İnsan-ı Kamil – 51 / 2. Bölüm (Ruh Adlı Melek)

İnsan-ı Kamil                                 Abdûlkerîm Ceylî


Bu eserden beklenen odur ki; 
Salik için , en yüce refikîne ileten ola..
Ama, ince, düşünceli, nazik, kibar arkadaş gibi..


51 – 2. BÖLÜM

RUH  ADLI  MELEK


E v e t..

Beyan gemisi, bizi açıklama denizinde dalgalandırmaya başladı..

Nerede ise, bizi sahile vuracaktı..

Hemen hakikatler denizine dönelim..

Özellikle bahsimiz olan:

–  RUH  ADLI  MELEK..

Bahsini açalım..

Bilesin ki..

Bu meleğin isimleri çoktur.. Bu çok isimler, çeşitli mânalarda
onun göründüğü yüzler adedincedir..

Misal yollu, şu isimleri sayabiliriz:

Kalem-i alâ..

Muhammed S.A. efendimizin ruhu..

Akl-ı  evvel..

Ruh-u  ilâhî

Bu isimler, asıl isimden alınıp, ayrıldığı dallara göredir.. Yoksa, onun
Yüce Hazret katında bir ismi vardır; o da: RUH..

İşbu manâ icabıdır ki; özellikle bu bölümü, o isim üzerine bağladık..

Eğer onun kapsamındaki manâları, isim isim anlatıp şerhine gitseydik;
nice cilt kitaplar dolardı…

Bazı ilâhî makamlarda, bu melekle buluştum..


Bana selâm verdi ve kendisini bana tanıttı..

Selâmına karşılık verdim; öyle bir halet içinde idim ki:

Onun heybetinden eriyecek oldum..Onun üstün güzelliğinden,
az daha yok olacaktım..

Saygı sunuşundan sonra; bana söz açtı.. Bu arada
ünsiyet şarabı kadehleri devre başladı.

Bundan sonra ona: Yüce  MEKÂNET  ve  MAHDİT’ini sordum..

HAZRET’ini ve istinad noktasını, aslını ve dallarını, heyetini çeşidini,
sıfatını ve ismini, şemailini ve resmini sordum..

Bana dedi ki:

–  Senin konuştuğun şey, taleb ettiğin bu sır öyle bir iştir ki:

Meram olarak azizdir; makam itibarı ile de azimdir..
Bunun, açıktan ifşası yaramaz; kinaye ve telvih yollu anlamak zordur..

Bunun üzerine dedim ki:

–  Kinaye ve telvih yollu olsun; anlat..

Eğer, ezelde bana inayet yazısı varsa, belki anlarım

Bu sözüm üzerine şöyle devam etti:

–  Ben, o çocuğum ki, babası onun oğludur..

Ben o şarabım ki; üzüm çubuğu onun küpüdür..

Ben o dalım ki; onun aslını sonuç eyledim..

Ben o okum ki geçtiği yer, yayıdır..

Beni doğuran analarla buluştum.. Nikâhlamam için onlarla söz kestim;
nikâhıma girdiler..

Zâhirî usülde yürüdüm; mahsul sureti ile bağlı kaldım..

Bundan sonra, işleri birbirine karıştırdım.. Hissimde devre tamamladım..

Heyula emanetlerini yüklendim.. Ulû vasfını alan yüce hazret makamını
güçlendirdim.

Bundan sonra beni herkesin babası buldum..  Süt çocuğunun da,
yaşlının da anası..

İşte..  HAZRET ve emanetin mânası budur..

MEKÂNET  ve  MAHDİT’e gelince..

Şöyle bilesin:

Ben, gözle müşahede edilen olmamla beraber; gaybde benim için
bir hüküm mevcud oldu..

Ne var ki ben: O kesin hükmü bilmeyi, o hükm’olunan iş canibini
müşahedeyi  isteyince;

nice nice yıl Allah’a ibadet ettim.. Ama Allah ismi ile

Ve ben o halde: Uyku ile ayıklık arası bir haldeydim..

Bu hal içinde yüce hak, beni ayıktırdı.

Kendi adına yemin etti ve himayesine aldı:

–  “Onu tertemiz eden, gerçekten iflâh oldu; onu kirleten ise..
Ziyana uğradı..”   ( 91/9-10 )

Bana verilen kısmete kavuşunca ismin, yâni:

Allah isminin bana ihsanını kazanınca, Hazret-i Resul’ün dili ile
Hakikat-ı Muhammediye beni temize çıkardı..

Ona salât ve selâm olsun; şöyle buyurdu:

–  “Allah-ü Taâlâ, Âdemi kendi sureti üzerine yarattı..”

Bunun böyle oluşunda, hiç bir şüphe yoktur.. Bu, söz götürmez..

Ve Âdem a.s. ancak, benim zuhur yerlerimden  bir zuhur yeridir..

Zâhir yanıma, onu bir halife olarak kaim eyledim..

Bu arada, şunu da anladım ki:

Yüce Hak beni kullardan murad ve maksud eylemiştir..

