Nasıl Çalışır ?..
...Mehmet Doğramacı -

Sistemin işleyişine dair hayatın içinden misaller

1.
Bizim kuşaktan olanlar hatırlayacaktır, ”Nasıl Çalışır?” adı ile çıkan bir bilim-araştırma dergisi vardı. Genellikle teknolojiye meraklı kimseler için makinelerin, aletlerin nasıl işlediği detaylı, hoş çizimler ve resimlerle anlatılırdı.
Görüşlerinden yararlandığım değerli bir dost, sünnetullaha dair işleyişleri açıklamaya giriştiğinde cümlelerinin sonunu “Böyle Çalışır” şeklinde bitirir. Fabrikada dişlilerin dönüşünü çağrıştıran bu sevimli hitap, Allah Sisteminin yerli yerince işleyişine dair yeni tefekkürlere yönelmeme sebep olmuştur.

Geçenlerde, sohbetleri ile şerefyâb olduğum dostları dinlerken aralarından biri uyarıcı tavırla şöyle dedi: ”Bakıyorum da yıllardır teorik kavramları, soyut oluşumları konuşuyoruz. Bunlar bildiğimiz şeyler. Bundan ziyade bize yaşanmış örnekler lazım. Yaşadıklarımızı konuşsak daha etkili olmaz mı?!..”

Yaşadıklarını anlatmak kolay değil. Yaşanan manalar genellikle kişiye özel hissedişler. Ancak, örneklik-rehberlik işlevi de elzem. Nebevî bir görev bu.Hepimiz, kardeşlerimize tesirli örnek haller ve söylemlerle uyarıcı olmak durumundayız. En azından hatırlatmak zorundayız.

İşte bu çerçevede hakikat yolunda yürüyen siz değerli dostlarımla bazı hissediş, gözlem ve yaşantı örneklerini paylaşmak istiyorum. Sistemin nasıl çalıştığı konusunda örnek açılımlar verebilirsem kendimi bahtiyar addederim. Hemen belirteyim ki; bunlar benim penceremden seyredilenlerdir. Bağlayıcılığı yoktur, gönlünüze uyar, aklınıza yatarsa değerlendirirsiniz.

Esma Nasıl Yaşanır?  Allah’ın ĞAFUR esmasını okumaya çalışıyordu. ”Affetmek, bağışlamak ne güzel” dedi kendi kendine. Allah nice günahları, nice nankörlükleri affediyordu.

Geçmişte yaşayan ulu erenler bağışlayıcı olmuşlardı hep. Rasülullah(s.a.v) Mekke Fethi Günü bütün Mekke’lileri bağışlamıştı. Oysa onlar işkence etmiş, canına kastetmiş, yurdundan sürmüşlerdi.

Ya O nasıl bağışlayacaktı?.. Mesafeli olduğu kişiler bulunsa da dargınlıkları yoktu .”İyi geçimli olmak müminin şiarıdır” ilkesinden hareketle herkesle iyi olmayı ilke edinmişti. Ama bir yandan da affedici, bağışlayıcı olmaya özenmişti.

Günler geçti yakın çevresinde ciddi bir gerilim patlak verdi!.. İş icabı yakın görüştüğü kimseler gerilmiş, taraf olmak durumunda kalmıştı. Taraflardan bir bölümü şahsına cephe almış, ortalık dedikodu ve hatta iftira ile kaynamaya başlamıştı… Uzatmayalım, bazı kimselerle uzaklaşmış, selamlaşmaz olmuştu…

İşte o günlerde düşündü… Neyi istemiş,neye özenmişti?... AFFEDİCİ OLMAYA;ĞAFUR ESMASINI YAŞAMAYA!... Özendiği, okumaya, zikretmeye çalıştığı esmanın onda açılım zamanı gelmişti. Önüne sahne konuyordu ki; rolünü icra edip hakkını verebilsin. Fiil olmaksızın esma dönüşmezdi yaşama!..

”Kırgınlıkta ilk barışan sevabı toplar” buyuruyordu Allah Rasülü.. Öyle yapmalıydı. Ama şeytanı bırakmıyordu: ”SEN HAKLISIN,NİYE SEN GİDESİN,ONLAR GELSİN!...”  diye durmadan vesvese verdi lanetli şey!.. Hainin boğazını sıkmalıydı… İlk selamı verdi. Biraz zor oldu ama,karşılık da buldu. Günler içinde gördü ki; selam yetmiyor, daha çok adım gerek.

Sohbete oturdu… Çay içti, hal-hatır etti. Olan olmuş, yaşanması gereken yaşanmıştı. Kırgınlıklar bertaraf oluyor, ortam yumuşuyordu… Zaman içinde eski dostluklar yeniden pekişti..

Nice sonra düşündü: Sahi niye yaşadı bunları?.. ”Böyle Çalışır” diyordu ya dostu, sistem çalışmış, özendiği, zikrettiği esmanın ilk stajını yapmıştı.

Aman dikkat! Siz siz olun, özendiğiniz manalara dikkat edin. Olumlu manalar dahi olsa esmanın çoğunlukla sıkıntı ve bela ile açıldığını sakın hatırdan çıkarmayın!...

