Doğumdan Önce Neler Öğreniyoruz

Çeviri: AylinEr
Kontrol ve senkron: Yavuz Sanes

Bugün burada anlatacağım konu “öğrenme” ve bu amaçla size kısa bir sınav yapacağım. Hazır mısınız? 

Öğrenme ne zaman başlıyor? Bu soruyu düşünürken, belki de sizler okul öncesi, ana okuldaki ilk gününüzü, çocukların öğretmenleri ile sınıftaki ilk gününü düşünüyorsunuz ya da belki de emekleme zamanı, bebeklerin yürümeyi, çatal tutmayı nasıl öğrendikleri zamanı. Belki de, öğrenme için en önemli ve en erken olan yaş olan  0-3 yaşı düşündünüz. Dolayısıyla soruma verdiğiniz cevap:
Öğrenme doğumla başlar olacaktır.

Bugün sizlere sunacağım fikir, belki de sizler için şaşırtıcı ve belki de inanılmaz gelebilir ama bu fikir psikoloji ve biyolojiden en yeni kanıtlar ile desteklenmektedir. O da: “Öğrenmenin önemli bir kısmı, biz doğmadan önce, daha anne karnındayken gerçekleşmektedir.”

Ben bir bilim muhabiriyim ve kitap ve makaleler yazarım. Ayrıca bir anneyim. Bu iki rol bir araya geldi ve ben “Kökenler” diye adlandırdığım bir kitap yazdım. “Kökenler”, heyecan verici olan çok yeni bir alanın ön safında yer alan “fetal-cenine ait kökenler”in rapordur. Fetal kökenler, sadece 20 yıl önce ortaya çıkan ve “sağlığımızın ve tüm yaşamımızın sağlıklı ve iyi olması, anne karnında geçen 9 ayla ciddi anlamda şekillenmekte” şeklindeki teoriye bağlı, bilimsel bir disiplindir. Şuan bu teori, sadece entellektüel anlamın ötesinde bir şekilde ilgimi çekmekte.

Bu araştırmayı yaparken hamileydim. Bu çalışmadan kazandığım en harika edinim; hepimizin bu dünyaya gelmeden dünya hakkında öğreniyor olmasıdır.

Bebeğimizi ilk defa olarak  kucağımıza aldığımızda, onları tertemiz, hayat tarafından işlenmemiş olduğunu düşünürüz. Halbuki onlar, bizler ve içinde yaşadığımız belirli bir çevre tarafından çoktan şekillenmişlerdir. Bugün sizlerle anne karnındayken fetüsün ne öğrendiği hakkında, bilim insanlarının keşfettiği bazı muhteşem şeyleri paylaşmak istiyorum.

Öncellikle, onlar annelerinin seslerini öğreniyorlar. Çünkü dışarıdaki seslerin, annenin abdominal-karın dokusundan ve fetüsü çevreleyen amniyo sıvı yolu ile seyahat etmesi gerekmektedir ve fetüsün
gebeliğin 4. Ayında duymaya başladığı etrafındaki sesler, boğuk ve örtülüdür. Bir araştırmacı bu sesin muhtemelen eski bir çizgi filmin olan “Peanuts”daki Charlie Brown’un öğretmeninin sesine benzediğini ifade etmekte. Ama hamile kadının sesi kendi bedeninden fetüse çok daha çabuk yankılanıp, ulaşır ve fetüs her an anne ile birlikte olmasından dolayı da en çok onun sesini duyar. Bebek doğduğunda da annesinin sesini tanır ve başkası yerine onun sesini duymayı tercih eder.

Bunu nasıl bilebiliriz? Yeni doğanlar pek fazla bir şey yapamazlar ve yaptıkları en iyi şey emmektir. Araştırmacılar bu durumdan yararlanarak bir deney yaparlar. İki plastik memeyi bebeklere emmeleri için uzatırlar. Birinci memeyi uzattıklarında kaydedilmiş olan annelerinin sesleri bir çift kulaklıkla onlara dinletilir ve meme emilmek üzere uzatılır, diğer memeyi uzatmadan yabancı bir kadının sesi dinletilir. Bebekler çok çabuk bir şekilde tercihlerini ilk memeden yana kullanırlar.

Bilim insanları ayrıca bebeklerin, bir şey ilgilerini çektiğinde meme emmeyi yavaşlattıklarının ve sıkıldıklarında da emmeye yeniden devam ettikleri noktasından da yararlanıyorlar. Bu durum şu şekilde keşfedilmiştir: Hamile kadınlar, hamilelikleri süresince Dr. Seuss’un “şapkadaki kedi” kısmını yüksek sesle okurlar, ve yeni doğan bebekler kendilerine  bu bölüm anne karnının dışında okunduğunda  tanırlar. Benim bu tür deneyler içindeki en favori deneyim de, hamileliklerinde her gün  pembe dizi seyretmiş kadınların yeni doğmuş bebeklerinin, doğduktan sonra bu dizinin müziği dinlettirildiğinde hemen bu müziği tanımalarıdır. Dolayısıyla, fetüs doğdu yerde konuşulan dili bile daha doğmadan öğrenmektedir.

