Kuantum Evren

 Craig Hogan dünyanın bulanık, belirsiz, hayâli bir yer olduğuna inanıyor. Bu tarif ona göre bir metafor değil. Şikago Üniversitesi’nde fizikçi ve Batavya yakınlarındaki Fermilab Parçacık Astrofizik Merkezi’nde de direktör olan Craig Hogan, uzay- zamanın en küçük altboyutlarına kadar indiğimizde, gerçek anlamda “titreşen bir evren” bulacağımızı düşünmekte… ve bu titreşim ona göre çok yoğun bir gürültü- dalga bozulumu (quantum jitter) halinde. Bu uğultu, varlığın içinde ve dışında sıçrayan parçacıkların çıkardığı veya fizikçilerin geçmişte savundukları diğer kuantum köpüklerinden gelmiyor. Craig Hogan’ın düşüncesi, uzun zamandır varsaydığımız uzay, pürüsüz ve alan ve parçacıkların camsı bir zeminde dansı ve sürekliliği olmasaydı, yaygın bir düşünce olabilirdi. Onun düşündüğü şey; evrenin bitlerden meydana geldiği, dijital olduğu…

 Sonbaharda bir öğlenden sonra, Craig Hogan beni bu uğultuyu (dalga bozunumu-jitter) ortaya çıkarmak için kurmakta olduğu makineyi göstermeye götürüyor. Haki bozkırın ortasındaki bu 45 yıllık kampüste, Fermilab mavi bir kubbesi ile  tek yeni inşaat görünümünde karşımızda beliriyor.Bu tesiste Hogan’ın “Holometre” adını verdiği cihaz, uzayın dokusundaki titreşimlerden açığa çıkan gürültülerinin yani kuantum seyirmelerinin-dalga bozunumlarının (quantum jitter) kuvvetli bir şekilde algılanabilmesi için tasarlanmış.

 İçeri girdiğimizde eline tebeşiri alıp, doğaçlama yaptığı seminerine başlayarak, bir kaç lazerin tüpten sekerek, uzayın ince taneli yapısını nasıl kuvvetlendirebileceğinin detaylandırarak, anlatmaya başladı. 20.yüzyılın iki başarılı teorisi olan kuantum mekaniği ve genel göreliliğin, nasıl bir şekilde uzlaşmasının mümkün olamayacağını açıklamaya çalışyordu. En küçük ölçeklerde her ikisi de anlaşılmaz hale dönüşüyorsa da bu küçük ölçek aynı zamanda başka bir sebepten dolayı da çok özel gözükmekteydi: Bilgi bilimiyle (0 ve 1’lerin evreni) derinlemesine bağlantılı—hattâ madde ve enerji değil, bilginin varlığın en temel birimi diyerek biraz daha ileri gidebiliriz: bitlerden kozmoza…

Bu cümleyi ciddiye alırsak eğer, Hogan uzayın dijital sesini de ölçebileceğimizi söylemekte ve hattâ kendisi, evreni en temel ölçeğindeki uğultuyu-sesi  keşfetmek için bir deney de düzenler. Bu çalışmanın sonunda hiç bir şey göremeyeceğini, belki de işe yarar birşey elde edemeyebileceğini de ilk beyan eden kişi yine kendisidir. Onun bu çabası, bilinmeyenin araştırlıması açısından gerçek anlamda bir denemedir. Hogan: “Uzay-zamanın ve kuantum mekaniğinin fiziğinden yola çıkarak yapılan hesaplama ile bunu göremeyebiliriz, işte bu yüzden ben bu deneyi gerçekleştirerek, göremediğimizi görmek istiyorum.”

Ve eğer Hogan bu seyirmeleri-titreşmeleri (quantum jitter) ya görürse?.. Hogan: “Uzay-zaman düşündüğümüz gibi değil. Uzay-zaman fiziğin yapısını değiştirir.”

