|Pazartesi, Nisan 21, 2014

Morfogenetik Alanlar 

Morfogenetik alanlar teorisi, insan şuurunun nasıl bir paylaşım alanında olduğunu morfogenetik7tanımlamak için kullanılabilir. Dolayısıyla morfogenetik alanlar, şu anda belli bir noktada bulunan insanlığın zamanla şuurlarında çarpıcı bir kolektif değişim yaşayacak oluşlarında önemli bir role sahiptir. Bu kolektif değişim, değişim için gereken minimum kütleye (kritik kütleye) erişildiğinde gerçekleşecektir, ya da başka bir deyişle dünya üzerinde ruhsal olarak uyanmış belli bir sayıda varlığa erişildiğinde bu gerçekleşecektir.

Morfogenetik Alanlar ve Rupert Sheldrake

Bitki fizyolojisi eğitimi alan Rupert Sheldrake, bitkilerin ve tüm canlıların mevcut şekillerini nasıl aldıklarıyla ilgilenmiştir.

Basit bir hücreyken bölünüp iki özdeş kopyaya dönüştükten sonra bunların değişme uğramasına, bazı hücrelerin kendine özgü özelliklere sahip olmasına; örneğin bazılarının yaprağa dönüşürken bazılarınınsa bitkinin gövdesini oluşturmasına neyin neden olduğunu, bunun tam tersinin mümkün olamayışının nedenini, yani yaprakların yeniden gövdeye dönüşemeyişlerini neyin sağladığını merak etmiştir.

1960’ların ikinci yarısında ve 1970’lerde devam ettirdiği araştırması sırasında bu gelişmeleri neyin yönlendirdiği belirgin değildi. 1920’lerde, embriyoların yeniden oluşması ve söğüt filizlerinden tamamen yeni ağaçların oluşturulabilme kapasitesinin bu alanların ya da ortamda bulunan bir tür hafızanın varlığına işaret ettiği düşünülüyordu. Daha sonra DNA’nın keşfedilmesiyle buna bir açıklama getiriliyor gibi göründü ama DNA’nın bir organizmayla büyük oranda özdeş olduğu ortaya çıktı, dolayısıyla kendi kendine formu açıklayamayacaktı. DNA, hücrenin bir organizma olduğunu ama insanın bir parçası olan “düşünce” olmadığını ortaya koyuyordu. O dönemde, formların gelişiminden DNA’da kodlanmış mekanizmaların sorumlu olduğu düşünülüyordu, ama sistemin mutlak doğası gizemini koruyordu.

Sheldrake, bu problemi açıklayabilmek için tamamen yeni bir teori geliştirdi, bu teori bir nesnenin “temel modelinin” şifrelerinin kodlandığı evrensel bir alan üzerine temelleniyordu. Sheldrake’in görüşüne göre, bir formun varlığı o formun başka bir yerde de ortaya çıkması için yeterliydi. Sheldrake 1973’te buna “morfonegenik alan” adını verdi ve bu görüşe göre doğa bir yasalar bütünü değil, alışkanlıklar bütünü olabilirdi.

Bu düşünceye göre doğada bir tür hafıza vardır. Herşey, bir kolektif hafızaya sahiptir.

Örneğin şu an New York’taki bir sincapı ele alalım. Bu sincap kendinden önce yaşamış bütün sincaplardan etkilenmektedir.

Bu etkinin zamanda hareket edişi ve sincap hafızasının hem formunun, hem de içgüdülerinin iletilişi, morfik rezonans sayesinde gerçekleşiyor.

Bu, doğada varolan bir kollektif hafıza teorisidir. Hafızanın ifade edildiği vasıtaya “morfik alanlar” adı verilir, bunlar her organizmanın içinde ve dışında bulunurlar. Hafızayla ilgili fonksiyonlar “morfik rezonansa” bağlıdır.

Temel olarak, morfik alanlar alışkanlık alanlarıdır ve düşünce, eylem ve konuşma alışkanlıkları vasıtasıyla kurulmuşlardır. Kültürümüzün çoğu alışkanlıklara bağlıdır, yani, kişisel hayatımızın çoğu ve kültürel hayatımızın da büyük bölümü alışkanlıklara bağlıdır.

Morfik rezonans düşüncesinin tamamı tekamülle ilgilidir ama morfik rezonansın bize sunduğu yalnızca tekrarlamalardır. Morfik rezonans bize yaratıcılığı sunmaz. Dolayısıyla tekamül, yaratıcılığın ve tekrarlamaların bir karşılıklı etkileşimidir.