Geçen yıl yayınlanan bir çalışmada, bebeklerin doğumda, doğum anıyla birlikte annelerinin ana dilinde ağladıkları tespit edilmiş. Fransız bebekleri yükselen bir notada ağlarken, Alman bebeklerin düşük notada ağlamakta oldukları ve kendi dillerinin melodi şekillerini taklit etmekte oldukları gözlemlenmiş.

Peki o zaman bu çeşit fetal öğrenme neden yararlı olabiliyor? Belki de bebeğin hayatta kalmasına destek olmasına yol açıyor olabilir. Doğum anından itibaren bebek, kendisine muhtemelen en fazla ilgi gösterenin sesine tepki vermekte. Bu da annesi oluyor. Hatta ağlama sesini bile annenin lisanına benzer şekilde çıkartmakta , ki bu bebeğin anneye kendini sevdirmesine ve kendi ana dilini öğrenmede ve konuşmada ona avantaj sağlıyor.

Ancak fetüsün rahim içinde sadece öğrendiği şeyin( sadece) bu olduğu şeklinde gözükmeksin. Ayrıca tat alma ve koklama da var. Hamileliğin 7. ayına kadar fetüsün tat alma organı tamamen gelişmekte ve koku almayı sağlayan olfaktör reseptörleri faaliyette bulunmaktadır. Hamile kadının yediği yiyeceğin tadı, fetüs tarafından amniyo sıvısı yolu ile devamlı olarak içe çekilir.

Bebekler anne karnının dışındaki dünyada da bu tatları koklayıp, hatırladıkları gözükmektedir. Bir deneyde, hamilelere, hamileliklerinin üçüncü 3 aylık döneminde  çok fazla havuç suyu içirilirken, başka bir grup hamileye de sadece su içirildi. 6 ay sonra, bebeklere havuç sulu tahıl karışımı verildi ve bunu yerlerkenki yüzlerindeki ifade incelendi. Hamileyken havuç suyu içen kadınların bebekleri daha fazla havuç- aromalı tahıl yedikleri ve yüz ifadelerinde de yemekten zevk aldıkları gözükmekteydi.

Bu deneyin bir buna benzer bir çeşidi Fransa’nın Dijon şehrinde yapıldı. Bu deneyde, hamileliklerinde meyankökü –aromalı anasonlu yiyecek ve içecek tüketen annelerin bebekleri, doğdukları ilk gün
ve tekrar daha sonraki  zamanda, 4. günlerinde anasonu tercih eden davranış göstermişlerdi. Hamileliklerinde anason yemeyen kadınların bebekleri ise, iğrenme belirten bir tepki olan “yuck” şeklinde anasonu yemeyi reddettiler. Bundan çıkan anlam, fetusların anneleri tarafından neyin iyi, neyin güvenli olduğuna dair eğitildiğidir. Fetusa ayrıca, kültürlerin en etkili ifadelerinden biri olan yemek gibi ilerde dahil olacakları belirli kültür öğretiliyor. Hatta kendi kültürlerinin mutfağının tatları ve baharatlarının özellikleri doğumdan önce kendilerine tanıtılmakta.

Şimdi, olay, fetusların daha da büyük dersler öğrendiğini göstermekte. Bu noktaya gelmeden önce, belki de merak ettiğiniz bir şeye işaret etmek istiyorum .Fetal öğrenmenin nosyonu belki de sizi
fetusun öğrenmesini zenginleştirmeye itebilir. Örneğin, hamile kadının karnına kulaklık koyarak Mozart dinlettirmek gibi. Ama aslında anne karnındaki 9 aylık uzun süreçte biçimledirme ve şekillendirme, bundan çok daha viseral-içorgansal ve önemli bir şey. Hamile kadının günlük yaşamında karşı karşıya kaldığı pek çok şey- tenefüs ettiği hava, yedikleri ve içtikleri, maruz kaldığı kimyasallar ve hatta hissettiği duygular- aynı şeklinde karnındaki fetüs ile paylaşılmaktadır.

Fetüs kendisine sunulanları kendi bedenine kabul edip, onları kendi doğası-yapısının bir parçası yapıyor ve çoğunlukla daha fazlasını da yapıyor. Fetüs, bu anneye ait katkıları “bilgi” muamelesi yapıyor ve bunlara “dış dünyadan biyolojik kartpostallar” adını vermek benim hoşuma gidiyor.