Bunu anlayınca, en keremli hitap en büyük makamdan bana şöyle geldi:

–  Sen, o kutupsun ki; cemal küreleri onun mihveri üzerinde döner..

Ve.. o güneşsin ki; kemal mehtabı onunla aydınlığını tamamlar.

Ve sen osun ki; bir model olarak kaim kıldık onun namına..

Ve sen namına, mâna kapılarını ardından kapadığımızsın..

Hind ve Selma künyeleri ile murad olunansın..

İzzetle, yücelikle  parlayan sensin..

Hâsılı: Hepsi ancak sensin.. Başka yok; en yüce vasıfların sahibi..
Ey pâk namları alan..

Cemal sıfatı seni dehşete düşürmez..

Celâl sıfatı dahi seni ürpertmez.

S o n r a..

Olmaya ki, ilâhî kemâl kapsamını uzak göresin..

Zira sen, bir mihversino dahi, çevrende dönen daire..

Sensin giyen.. O ise.. giyilen detaylı güzel elbise..

RUH  anlatıyor:

–  Yukarıdaki hitabı dinledim; mânasını anladım..

Buna karşılık sordum; ama önce, şanına karşı tâzim duygularımı
ifade ettim..

–  Ey efendiliği hak eden büyüklük sahibi; bütün inceliği ile her şeyi bilen
ve bizzat her şeyden haberdar olan yüce zat..

Bundan sonra taleplerimi sıraladım..

En başta, senden halimizin sıhhatı babında teyid ve korunma istiyoruz..

Sonra..  Şu hususlarda bana bir haber ilet:

Dizi dizi hikmet incileri sun.. Rahmet umanını önüme ser..

Nedir şu sırlar?.. bildir:

Ben, o denizlerin incisi, sedef kapları neden başka?

Halbuki, hepsi suyumdan: Suyumun gayrı ile bir ilgim, bir bağım yok..

Hepsi suyumdan: Denizi de, incisi de.. Ne bu görünen yabancılık..

Uçan kuşlar benim; ya isimleri neden başka..

Bu işin, baştan saklanması neden?

Ya, işindeki güç kendisinden olduğu halde; demirine niçin bildirilmedi?..

RUH’un sorularına geniş, izahlı ve ayrıntılı cevaplar geldi..

Şöyle dendi:

–  Bilesin ki:

Yüce Hak, isim ve sıfatlarının tecellisini murad etmiştir..

Bu tecelliden gaye: Halka, zatını bildirmektir..

İşbu gayenin yerine gelmesi için:

Açıktan belli seçimli zuhur yerlerinde;
bir de gizli, batın mânalarda anlatılan isim ve sıfatlarını izhar eyledi..

Bütün bunlar, zata bağlı varlıklardır; İlâhî mertebelerde
tecelli yüzü gösterirler..

Anlatılan mânanın aksine; bu tecelli işi: Tamamen açıktan olsaydı ve kul,
her şeyi olduğu gibi özünde kavrayıp salınmış olsaydı; iş değişirdi..

.. Ve şöyle olurdu: Mertebeler bilinmezdi.. Nisbetler ve izafetler
ortadan kalkardı..

.. Ve insan: Kendinin gayrını görmezdi…

Şu bir gerçektir ki: İnsan, başkasını gördüğü zaman, hayır işinde
çok şeyler elde eder..

Bir uyma mevzuu varsa.. Anlatılan durumda daha kolay uyulur..
Böylelikle nekadarına gücü yetiyorsa o kadarını alır..

İşbu mâna icabıdır ki:

Allah-ü Taâlâ, kerem sahibi peygamberler göndermiştir..

Onları gönderirken, her şeyi açıklayan kitabını vermiş ve
bozulmaz hitabını yapmıştır..

Anlatılan kitap ve hitapla gelen peygamberler:
Kendisine ait sıfat ve güzel isimlerin tercümanı olmaktadır..

Bununla bildirilmek istenen mâna şudur: Yüce Allah’ın zatı,
idrâk edilmekten yana çok ötededir..

O sıfatları, ancak o sıfatlar bilirler, bunda bir ikilik bir karışma yoktur..

İşte.. Anlatılan mâna icabıdır ki, bir ismi de SEYYİD-ÜL EVVAH olan
Resulullah S.A. efendimiz şöyle buyurdu:

–  “Allah’ın ahlâkı ile ahlâk sahibi olmaya bakınız..”

Bu emirde elbette önemli bir işaret vardır..

Başta: İlâhî sırların açığa çıkıp belli olmasıdır..

İşbu sırlarını,o yüce zat: Bu insan kalıplarına emanet olarak bırakmıştır..

Emri gelen ahlâka sahib olduğu zaman:
Sözü geçen sırlara, rabbanî izzet yüceliği ile zâhir olur..

Böylelikle: Rahmaniyet mertebesinin de hakkı bilinir..

Ve.. bilgi yolu, orada kalır; daha öteye varamaz..

Sebebi: Anlatılan mana ötesi bilgiyi, yüce Hak zatına saklamıştır..

Nitekim o yüce zat, kendi özünden haber verirken şöyle buyurdu:

–  “Allah’ın kadrini, şanına lâyık olan bir hakla takdir edemediler..” ( 6/91)

İşte sana: Dizi dizi hikmet incilerine ait mana..
İşte sana: Rahmet umanındaki derin mana..

