Transgenderizm Genetik İle Açıklanabilir mi?

Basitliği severiz. Gebelik döneminde bir X ve bir Y kromozomu ile sarmalanmışsanız, dünyaya erkek olarak giriş yaparsınız; iki X kromozomu olduğunda ise kadın. Doğa, zarif bir şekilde temel argümanlarını sunar; bir yin-yang’da olduğu gibi, denge kraldır.

Ama bu Taoist sembol beyazın içinde biraz siyah olduğunu hatırlatır. Varlığın büyük kısmı kutuplaştırıcı karşıtlığın ötesinde bulunur – gri çoğunun oyun oynadığı yerdir. Bedenlerimiz bundan farklı değil. İngiliz endokrinolog Gerald Swyer bunu 1955 yılında keşfetti.

Bazı kadınlar, anatomik ve fizyolojik olarak kadın olarak doğarlar, ancak ergenlik çağı geldiğinde tam cinsel olgunluğa ulaşmazlar: Göğüs gelişimi engellenir; pelvis ve kalçalar dar kalır, menstrüel dönemler yoktur. Görünen o ki, vücutlarındaki her hücre kromozomal olarak erkektir. Eğer hormon replasman tedavisi önerilmiyorsa, kadınlığa hiçbir zaman ulaşamayabilirler.

Böyle bir kadın, cinsellik spektrumunda nereye düşüyor? Toplumun standartlarına göre,  en azından gençlik yılları boyunca, kadındır. (Bazılarında fibröz bant şeklinde gonadlar ‘streak gonadlar’ gelişir. Cerrahi olarak alınmadığında tümör gelişimi riski taşırlar.) Belki de daha ilginç bir şekilde bu noktada, cinsel açıdan nasıl tanımlanıyorlar?

The Gene: An Intimate History kitabında, doktor ve yazar Siddhartha Mukherjee cinsiyet kimliği ve cinsel kimlik arasındaki fark üzerinde düşünüyor:

Belirsiz cinsel organlarla doğan bebeklerde – iki bin bebekte bir, cinsiyetin doğuştan mı yoksa kazanılmış mı olduğu, tipik olarak, kalıtım, tercih, cinsel sapma, ve seçim hakkında tartışmaya teşvik etmez. Ancak cinsel kimliğin – cinsel partnerin seçimi ve tercihi – doğuştan mıdır yoksa kazanılmışmıdır konusu kesinlikle teşvik eder.

Obama’nın banyo direktifinden sonra eyalet ve yerel düzeylerde ortaya çıkan transeksüel banyo hakları konusundaki saçma tartışmalarla birlikte, on bir eyalet şuan yönetimine dava açıyor – toplumsal cinsiyet kimliği medyada büyük ilgi gören bir dava haline geldi. Mukherjee’ye göre, geçen yüzyılda kamusal söylemde köpüren tabiat/yetiştirme (nature/nurture debate) tartışması sağlam bir temele dayanmamaktadır.

Artık, genlerin, cinsel kimliği (sex identity) ve cinsiyet kimliğini (gender identity) şekillendirmede tüm diğer kuvvelerden neredeyse çok daha etkili olduğu açıktır; hatta sınırlı koşullar altında, cinsiyetin birkaç özelliği, kültürel, sosyal ve hormonal yeniden programlama yoluyla öğrenilebilir.

Cinsiyet kimliğinin dindar aklı neden kızdırdığı anlaşılabilirdir, çünkü gemimizin tasarımını sorgulamaktadır. Mukherjee, kitabı boyunca, hayatın yapı taşlarına dair sürekli derinleşen anlayışımızı adım adım inceliyor. Yol boyunca birçok ahmaklık ortaya çıkmıştır – cinsel kimlik tartışması bunların sadece sonuncusu.