Dolayısıyla, fetüs anne karnında Mozart’ın “Sihirli Flüt’ünü öğreniyor ama hayatta kalması için sorulara cevap vermesi çok daha fazla kritik öneme sahip… Acaba fetüs bolluk dolu bir dünyaya mı yoksa kıtlık dolu bir dünya mı doğacak? Korunabilecek mi, güvende olabilecek mi? Ya da devamlı tehlikelerle ve tehditlerle mi karşılaşacak? Uzun, verimli bir hayat mı yaşayacak ya da kısa ve bedbaht bir hayat mı yaşayacak? Hamile kadının diyeti ve stres seviyesi özellikle havaya kaldırılan bir parmak gibi, akıntıya kapılmış gibi hüküm süren şartlara önemli ipucu sağlamaktadır. Sonuçta ayarlanan ve düzenlenen bir fetüs beyni, ve diğer organlar, insan olarak bizlere verilmiş muazzam bir esneklik, bir ülkeden bir şehre, tundradan (toprağın altının donmuş, yüzeyinin çamurlu ve sulak olduğu geniş ve ağaçsız, kuzey kutbuna yakın kısım) çöle, çok büyük çevresel çeşitlilik içinde gelişme becerisinin parçalarıdır.

Sonuç olarak, annelerin çocuklarına dünyayı doğmadan önce nasıl öğrettiklerine dair iki hikaye anlatmak istiyorum. 1944 yılını sonbaharında, 2.Dünya savaşının karanlık günlerinde, Alman birlikleri Batı Hollanda’yı kuşatmışlar, oraya yapılan tüm yiyecek sevkiyatını da bloke etmişlerdi. Nazi işgali ile başlayan bu durumu, son on yılın en zorlu kışı-o kadar soğuktu ki su kanallarındaki su donmuştu- takip etmişti. Hemen ardından da yiyecek zar zor bulunmaya başlandı. Pek çok Hollandalı günde sadece 500 kalori tüketerek(bu savaştan önce tüketilen kalorinin 1/3’iydi) hayatta kaldı.
Mahrumiyet, yoksunluk haftaları aylara dönüştü ve bazıları çareyi  lale soğanlarını yemede buldu. Mayıs ayı itibari ile , halka dikkatlice dağıtılan gıda rezervi kurudu. Toplu açlık baş gösterdi ve
nihayet 5 Mayıs 1945’de kuşatma sona erdi ve Hollanda müttefikleri sayesinde özgürlüğüne kavuştu.

Açlık Kışı” olarak tanımlanan devre, 10.00 kişiyi, öldürdü ve binlercesinden fazlasını da zayıf düşürdü. Ama etkilenen bir başka nüfus vardı ki bunlar kuşatma anında anne karnında bulunan 40.000 fetüstü. Hamilelik süresince yetersiz beslenmenin bazı etkileri erken doğum oranlarında, doğuştan olan özürlerde, düşük doğum kilolarında ve ölü doğumlarda hemencecik kendini gösterdi ama diğer etkiler yıllarca keşfedilemedi. “Açlık Kışı” ndan on yıllar sonra, araştırmacılar, kuşatma anında hamile olan kadınların yaşamların ileriki safhalarında, normal şartlar altında gebe olmuşlardan daha fazla obeziteye, şeker hastalığına, ve daha fazla kalp rahatsızlıklarına sahip olduklarını belgelediler.

Bu bireylerin doğum öncesi yaşadıkları açlık tecrübesi onların bedenlerini pek çok şekilde değişime uğratmıştı. Bu kadınlar, yüksek tansiyon, çok düşük kolestrol profili ve azalmış glukoz toleransına-şeker hastalığına işaret- sahiptiler.

Neden anne karnındaki yetersiz beslenme daha sonra hastalıkla sonuçlanıyor? Buna yapılacak bir açıklama; fetüsler en kötü durumda bile ellerinden gelenin en iyisini yapmakta oldukları için olabilir. Yiyecek azken, onlar, besinleri, kalp ve karaciğer gibi diğer organlardan,  hayati organ olan beyne yöneltirler. Bu durum, fetüsü kısa-süreli hayatta tutar ama fatura, bu organların daha erken bozulması, hastalılara karşı daha çabuk etkilenmesi şeklinde daha sonra, yaşam süreci içinde ortaya çıkar.

Ancak tüm olan şey bunlar olmayabilir. Görünüşe göre fetuslar rahim içi ortamından bilgileri toplayıp, fizyolojilerini ona göre şekillendiriyorlar. Onlar,  anne karnının dışında karşılaşacakları diğer taraf olan bir çeşit dünyaya kendilerini hazırlıyorlar. Fetüs, metabolizmasını ve diğer fizyolojik işleyişleri, kendisini bekleyen çevreye karşı düzenler ve annenin yedikleri de fetüsün beklentilerinin temelini oluşturur.