Bu, ancak bu kadar açılır..

İncinin kabı sedefe.. yani: O, senin başkan oluşuna gelince..

Öyle görünsün; ne var?.. İncileri suyundan ya; ona bak..
Onları, ancak suyun sıraladı.

Sedef: O dize dizi incileri saklayan bir kap, bir kabuktur..

Ve.. özleri gizleyen bir nikap, bir perdedir..

Elbette bunun böyle oluşunun sebebi var: Ta ki, bahsi edilen hikmete ve
bu ayrıntılı hitaba varamasın.. Ama kim? 
Haliyle:

Ümmü’l – kitapta ona ehil yazılmayan..

Yalnız ona ehil olan anlasın; başkası değil..

Senin kuşun, senden başka ad almasına gelince.. Bu da:
Hayrı, derleyip almana vesiledir.

Bu işin gizli tutulup saklanması ise.. Bir başka durum icabıdır..

İşbu durum ise.. O denize dalma gücünün olmayışıdır.. Herkese
böyle bir takat verilmemiştir..

Akıllar, o umman mânaya dalıp idrâk etmekten yana kusurludur. Kaldı ki:
Akıl için, kendini bağlarından sıyırıp koparmak da imkânsızdır..

O bağlardan sıyrılıp bir sığıntı yeri bulmak da yoktur..

Sonra.. hepsinden önemlisi: Bu ibarelerde kalmayıp öteye geçmektir..

Çünkü bunlar: İbare kabuklarıdır.. Ve.. işaret edilen mânaların kabirleridir..
Has mânalar, onların derinliğinde yatarlar..

İşbu ibare kabuklarını ve işaret kabirlerini esas görülmeye değer yüze
peçe eyledik..

Ta ki, ona ehil olmayanlara tam mânası ile kapana..

Eğer, sözden anlar bir durumdaysan, anla..

Bu zâhirde beliren yüzlerin durumu, özde saklı yüzlere hiç benzemezler..
Bunlar, batındakileri gizleyen zarlar gibidir.

Yüce Hak Bunlarla, içtekileri örtüp gizledi..

İşbu durum, bazan için dışa; bazan da dışın içe geçişine benzer..

Bazan ters.. Bazan yüz.. Bazan alt; bazan üst..

Hâsılı: Fikirler bunda şaşkınlığa uğrar.. Dalar dalar gider..

ABDÜLKERİM  CEYLİ  HZ.  anlatıyor..

Yâni: Bu eserin müellifi.. RUH’la buluşup görüşen..

Diyor ki:

–  O yüce RUH’un, bana içirdiği şaraptan içmeye devam ettim.

Hem suyundan; hem şarabından içtim.. Ama hiç kanmadım.

İçtikçe içtim, ama halimdeki susuzluğum yine berdevam
Geçmedi.. Geçmedi..

Bu hal: Taa, iktidar güneşi doğuncaya kadar devam etti..

İsim şafağı gündüz gibi ağarıncaya kadar sürdü..

İşte o zaman: Yuvamdaki kumru terennüme başladı..

Dile geldi; şakıdı.. Söyledi..

Halime tercüman oldu..

Sonda da; RUH ismi ile müsemma MELEK için şiirler söyledi..

Övdü.. övdü.. bitiremedi..

O, bir tazedir, güzellik boy gösterir endamında;
O, zattır, vasfa mâna sayılır hepsi tamamında..

O, cemal kalıplarına öyle bir ruh olmuştur ki;
Yok gelir bakana.. lâkin isbatı gelir sonunda..

O, bir güzel surettir, şanını açıp açıkladım;
Öz adını da gizli tuttum:

–  Hindler,
Dedim namında..

Ve o, hakikaten bir manalar dizisidir saklı;
Güzelliğinizden, lâkin zuhuru var bir yanında..

Âlemlerin hepsi onun kutup merkezine bağlı;
O, onların bütünü, onları say parçalarında..

Hak olarak künyelendi o, bir hakikat için ki;
İlâhî halkıdır, ama kelimeler mânasında..

Kadimliği gidince getirdi onu yüce zat ki;
Eskiten, yeni yapandır, hep sıfat iktizasında..

Ne zaman ki o, taayyün etti öz zatına göre;
İşte o zaman lehçeler zâhir oldu ahkâmında..

Aydınlığa çıktığında giydi cemal libasını;
Bir güzel göründü, güzellikler hiç oldu yanında..

Var söyle:
–  Yoktur o güzelin yüce varlığı için;

Bir yokluk, bir söz de geçmez ona katılma babında..

Onun gelişi bir başka, görür kemâlle vasfını;
Hem de aynen, tek Hakkın zatı var hakikatlarında..

<– geriileri –>

Check Also

Ekran Alıntısı

İnsan-ı Kamil – 64 / 1. Bölüm (İbadetlerimiz)

İnsan-ı Kamil                               Abdûlkerîm Ceylî Bu eserden beklenen odur ki;  Salik için , en yüce refikîne ...