemeyecek bir şekilde; kölelik, ırkçılık, ölüm cezası ve kürtaj konularındaki davranışlara zaman içerisinde ve kültürlerde farklılıklar oluşmuştur. Hauser; hatta yaradılıştan olan mantığın aynı kaldığını, değişen şeyin ise yorumlama olduğunu savunmaktadır. Öyleyse, ahlak nasıl beyinlerimize işlenmiştir? Beyin bilimadamları (nörologlar) arasındaki fikir birliği; korku, suçluluk ve gururun son derece önemli olduğudur.

Virginia Üniversitesi’nden Jonathan Haidt, hipnoz deneyini duyguların ne kadar önemli olduğunu göstermek için kullanmıştır. Hipnozla,  insanları iki gelişigüzel kelime duyduklarında nefret duymaya ikna etmiştir. Bu kelimeler daha sonra ahlak ikilemleriyle bağlantılı olarak ortaya çıktıklarında, hipnotize olmayan insanlar vermese de, denekler belirli senaryoların yanlış olduğuna hüküm vermişlerdir. Kendi seçimlerini savunmaları istendiğinde de, araştırmacıların memnuniyetine karşın öyle yapamamışlardır. Neden veya niçin olduğunu bilmeden, duyguları doğru ve yanlış mantığında değişiklikler yaşamıştır.

Beyin-tarama çalışmaları; sosyal duygulara ev sahipliği yapan beyin bölgelerindeki zararla, anormal ahlak seçimlerini yapma eğilimi arasında bir bağlantı olduğunu göstermiştir. Hâlâ, duygudan çok ahlak vardır. Pek çok araştırmacı; kararların nasıl yapıldığındansa, duyguların, ahlak kararlarımızın eylemlere veya seçimlere dönüşme yolunu etkilediğini düşünmektedirler. Empatiyle ilgili olan diğer beyin bölgeleri ve niyetlerle ilgili izafeten olan inançlar da önemlidir.

(New Scientist Dergisi, 1 Eylül 2007)

Yazan: Helen Phillips
Çeviren: Esin Tezer

Check Also

cip

Çip Üzerindeki Beyin-Kan Bariyeri ‘Sessiz Katile’ Yeni Bir Işık Tutuyor

Özet: Araştırmacılar, nöroinflamasyon çalışmalarında, yeni bir çip sistemi üzerindeki kan-beyin bariyerinin kullanıldığını bildiyorlar. Kaynak: Vanderbilt ...