Şuna Bir Tekme Vur!..  Değerli bir düşünür, sabah yürüyüşü için  arkadaşı ile evinden çıktı.Dere kenarına geldiklerinde bir yengecin yola ilerlediğini gördüler. Öteden hızla gelen kamyonun hayvanı ezmesi işten bile değildi. O zat arkadaşına döndü: “Hemen koş, şuna bir tekme vur!“Arkadaşı denileni yaptı, yengeç dereye yuvarlandı ve ezilmekten kurtuldu. Düşünür arkadaşına şöyle dedi:

-Şimdi bu hayvana mikrofon uzatma imkanımız olsa da ne yaşadığını sorsak, hemen yediği tekmenin acısını dile dökecek, bize sitem edecek, azap yaşattığımızı söyleyecektir. Bizi zalim ilan edecektir kendince!.. Oysa o aldığı tekmenin hayatını kurtardığından habersizdir. Başa gelen bela ve sıkıntıları yengeç penceresinden düşünürsek azap duyarız. Bir üst boyuttan nazar edersek çok şeyi fark ederiz!...

Allah De,Ötesini Bırak! Hayat bu, türlü cilvelerle işliyor. Kurumda yönetim değişikliği olmuş, yeni yönetimde üst düzey görev almaya yeltenenler öne çıkmak için türlü atraksiyonlara yönelmişti.

Hayat, çoğu kere denklemler gibi karmaşık işlevlerin çözümlemesi ile yürüyordu. Ne var ki işe şahsi menfaat ve hırslar girince insanlar etik olmayan yollara da başvurabiliyorlardı. İşte o günlerde kurumsal bir dönüşümün ilk ayağı olarak belli görevlerde değişim rüzgarları esmeye başladı. Ne yapabilirdi? Hatırlı kişileri yanına alabilirdi. Birilerini devreye koyup, yerini pekiştirebilirdi. En azından amire yakın kimselerin yanında görünebilirdi. Fakat hiçbiri içine sinmiyor, ”ALLAH DE, ÖTESİNİ BIRAK” ayeti hep önüne çıkıyordu.

Neydi Allah demek?... Rububiyet boyutundan bakıldığında bazı ilişkileri kullanmak, bazı kimseleri iyi niyetle devreye koymak da doğaldı… Allah demek, öylece kayıtsız yatmak demek değildi tabii. Ancak, normal sayılan bağlantıları kullanmak dahi Ona sevimli gelmiyordu.

Büyüklerin “Seyretmek ve kulluğuna devam etmek” tabir ettikleri hali kuşanmalıydı. Öylece günlük işine devam etti. Dedikodu ve gelişmelere perde çekti. Ne olursa olsun ANı yaşayacak, o günün, o işin hakkını verecek,ötesini düşünmeyecekti. Öyle de yaptı.

Aylar geçti, kurumda bir dizi değişim gerçekleşti. Yeri değiştiği için üzülenler, vazifesinden hoşnut olmayanlar sızlanıp duruyordu. O ise sadece seyrediyordu. Değişim süreci oturmuş, normal süreç başlamıştı. Dostlarından biri sordu: ”Senin yerinde hiç değişiklik olmadı.Kimden torpillisin?”

Cevap verdi: ”Rabbul Alemiynden; En`am -91’den torpilliyim!..“

Budanıyor Dallarım: Rüzgârlı bir sabahtı.Pencereden dışarıyı seyrederken zaman zaman fırtınaya dönüşen rüzgarın ağaçları yerinden savurduğunu gördü. Dalları uzun, gür, geniş alana yayılan ağaçların kökünden devrildiğini gördü. Budanmış ağaçlar ise fırtınanın şiddetinden etkilenmemiş, ayakta duruyorlardı..

Budanmış ağaçlar, budanan eller tarafından dallarından olduklarında kimbilir neler söylemiş, ne şikâyetlerde bulunmuşlardır diye düşündü. Oysa, budanmaları onlar için Rahmetmiş.. Belki bunu şimdi anlıyorlardır, dedi içinden...
Kararan hava ile birlikte şimşekler çakarken bilincinde de şimşek çaktı: “Geçmişte üzüldüğüm bazı darbeler, şimdi ayakta kalmam için olmasın?!..“

Yaşadıklarını düşündü.Kesilen bağlantılarını, kopan bazı ilişkilerini geçirdi aklından.

Şimdilerde onlar olsa, ayakta kalamaz, dallarıyla birlikte yuvarlanır giderdi. Budanarak gelen rahmete sonsuz şükürler etti.

***

İşte böyle dostlarım!
Hepsi de yaşanmış sahneler aktardım size.Allah Sisteminin işleyişine dair mini ipuçları olarak alır, kıymete değer bulursanız arada sırada bu tarz aktarımlara devam ederiz. Önce yazana,  sonra okuyana, sonra da aktarılana okumak, hazmetmek, yaşama dönüştürmek nasip olsun!..

2

Özendiğini Yaşamak: Çalışmış çabalamış, hayatın bin bir çilesini göğüsleyerek aile halkına, çocuklarına yaşanabilir bir dünya sunmak üzere bir babanın yapabileceği tüm özveriyi sarf etmişti. Önceleri dini kırık dökük yaşamaya çalışırken bir türbe ziyareti ile içine düşen ateş, Onu özünü aramaya sevk etmişti.