Bir hamile kadının yedikleri bir çeşit hikayeyi oluşturur- bir bereket, bolluk masalını ya da bir ümitsiz mahrumiyet tarihini-. Bu hikaye, fetüsün bedenini ve sistemlerini organize etmek için kullandığı bilgiyi(hüküm süren şartlara gelecekte hayatta kalmaya yardım eden bir uyarlama) açıklar. Ciddi anlamda sınırlı kaynaklarla karşı karşıya kalmış ve azalmış enerji gereksinimli daha
küçük yapılı bir çocuk, aslında yetişkinlikte daha iyi yaşam şansına sahip olur.

Esas mesele, fetüsün kıtlık dolu bir dünyaya gelmesi beklenirken, onun yerine bolluk dolu dünyaya gelmesi- gibi, hamile kadınların, bir anlamda, tutarsız aktarımlarında ortaya çıkmakta. Hollandalı “Açlık Kışı” çocuklarına olan şey de buydu ve onlardaki yüksek obezite, şeker ve kalp rahatsızlıkları oranları da bunun neticesidir. Her bir kaloriyi tutunmak için gelişmiş olan bedenlerini, savaş-sonrası batı diyetinin gereksiz, fazla kalorileri içinde yüzer buldular. Rahim içinde öğrenmiş oldukları dünya ile doğdukları dünya aynı değildir.

Şimdi de başka bir hikaye. 11 eylül 2001’de saat sabah 8:46’da, on binlerce insan, New York’taki Dünya Ticaret Merkezi yakınlarındaydı—banliyölerde oturanlar trenden inmekte, garsonlar masaları sabah servisine hazırlamakta, borsacılar Wall Street’de şimdiden telefonlarda, çalışmaya başlamışlardı. Bunlardan 1700 tanesi hamile idi. Uçaklar gelipte kulelere çarptıklarında, bu hamile kadınlardan pek çoğu, bu felaketi tecrübe etmiş ve kurtulan diğerleri ile aynı dehşeti—çok büyük bir kaosu ve kargaşayı, potansiyel olan toksik duman ve  moloz yığını bulutunu, hayatları için duydukları kalp sıkıştıran korkuyu– tecrübe ettiler.

Araştırmacılar Dünya Ticaret Merkezi’ndeki saldırı sırasında hamile olan bir grup kadını 9/11’ den yaklaşık bir yıl sonra incelediler. Araştırmacılar, bu sıkıntılı günlerin devamında post-travmatik sendrom  (PTSD) oluşmuş bu kadınların bebeklerinde PTSD’ye karşı yatkınlık geliştiren işaretler(annelerinin hamileliklerinin üçüncü 3 aylık safhasında tecrübe ettikleri felaketin en fazla dile getirilen etki) keşfettiler. Bir diğer deyişle, post-travmatik  sendromlu anneler, karınlarında taşıdıkları bebeklerine bu duruma karşı yatkınlık aktarmaktaydılar.

Şimdi şunu düşünün: post-travmatik stres sendromu, stresin çok ters işlemesine bir reaksiyon olan ve kurbanlarını aşırı derecede gereksiz ızdırap çekmesine sebep veren olarak ortaya çıkmaktadır. Ama PTSD’yi  başka bir şekilde de düşünebiliriz. O da; bize patolojik gözüken bir şey aslında bazı ortamlara uyum için faydalı olabilir. Özellikle tehlikeli ortamlarda, PTSD’nin özellik belirtileri— bir kişinin çevresine karşı aşırı bilinirliği-farkındalığı, tehlikeye karşı ani -harekete geçme– bir kişinin hayatını kurtabilir.

PTSD riskinin doğum öncesi aktarımının uyarlanabilirliği nosyonu halâ spekülatiftir, tahmin niteliğindedir. Ama ben bunu oldukça kesin buluyorum ve şunu da demek isterim ki; anneler, hatta doğumdan önce çocuklarına “dikkatli ol” dışarda vahşi bir dünya var diye uyarmaktalar.

Açık olmak gerekirse, fetal kökenli araştırma, hamilelikleri boyunca olandan hamile kadını sorumlu tutmak için değildir. Bu araştırma, gelecek neslin sağlığının ve iyiliğinin daha iyi nasıl destekleneceğinin keşfidir. Bu önemli çaba, anne karnında geçirdikleri 9 ay içinde fetüsün ne öğrendiğine odaklanmayı içermelidir.

Öğrenme, yaşamın en önemli gerekli aktivitelerinden bir tanesidir ve bizim tahmin ettiğimizden çok daha erken başlamaktadır.
Teşekkür ederim.

Check Also

Ağrı Kesiciler Arasındaki Temel Farklar