2,400 yıl geriye gidiyoruz ve Yunan filozofu Anaxagoras, sol testisten üretilen spermlerin erkek bebek, sağ testisten üretilenlerin ise kız bebek meydana getirdiğini iddia ediyor. Böyle bir teori absürd olsa da Mukherjee, bunun halkın bilincine bir tohum ektiğini belirtiyor: cinsiyet kimliği rastgeledir ve seçilmemiştir, bu determinizm zincirlerinden ileri gelen önemli bir bilişsel adımdır. Altı yüz yıl sonra gelen itibarlı Yunan hekim Galen, yumurtalıkların sadece içe dönük testisler olduğunu iddia ediyor.

Tuhaftır ki, tüm o bin yıllık süreçte, evrimin rastlantısallığı konusuna anlaşmaya varılamadı. Birçok ülkede yasadışı olan ‘praying the gay away’ gibi girişimler, ümitsiz anne ve babalar için çocuklarını kapatma kampına göndermeye ilham kaynağı olmaya devam ediyor. Burası,  ardı arkası kesilmeyen genetiğin tehlikelerinin, halkın hayalinde yaşadığı yerdir.

Mukherjee, öjenik’in (genetik olarak insan ırkının ıslahı bilimi) olgunlaşması ve mirası için birçok bölüm ayırdı. En ünlüsü Nazilerdi. Naziler, bizlere seçici çoğalma çılgınlığını fark ettirerek, dünyaya istemeden de olsa bir iyilik yaptı. Mukherjee, bu bölümlerde mikroskopik yazılımımızı kurcalamanın tehlikelerini öngörüyor. Cinsel kimliğimizi etkileyen kalıtsal unsurların tam doğasını henüz anlamamış olsak da, o gün uzakta değil.

NPR’ye açıkladığı şekliyle şu anda bildiğimiz şey, cinsel kimliğin anormal bir durum olmadığı, fakat genetik tarihimizin bir parçası olduğudur. Çevre bunda biraz rol oynayabilir, ancak Swyer Sendromu bize bir ana düzenleyici genin kimliğinizi etkileme potansiyeline sahip olduğunu hatırlatır.

Mukherjee, ana düzenleyiciyi bir ordu komutanıyla karşılaştırıyor. Hiyerarşinin başında cinsiyet anatomisi vardır; ordu yapılanmasında, her biri biraz farklı bileşenlere sahip olan sayısız varyasyon bulunmaktadır. Farklı cinsel çekimlere sahip olan erkek kimliğiniz olabilir veya erkek kimliğinizin farklı yönlerine sahip olabilirsiniz. Ve şöyle devam ediyor,

Bu genlerin, bu hiyerarşinin bir bireye sızma şekli – bu genetik bilginin bireye sızması – bir insandan diğerine çok farklı olabilir ve dolayısıyla insan hayatında deneyimlediğimiz, insan kimliğindeki sonsuz dalgalanmaları veya varyasyonları yaratır.

Mukherjee kitabının başında, genetik mutasyonların tedavisinin hata olduğu konusunda uyarıda bulunuyor. Mutasyonlar, iç ve dış çevreye verilen tepkilerdir. ‘İdeal’ bir ırkın oluşmasına olan binlerce yıllık inanış, kronik kültür savaşları ve sayısız intihar, hapis ve sosyal acıyla sonuçlandı. Spartalılar seçici çoğalma konusuna özellikle hevesliydiler.

Tek bir hücreden, gezegendeki bu güne ait sınırsız yaşam biçimine kadar, doğa, engin yaratıcımızdır. Siddhartha’nın uyardığı gibi, şalterin arkasında, felsefi veya ahlaki programlamanın yattığına inanmak çok acı çektirir. Mukherjee New Yorker Radio Hour’a verdiği demeçte,

Kader veya alın yazısı diye adlandırdığımız şey, gerçekten rastgele şansın ve genomu etkileyen çevresel tetikleyicilerin bir birleşimidir.

Bu ilişki gerçek mirasımızdır. Bunu tüm çeşitliliği ile kutlamak, geleceğin genomlarında, türümüzün görkemli çeşitliliğini sürekli kurcalayıp bozmaktan daha fazla fayda sağlayacaktır.

Çeviren : Gültekin METİN
http://bigthink.com/21st-century-spirituality/can-transgenderism-be-explained-with-genetics

Check Also

Kurban’ı Oynamayı Bırak