Gazali’den Rabbani’ye, İbn-i Arabi’den Hallac-ı Mansur’a kadar bir dizi Hak Erenin kitaplarını devirmişti uzun kış gecelerinde. Sohbetten sohbete koşuyor, Hak adına ne söylense kendi adına dersler almaya gayret ediyordu.

Emekli olmuştu. Tam, sıcak yuvamda dinleneceğim derken karısı türlü şikayetlerle başının etini yemeye başladı.

Gezmek, tatil yapmak, yaşamak istiyordu hanım. O ise, evinin küçük odasında kitaplar, seccadesi ve tespihinden oluşan mütavazı dünyasında huzurluydu. Dışarı kavramı bitmişti Onun için. Özünün tadını almıştı bir kere.

Zaman içinde aralarında ipler koptu ve hanımı evi terk etti. Ne dediyse dönmemişti. Günlerce düşündü; ne yaptım da ben böyle bir mananın sahnesini yaşadım? Bunda bana ibret ne?...

Hatam nerede?..

Şehre uzaktan gelen bir dost gönülle sohbete koyuldular. Tasavvuf, erenler, kıssalar derken konu konuyu açıyor, kah hüzünlü gözyaşları,kah gülücükler içinde çayların biri gidiyor biri geliyordu. Derdini dostuna açtı:

-Karım beni terk etti. Ben Ona ne yaptım?... Niçin bunu yaşadım?..

Dostu:
-Bir şey yaptın diye gelişmez olaylar, Olması gereken olur Allah Sisteminde… Senin bir şey yapman sadece bahanesidir işin… Bu bir!.. İkinci nokta şu; hayatımızı biz oluştururuz. Bakış açılarımız; düşüncelerimiz adeta geleceğimizi ilmek ilmek, düğüm düğüm örer!.. Yarınımızın tarlası bugünümüzdür… Bugünümüz belki yıllar öncesinin ürünüdür.
Dikkatle dinliyordu.

-İyi ama bunda hikmet ne?…

Devam etti dostu:
-Genellikle özendiğimiz, sevdiğimiz manaları yaşarız. Geçmişine iyi bak!.. Neler okudun ve Allah Dostlarının hangi hallerine özendin?... İyi düşün hele!..

Bu, yeni bir yaklaşımdı. Başını ellerinin arasına aldı ve biraz düşündükten sonra:
-Haklısın, dedi. Haklısın!... Ben tasavvufa yöneldiğimde tacı tahtı terk eden İbrahim Bin Edhem’e, her şeyini bırakıp yollara düşen Mecnun’a,garip ve yalnız Mansur’a, fakir kulübesinde özündeki aşkla en büyük saadeti yaşayan Rabia Sultan’a özenmiştim.. Onlar gibi olsam demiştim!... Şimdi anladım, meğer ben özendiklerimi yaşıyormuşum!...

***

Tasavvuf okumak güzeldir. Hak Erenlere özenmek de güzel. Fakat sakın unutmayın, özendiğiniz manaların bedeli ağırdır dostlar!.. Geçenlerde bir delikanlı odama geldi ve başladı Kul Nesimi’nin idamını,derisinin yüzülerek şehit edilişini anlatmaya…Sakın ha, dedim… Sakın haaa!... Oku, ibret al, ama sakın özenme!.. Özendiklerin sahne sahne önüne geldiğinde sabır mı edeceksin, isyan mı, bilemezsin çünkü!.. Aman özenmeyesin!..

Ücretli Çalışmak mı? Orta ölçekli atölyesinde konfeksiyon sektörüne fason üretim yapıyordu.Hali vakti yerinde idi. Çalışıp kazanmanın,aklını kullanmanın önemini vurgulardı hep çevresine.İşi gereği devlet dairesine yolu düştüğünde sinir küpüne dönerdi.Şu memuriyet dedikleri de yapılacak iş miydi Allah aşkına?!..İnsan biraz kafasını kullansa paraya para demezdi.Bir kısım insanlar niçin sembolik maaşlara talim ederdi ki?..

Ücretli çalışanlarla ne zaman sohbet etse aklını kullanmaya fırsatları değerlendirmeye sözü getirir, feylesof kesilip üst perdeden öğütler verirdi.

Zaman içinde Rusya piyasasının Türkiye’den el çekmesi ile sektörde kriz baş gösterdi.

Ödemeler dengesi bozuluyor, istemese de işçi çıkarmak zorunda kalıyor, masrafları azami ölçüde kısıyordu. Fakat nafile…Bir türlü toparlanamıyordu. Atölyeyi kapatmak zorunda kaldı.

Kıyıda köşede olan birikimleri ancak çeklerini ödemeye yetmişti. Bir ev, çoluk çocuk eline bakıyordu.
İş aramaya çıktı. Nereden nereye gelmişti. İşverendi. Şimdi ücretli iş arıyordu. Niçin?... Neden buna reva görülmüştü?!..