Yaratıcılık bize yeni formlar, yeni modeller, yeni fikirler ve yeni sanat formları sunar, ama bizler yaratıcılığın nereden geldiğini bilmemekteyiz. Acaba yukarıdan mı geliyor? Yoksa yerden mi fışkırıyor? Havadan mı alıyoruz yaratıcılığı? Ya nereden? Yaratıcılık her nerede karşılaşırsanız karşılaşın bir gizemdir, ister insan gerçekliğinde karşılaşın ya da biyolojik evrim gerçekliğinde, isterseniz kozmik tekamül gerçekliğinde.

Robert Gilman İle Morfogenetik Alanlar Üzerine

Morfogenetik alanlar temel olarak formlara hayat veren, fiziksel olmayan tasarımlardır. Morfogenetik alanlar enerji değil, yalnızca bilgi taşırlar ve oluştuktan sonra hiçbir yoğunluk kaybına uğramadan zamanda ve mekanda varolurlar. Morfogenetik alanlar fiziksel formların modelleri (kristal gibi maddeler ile biyolojik sistemler de dahil olmak üzere) tarafından yaratılırlar. Bunlar daha sonra ortaya çıkacak olan benzer sistemlerin oluşmasını yönlendirirler. Sonuç olarak, yeni oluşan bir sistem, içinde taşıdığı tohumla, önceden oluşmuş bir diğer sistemin sahip olduğu ve kendisininkine benzer bir tohumla rezonansa girerek önceden oluşmuş bir diğer sisteme “uyumlanır”.

Dolayısıyla bu görüşe göre, canlı bir sistemin (örneğin bir meşe ağacının) genlerindeki DNA, o sistemi şekillendirmek için gereken bilginin tamamını taşımaz ama aynı türdeki daha önce oluşmuş sistemlerin morfogenetik alanlarına uyumlanan bir “uyumlanma tohumu” olarak fonksiyon görebilir.

Dolayısıyla morfogenetik alanlar, genetik alışkanlıklar olarak tanımlanabilecek özelliklere ait havuzlardır.

Ayrıca, aynı kavramlar insan hafızasının gizemlerinin bazılarını açıklayabilmek için de kullanılabilir. Aslında, beyinlerimiz morfogenetik alanlarda mühürlenen bir dizi deneyimi ardında bırakan birer gönderme ve alma istasyonlarıdır ve daha önceki deneyimleri o deneyimlere uyumlanarak yeniden hatırlayabilmektedir. Dolayısıyla morfogenetik alanları taşınabilir bellek gibi kullanmak zihinler arasında hiçbir mutlak ayrılığın olmadığının göstergesi olmaktadır.

Bütün bunların yanı sıra, morfogenetik alanlar, kimliklerimizin düal (ikili) olduğunu da göstermektedir; tıpkı bir elektronun hem parçacık hem de dalga oluşu gibi. Bizler, eşi olmayan varlıklarız ve her birimiz farklı yönlere sahip olmakla birlikte düşünce ve davranışlarımızın çoğu kişisel ötesi morfogenetik alanları yaratmada, onu şekillendirmede ve ona katılmada etkin olmaktadır. Dolayısıyla bizler hem ayrı bireyleriz, hem de bir “grup zihninin yaratıcıları ve ifadeleriyiz”; tıpkı Jung’un “kollektif bilinçdışı” kavramı gibi, ama bu görüş ondan daha kapsamlı ve bazı açılardan daha çok değişkenliğe sahip.

Beyinlerimiz bizleri diğer türlere bağlayan bazı titreşim düzeylerine (memeliler, sürüngenler vs.) sahip olduğundan, bu grup zihni tüm hayatı kapsamaktadır.

Hatta, bildiklerimizle ilişkili şuurun tüm olasılıklarını araştırdığımızda, örneğin cansız bir maddeyi düşünün, şuurumuz vasıtasıyla tüm yaratılışla bağlantı içinde olduğumuzu görebiliriz.

Böylelikle sadece bedenlerimizdeki kimyasal maddelerle değil, aynı zamanda zihinlerimizle de, yıldızlarla bile bağlantı kurmamız mümkün.

Morfogenetik alan düşüncesini kabul etmek aynı zamanda şuurun ve zihinsel sürecin fiziksel destek olmadan da işlevini sürdürebileceği düşüncesine kapıyı açıyor. Bu da fiziksel olmayan varlıkların mevcut olduğunun göstergesi olmaktadır (tanrılar, melekler, ölüm sonrası hayat vs.) ki bunlar çoğu dinsel ve ruhsal geleneğin temel ilgi alanına konu olmaktadır.

Alıntı: www.experiencefestival.com
Çeviren: Işık UÇKUN

Benzer Yazılar:

murat@okyanusum.com