***

Siz siz olun, aman kimseye  “Senin yerinde olsaydım” demeyin!.. Senin yerinde olsaydım sözü bizce şirktir. Şirkin pahası da çok ağır!.. ”Kınadıklarınızı yaşamadan ölmezsiniz” şeklindeki Nebevi ikazı da unutmayalım!..
(http://www.sufizmveinsan.com/sohbet/seninyerinde.html)

“Umre Yapana Hac Vacip Olur” ne demek? Hasretti Medine’ye…”Hacca gücüm yetmese dahi hiç olmazsa bir umre yapabilsem” diye iç geçirir, bir de hayat şartlarını düşününce, güzelim kanatlarını açıp tam uçacakken ayaklarını görüp kapanan tavus kuşu gibi hüzne dalardı. Sonra şöyle bir söz okudu: SEN KULLUĞUNUN HAKKINI VER, ÖTESİNİ ALLAH’A BIRAK!.. Öyle yapacaktı. Dua edecek, isteyecek, yönelecek ama bu özlemle kendini harap etmeksizin kulluğuna devam edecekti.

Şartlar oluştu, tek başına bile gitme ümidi yokken ailece kanatlandılar Medine’ye. Ramazanın son on gününü ve bayramı Rasülullah’la birlikte geçireceklerdi. Medine başkaydı. Akşam Mescid-i Nebevi’ye yaygılar açılıyor, zemzem-hurma-simit-yoğurt ve adına dukka denen baharat karışımı ile iftarlar ediliyordu. Peşine Arap kahvesi Mırra içmek de ayrı bir zevkti…Ev sahibi Rasülullah, ümmetine iftar veriyordu…3 00.000 can, 300.000 Rasül aşığı Mescid-i Nebevi çatısı altında iftar ediyordu.

İftar sofrasına oturan görmüş geçirmiş biri yaklaştı,sohbet etmek istedi. Tanıştılar. Türkiye’den Medine’ye yıllar önce yerleşen bu zat şöyle dedi:

-Umre yaptınız, mübarek olsun. Ama bilin ki hac size vacip oldu. Hacca da geleceksiniz.

Bu ifade bir hadise bağlanıyor, dilden dile dolaşıyor fakat anlamakta güçlük çekiyordu.

Biraz hüzünle:
-Bilmiyorum ama herhalde ben hac yapamam. O imkanım yok, dedi.

O zat mütevekkil insanlara özgü bir tebessümle:
-“Umre yapana hac vacip olur” sözünü siz kuru bir ifade mi sandınız?.. Düşünün bakalım.

Değişik yönlerden bakın, belki fark edersiniz!..

Düşündü.
-Neyi fark edeceğim ki, şartlarım belli. Nasıl gelebilirim?...

Rasülullah’ın komşusu zat devam etti:
-“Umre yapana hac vacip olur” demek; imkanı olmasa bile yaptığı umrenin feyzi ve bereketi ile hem madden hem manen zenginleşir ve hacca gücü yeter hale gelir demektir. Böyle baksanız olmaz mı?..

…….

Müezzin akşam namazı için kamet ederken, şemsiyeli kısımdan görülen Ravza-i Mutahhara’nın yeşil kubbesine daldı gözü…Pırıl pırıl kubbede sanki Rasülullah gülümsüyor, umre yapana hac vacip olur hadisine getirilen yorumu tasdik ediyordu.

Tekbir almak üzere iken o zat kulağına eğilip tekrar fısıldadı:
-Hac size vacip oldu!... Hac size vacip oldu!.. Mübarek Olsun!..

İki damla yaş yanaklarından süzülürken namaza durdular. Aldığı müjde ile sanki Asr-ı Saadete kanatlanmış, kuş gibi hafiflemiş, tarifi kelimelere sığmayan bir eminlik ve huzur kaplamıştı gönlünü.

***

Yıllardır bildiğiniz ayet-hadis ve güzel sözleri bir kere daha okuyun. Değişik açılardan bakarak düşünün. Göreceğiniz manalar hem imanınızı, hem de hayretinizi artıracak!..


3
.
Evrende saat gibi yerli yerince işleyen bir sistem olduğunu bilmemize karşın, zaman zaman hakikatten perdelenip: ” Bu niçin başıma geldi ?” diye sormadan edemeyiz. Hayatın içinden bazı misallerle işte o gaflet perdesini bir nebze açabilirsek, yeni farkındalıklara vesile olur ümidindeyiz. Bu amaçla kaleme aldığımız “ Nasıl Çalışır ?” serisi ile mütevazı örnekleri takdim etmeye devam ediyoruz.

İYİLİĞİN KARŞILIĞI NANKÖRLÜK VE KÖTÜLÜK, NİÇİN ? “İyilik yaptığın kişiden gelecek darbeye karşı hazırlıklı ol” buyurmuş Hz.Ömer (r.a)… Adamın birine demişler ki; ”Filanca sana pusu kuruyor kötülük edecek !” Adam şöyle demiş: ”O bana kötülük edemez. Çünkü ben Ona iyilik yapmadım!” Sezar, kendini öldürmeye gelenler arasında üvey oğlunu da görünce o tarihi sözünü fısıldamış: ”Sen de mi Brütüs ? “

Evet, olumsuz bir bakıştır ama yerleşik kanaat budur; iyilik ettiğinden alırsın darbeyi. Sana acı verecek olan da Odur!.. Niçin?..

Bu konuda çok farklı tezler geliştirilebilir. Meselenin bizim gözlemlediğimiz bir yönünü açalım:
İyilik eden kişi her ne kadar söz ile “Yapan Allah’tı, biz sadece vesileyiz” dese de şuur altında kendi benliğinden kaynaklanan “Ben yaptım” inancı mevcuttur. Bu inanç; kişiyi hakikatten perdelediği gibi aynı zamanda buram buram şirk kokar !..  İnsan;iyilik yaptığı kişinin teşekküründen bazı hazlar alır.

İşte kişiden şirkin düşmesi, nefsî hazların bitmesi, “Yapanın Allah olduğu” bilincinin yerleşmesi için iyilik yaptığı kimseden darbe alması ve nankörlük görmesi doğal bir oluşumdur. Yani daha da ileri giderek söyleyelim ki; iyilik ettiğinden gördüğün nankörlük senin lehinedir !.. Teklik Bilincine varman, Yapanın Allah olduğuna ikna olman, kamil imana varman için !..

DUR DİYELİM Mİ ?.. Hakikat yolunda sistemin işleyişine dair gelişmeleri fark ettikten sonra içine düşeceğiniz bazı gerilimler olacak. Mesela, siz birtakım sebep-sonuç ilişkilerini görecek, bu nedenle de yakın çevrenizde gidişatı yanlış olanlara uyarıda bulunmak isteyeceksiniz. Adeta kendi elleri ile ateşe gidenleri, uçuruma tam gaz ilerleyenleri görecek, üzülecek, kurtulsunlar, yanmasınlar diye çırpınacaksınız. Ne var ki onlar sizin yaşadıklarınızı yaşamadıkları, sizin fark ettiklerinizi fark edemedikleri için hallerine devamda ısrar edecekler.

Bu durumda ne yapalım?... Konuya Rasulullah(s.a.v) penceresinden bakacak olursak Evrenin Kalbi olan O Yüce Zat bu durumu şöyle özetliyor: “Sizinle benim misalim; ateşe atlamak için dönüp duran kelebekler ile, onlar ateşe girmesin diye çırpınan adamın misaline benzer. Ben gayret ettikçe siz ateşe girmek için can atarsınız !..”

Hadisten anlıyoruz ki; göz göre göre yanlışta inat edenlere Rasülümüz fazlaca üzülmüş… Peki Onun bu üzüntü ve canhıraş çabasına karşı inzal olan ayet ne?... “Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendini helak edeceksin!..” (Şuara-3)

Sünnetullah bu konuda ne diyor?...
“İçlerinden sana bakanlar da var; ama basiretleri de yokken sen mi hidayet edeceksin? (Yunus-43) “Sen o körleri sapıklıklarından kurtarıp hidayete erdirecek de değilsin. Sen, ancak ayetlerimize inanacaklara işittirirsin de onlar mümin olur kurtuluş bulurlar.” (Neml-81) “Şu da var: Allah dilemedikçe, siz hiçbir şey dileyemezsiniz; çünkü her şeyi bilen, hikmet sahibi ancak Allah' tır.” (İnsan-30)

Hakikatten perdeli olanları çocuk gibi düşünün. Çocuk “Soba yakar” dendikçe inatla sobaya koşuyorsa üzülmeyin, bırakın bir kere “cısss” olsun, acıyı tatsın !.. Büyükler boşuna dememiş: ”Bir musibet, bin nasihatten evladır.”

Nasihatle değil de musibetle öğrenmeye programlananlar için üzülmeye hiç değmez !.. Çünkü Hidayet sahibi sadece Allah’tır. Kimine bela ile kimine lütufla hidayet eder !..

Tebliğ edelim, bilgimizi, tecrübemizi paylaşalım ama sakın başkaları fark etmiyor diye kendimizi yıpratmayalım. Bırakın ukalalar, çok bilmişlikleri ile gidebildikleri yere kadar gitsinler. Durdurmaya hiç gerek yok.

ÖĞRENİLMİŞ GÜÇSÜZLÜK VE DUA: Büyük bir akvaryuma köpek balıkları ve ufak balıklar koymuşlar. Köpek balıkları haliyle ufakları yutmuş. Biraz sonra iki türün arasını camla ayırmışlar. Tam yemeye niyet ettiklerinde cama çarpan köpek balıkları birkaç günde öteye geçemeyeceklerine şartlanıp gayretten vazgeçmiş. Düzeneği hazırlayanlar camı aradan kaldırdıklarında ilginç bir şey gözlenmiş:

Büyük balıklar küçükleri değil yemek, yanlarına dahi gitmiyor. Cam varmışçasına kendilerine engel vehmediyorlar!..



Psikologların “Öğrenilmiş Güçsüzlük” adını verdikleri bu durumun hayata bakışımızda önümüzü nasıl kestiğini hiç düşündünüz mü?..

Bunu en çok duada hissediyorum. Nedense bazı şeyleri Allah’tan isteyemiyoruz. Sanki vermeye gücü yetmezmiş gibi !..(Haaaşaa).. Oysa Onun hazinesi geniş, O Vasi’, O Ganî… Rasülullah(s.a.v):”Ayakkabılarınızın bağına varıncaya kadar Allah’tan isteyin” buyurmuşsa isteyememek niye ?..

Dua edin, isteyin, sebatla ısrar edin!.. Sahip olduklarınızın dar penceresinden bakarak değil GANİ ufuklarından seyrederek isteyin. Göreceksiniz çok şey değişecek !..


4

Allah Sisteminin işleyişine dair mütevazı gözlemlere, yaşanmış olaylara dayalı olarak hazırladığımız seriye devam ediyoruz.

HER ŞEY ZIDDI İLE KÂİM: Evrensel Sİstemin Kur’an ve Hadis kökenli bu prensibini biliyoruz. Her şey zıddı ile kaim, ayakta; işlev görüyor! Kur’an ayetleri çifter çifter yaratılmadan bahsediyor. (Şuara-7-166, Nebe-7, Tekvir-7, Fatır-11, Yasin-36, Sa’d-58, Şura-11, Zuhruf-12, Hud-40, Ra’d-3, Taha-53, Hac-5) Zıt bazı kelimeler peş peşe kullanılıyor. Ölüm geçen yerde hayat, gece olan yerde gündüz zikrediliyor.

Bu çift kutuplu işleyiş neyi fısıldar düşünsek mi?.. Çiftlerin birlikte zikredilmesini de ayrıca düşünelim… Esma-i İlahide manaca zıt isimler görüyoruz. Zahir var Batın var. Hâdî var Mudil var. Vasi’ var Muksit var!.. Niye ki ?.. Her şey zıddı ile kaim prensibine inanmış isek şunları da fark edelim:

-Zahir; Batınla birlikte yaşandığında anlam kazanır !.. Sırf Zahirle yaşamak, yada sırf Batına dalmak bir kanadı eksik kalmaktır. Geçmişte bazı toplumların helaki, felaketi tek pencereden hayata bakmaları, diğer yönlere kendilerini kapamalarından değil mi ?..

-Hidayete erdiren O, Saptıran da O!…Belki de Hidayetin açığa çıkmasına zemin hazırlıyor Sapıklık… Kim bilir ?..

-Genişleten; Rızkı bollaştıran, halini ferahlatan O ise; Daraltan da Ondan başkası değil…

Şimdilerde biraz elin sıkışmış olabilir, niye asabileşip isyan ediyorsun ?.. Belki de bir genişliğin arifesindesin!.. Belki de genişleyesin diye sıkılıyorsun!.. Olamaz mı?..

Çok uzatmayalım; çifter çifter yaratılmayı, zıtların cemini iyice bir tefekkür edelim…

DİKEN EKEN GÜL DEREMEZ: Bahçıvan değişik çiçek türlerinden tohumlar ekmiş. Bahar geldiğinde boy boy dikenler, etrafa pis kokular yayan sevimsiz fideler çıkınca başlamış dövünmeye: “Ben gül istiyordum bunlar da nereden çıktı ?..” Yoldan geçen Bilge Dede haline acımış ve sormuş: Tohumları kim ekti çocuğum?
- Ben ektim.
- Nereye ektin?
- Kendi bahçeme.
- Ekerken iyice baktın mı ne tohumuydu onlar ?..
- Bizim oğlan almıştı pazardan, okumam  yazmam yok ne bileyim bakmadım yazısına… Ama gül niyetine ektim…Hem iyice de bakımını yaptım!..

Bilge Dede yoluna devam ederken son cümlesini söylemiş: “Okuyamamanın sonucunu gördün. Hiç sızlanma, kendin ettin, kendin buldun!.. Başkası yanında hiç olmadı! “

Varlıkta başkası hiç yok. Ne ediyorsak kendimize, yine kendimizle ediyoruz. Kendimizin sebep olmadığı hiçbir şey önümüze çıkmıyor. Her çıkan, önceki çalışmalarımızın, biriktirdiklerimizin eseri. Başkası hiç var olmadı ve de olmayacak! Bunu bile bile yolumuza çıkan dikenlere hala kızacak, ben gül beklemiştim diyecek miyiz ?.. Bahçıvana güldük belki ama günlük hayatta bahçıvan konumuna ne kadar çok düştüğümüzü hiç düşündük mü?..

MUHABBETSİZ MUHAMMEDÎLİK ÖYLE Mİ ?.. Eski hat levhalarında sevdiğim bir ibare var:
Muhabbetten Muhammed Oldu Hasıl/ Muhammedsiz Muhabbetten Ne Hasıl? İslam; Sevgi Dini, Muhabbet Yolu… Tasavvuf Büyükleri bu nedenle AŞK dedikleri hali önemsemişler…

 
Bazen öyle laflar ediliyor ki şaşıyorum:
- Duygu zararmış, duygudan uzak durmalı imişiz.
- Aşk; bile bile cehenneme atlamakmış!..
- Aşıklar; Hakkı sadece Maşuklarında gören, diğer mahallerde Hakkı seyirden perdeli kişilermiş!

Duygusallık üzerine hayat kurmak, esmanın çift kutuplu dengesine aykırı olduğu için zarar getirir, bu doğru!.. Ama “Duygu kötüdür” tespitine nereden varıldı, doğrusu aklım ermiyor! Duygu kötü, haydi kabul edelim. Duygusu olmayan, duygulanmayan ağlayamaz değil mi?.. Ağlamak; duygusallığa kapı açacağı için zafiyettir, kötüdür(!) Duygu var mı Kur’anda ?.. Yürek var mı? Ağlamak var mı?

- Onlar ağlayarak yüzüstü yere kapanırlar. Bu da onların HUŞUunu artırır.” (İsra-109)
- Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz! (Necm- 61)
- Müminler ancak o kişilerdir ki, Allah anıldığında yürekleri ürperip titrer ve onlara Allah'ın ayetleri okunduğunda, bu onların imanlarını artırır. Ve onlar yalnız Rablerine güvenip dayanırlar. (Enfal-2)
Kur’anda da duygu varmış (…) Ağlamak, yürek titremesi falan! Niye ki ?..



Aşk ve yanış
konusuna gelince… Yanma olmaksızın hayat oluşur mu? Bedenimizde, hücrelerde oksijenle cayır cayır yanma sağlayan mekanizma olmasa yaşayabilir miyiz?.. Yanmaktan korku niye ?.. Yananlar ışık olmuyor mu etrafa ?..

EL HAYY esmaının tecelligâhı; dünyaya Hayat Nurları saçan güneş bir ateş topu değil mi?.. Yanmaksızın aydınlatan bir mekanizma var mı Sistemde?..

İnsanlığın kendilerini minnetle andığı kahramanlar, fikir adamları, düşünürler, bilgeler; sıradan korkulara, bakışlara meydan okuyarak alışılmış değerleri ateşe veren, yeniye cesaretle adananlar değil mi?..
Hele bir düşünün!..



Aşıklar tek kişide Hakkı seyretmiş, diğer mahallerde Haktan perdelenmiş
öyle mi?.. Maşallah flash bir cümle!.. Kim diyor bunu?.. Aşkı dışarıdan seyreden!.. İç dünyada neler olur bilir mi?.. Aşık Maşukta ne seyreder anlayabilir mi?..

Doğru, Aşık; Bir mahalde görür Hakkı. Ama unutulmasın ki;Birlemeden, Birde görmeden, Birliğe varılmaz!..
Birde gören Aşık; Kesret Alemini Birleştirip Vahdete, Birliğe erer
desem ne denir?.. Anlaşılması zor. Neden mi?

Mevlana’ya sormuşlar: Aşk Nedir? Cevaplamış: BEN OL DA BİL!..

Haydi bir an için kabul edelim ki Aşık tek mahalle kayıtlı ve Hakkı sadece orada gördü.

Mevlana Şems ile kayıtlı.. Yunus Taptuk’la…(*) Pekala şunlara ne denir?:
-Tek mahal ile kayıtlananların fikriyatı neden tüm dünyayı dolaşıyor ?.. Yunus için kıtalar ötesinde enstitüler kuruldu!.. Hakkı tek mahalle kayıtlayanlara 7 asırdır kesilmeyen ilgi niye?.. Eserini okumak bir yana, sadece Mevlana Türbesini  ziyaret sonucu Batılılardan her yıl kaç kişinin İslam’ı seçtiğini biliyor muyuz?.. Bu kayıtlı(!) insanlara bunca teveccüh niye?..

Yaşamadığınız, sırrı size açılmamış konularda kuru ilim ve salt mantıkla fikir yürütmeyiniz!.. Aşkı merak ediyorsanız şu son cümleyi sakin bir ortamda iyice tefekkür ediniz:

Aşık; Birde Görüp Birr’e Eren, Bir İle Alemleri Birleştiren Kimsedir!.. Hakiki Tekliği Yaşayanlardır Aşıklar!.. Dışarıdakiler İkilik Sansa da!..

(*) BİZİM YUNUS:  http://www.kitsan.com/details.asp?Kod=283


5
.
Allah Sisteminin işleyişini günlük hayattan canlı misallerle seyrettiğimiz “ Nasıl Çalışır? ” serimize bir süre ara vermiştik. Hepsi de deneyimlenmiş konuları aktarmaya devam ediyoruz.

DUANIN GÜCÜ: Yurt dışında esnaflık yaptıkları küçük işyerinde kendi yağlarıyla kavruluyorlardı. Bazen bütçeleri açık verse de darlığa düşmemişlerdi. Son dönemlerde azalan müşteri trendi sıkıntı doğurmuş, ödeme dengeleri sarsılmıştı.

Hafta sonu hava değişimi için şehir dışına pikniğe gittiler. Dönüş yolunda önemli bir trafik kuralını ihlal etmişlerdi. Polis işlem yaptı, zabıt tutuldu. Yasalar ağırdı. Bu zabıt; önce mahkeme, sonra yüklü para cezası, hatta kısa süreli hapis demekti. Akşam olduğunda evin hanımı olacakları düşünüyordu. Onca borç, bir de üstüne ailenin direği eşinin hapse gidecek oluşu… “ Aman Allah’ım nasıl dayanırız? ” diye ürperdi…

Dua; her durum ve şart altında geçerli bir anahtardı. Ne kapılar açmazdı ki dua?! Bir yandan da düşündü; ortada zabıt var, mahkemeye sevk edilmiş evraklar var, nasıl kurtuluruz ki?..

O an gönlüne bir Hak Dostunun sözleri düştü: Allah’tan isterken sizin içinde olduğunuz dar şartlara göre değil, Onun  hazinesinin genişliğini, zenginliğini, kudretini düşünerek isteyin!...

Teheccüd vakti açtı ellerini; “ Çaresiziz, sen çaresizlerin biricik çaresisin! Bizi bizden iyi bilirsin! Rahim sıfatına sığınıyorum Ya Rabbi! ”

...

Beklenen an gelip çattı. Gün ışırken kahvaltılarını edip mahkemenin yolunu tuttular. Sıra kendilerine geldiğinde telaşları artmıştı.

Yaşlı hakim sanık durumundaki adama dönerek:
- Davanız düştü!.. Çünkü deliller ortadan kalktı!.. Serbestsiniz, dedi.

Karı- Koca birbirlerinin yüzüne bakarak dışarı çıkarken görevliye sordular; “ Bir şey anlamadık, bu nasıl iş?..”  Görevli şöyle dedi: “ Dün gece arşivimizde ufak bir yangın çıktı. Sizin dosya da yananlar arasında!.. ”

Adam eşine döndü; “Tuhaf, olacak şey değil! “dedi. Eşi: “Yürü sen, tuhaf olan hiçbir şey yok, her şey yerli yerince, evde anlatırım” dedi ve huzur içinde döndüler yuvalarına.

***

Günlük hayatın şuur altımıza nakşettiği kalıplar duamıza set çekiyor! Farkında mısınız? Rasülümüz;
Ayakkabılarınızın bağına varıncaya dek Allah’tan isteyin
buyurmuşsa, şartlar ne olursa olsun, manzara ne kadar karamsar ve aleyhimize olursa olsun dua gibi bir kuvve var elimizde!.. Değerlendirebilene!..

BEREKETİN SEBEBİ: Perşembe sohbeti için toplanan hanımlar akşamüstü semt pazarına giderek mutfak ihtiyaçlarını temin ediyorlardı. Yasinler, salavatlar, niyazlar ve Hak sohbeti sonrasında alış verişle tekrar dünyaya dalmak istemeseler de hayatın devamı için ihtiyaçların temini şarttı. Her bir ürünü belli bir tezgahtan almak, her hafta aynı satıcıyı tercih etmek, kalite- ucuzluk açısından iyi bir yöntemdi. İki hanım her hafta gittikleri domates tezgahına yanaştılar: “ İkişer kilo tartar mısın? ”

Satıcı duymazdan gelip diğer müşterilerle ilgilenmeye devam etti. “Heyyyy sana seslendik, ikişer kilo verir misin? ” Tamam abla, deyip yine ötekilerle ilgileniyordu. Onlar beklerken beş kişi alışveriş etti. Sabırları taşmak üzere iken adam siparişleri tarttı. Eli ağırdı. Sanki kasıtlı hareket ediyordu. Hanımlardan biri çıkıştı: “Bana baksana sen, niye oyalanıyorsun? ”

Adam cevapladı: “ Ablalar kusura bakmayın. Ne zaman tezgahıma yanaşsanız, müşterim o an artıyor. Bereket getiriyorsunuz. Bereketim kaçmasın diye tuttum sizi, bağışlayın!”

Poşetlerini alırken biri ötekine sordu; “Keramet kimde? ” Öteki; “ Hiçbirimizde!.. Fail- i Hakiki Allah! Yasinlerin, salavatların bereketi! Bereketi sezen göze ne mutlu! Bizde bir şey yok! Hepsi Ondan! ”
***
Her geceyi Kadir, her geleni Hızır bil” demiş büyükler… Bereket, Rahmet ve Mağfiretin nasıl ve kimler eliyle alemlere aktığını çözenler bu sözdeki sırrı görenler olsa gerek!

DAİMA ABDESTLİ BULUN!  İslam’ ın her hükmü derin sırlar saklar, değişik faydalar bahşeder insana. Yıllardır büyüklerin “Devamlı abdestli bulunun” tavsiyesini bilir ama uygulayamazdı. Günlük işlerin yoğun stresi altında tansiyon sıkıntısı yaşadı. Doktor, ilaçlar dışında bazı şeyler önerdi. Yürüyüş yapacak, egzersizlere devam edecek, asabi ortamlara girmeyecekti. Bitki çaylarını tercih etmeliydi. Tansiyon yükseldiğini hissederse başını, boynunu, kollarını soğuk su ile yıkayacak; tevekkül ve teslimiyeti elden bırakmayacak, gönlünü ferah tutacaktı.

O hafta sürekli abdestli bulunmaya gayret etti. Önceleri dengesiz seyreden tansiyon gün be gün hizaya geliyordu. Üç beş gün sonra hemşire; “Maşallah çok güzel, neler yapıyorsunuz? ” diye sordu. “Çok şey denedim ama en sırlısı; abdestli olmak” dedi. Yıllar sonra abdestin iyi bir tansiyon düzenleyicisi olduğunu fark etmişti!..
***

Her hükmün zahiri, batını ve de matlaı vardır” buyurdu Rasülullah! Tırnak kesmeden saç bakımına, yolda yürümeden diş fırçalamaya kadar İslami önerileri bugün bir daha düşünün! Zahirinden batınına, fiziki boyutundan tıbbî faydalarına kadar şöyle bir tetkik edin, uygulayın! Gördüklerinize hayret edeceksiniz!..