Uzun yıllardır parçacık fiziğinde bu tür bir keşif modeli üzerinde çalışılmamıştır. Bilim insanları, 1960’ların sonlarında ve 1970’lerin başında geçen zamanı, parçacık fiziğinin Standart Modeli olarak bildiğimiz teori ve anlayış ağlarını geliştirmeye  çalışarak harcadılar. O zamandan beri geçen onlarca senede yapılan deneylerde, bu çalışmalar daha hassas ve daha derinine yapılan çalışmalarla test edilmeye devam edildi. Hogan: “Kalıp, teorisyenler camiasının ortaya attığı bir fikir olur, (Örneğin; Higgs Bozonu) ve bu şekilde bir modele sahip olursunuz ve bu model bir tahminde bulunur ve yapılan deneyle de bu ya kabul edilir, kural olur ya da olmaz.Teori deneyden daha önce gelir.”

Bu muhafazakarlık çok iyi bir neden içindir: Parçacık fiziği deneyleri aşırı derecede pahalı olabilir. Cenevre yakınlarındaki CERN’deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısını (LHC) oluşturmak için yaklaşık 5 milyar dolar harcanması gerekti ve şu anda bu, dünyanın dört bir yanındaki binlerce fizikçinin ilgisini çekmekte. Bu, şimdiye kadar yapılmış en gelişmiş, en karmaşık ve en kesin-hassas ölçümlü makinedir. Bilim insanları, bu çok iddialı gelecek nesil parçacık çarpıştırıcısının (daha yüksek enerjilerde, daha büyük boyutlarda ve daha yüksek masraflarda) kendisini kanıtlayıp, kanıtlayamayacağını açıkcası merak etmekte. İnsanlık bu tarz bir iddianın bedelini ödemeyi açıkçası reddedebilir.

Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) ile yapılan herhangi bir deneyde 3000’den fazla araştırmacı yer alabilir. FermiLab’da Hogan, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) ve Michigan Üniversitesi’nden üst düzey danışmanları içeren, gün be gün çalışmalara düzenli katılmayan gevşek çalışma saatine sahip olan 20 kişiden oluşmuş bir ekip kurar. Hogan, öncelikle bir teorik fizikçidir ( vakum pompaları ve katı durumdaki lazerlerin davranış şekillerine oldukça yabancıdır) ve bu yüzden, listeye bu çalışmada kendisinin yanına çalışmanın bir lideri olarak kendisiyle aynı zamanlarda FermiLab’da kendi önerisini sunan deneyselci olan Aaron Chou’yu seçer. Geçen yaz LHC’de yapılan deneyle ikisi 2 milyon dolarlık bir ödülle ödüllendirilmişler ve bu para da tüm projeyi desteklemek için kullanılmıştır. Hogan:“ Eğer çalışmalarımızı düşük teknoloji ile gerçekleştirebiliyorsak, yüksek teknolojiyi kullanmamıza ne gerek var ki.”

Bu deney bayağı ucuza mal olmakta; çünkü, temel olarak, 19.yüzyıldaki varoluştan yola çıkan bilgeliği çürüten bir deneyin gücellemesidir. 1800’lerin başında fizikçiler, ışığın dalga gibi davrandığını biliyorlardı ve dalgaları da biliyorlardı; bir göletteki dalgadan, havada hareket eden sese kadar tüm dalgaların bir kaç önemli özelliği olduğunun da farkındaydılar. Tıpkı heykeller gibi, dalgalar da her zaman içinden geçmesi gereken ortamlara-aracılara (dalgaların içinden geçeceği bazı fiziksel alt katmanlar) ihtiyaç duyarlar. Çünkü, ışık bir dalgadır ve onun da evrene nüfuz eden görünmez bir maddeye, bir aracıya-ortama ihtiyacı vardır. Bilim insanları bu gizli aracıya “eter” dediler.

1887’de Albert Michelson ve Edward Morley, bu eteri aramak için bir deney tasarladılar. Bir interferometre (değişikliği ölçmek için optimize edilmiş bir L şeklindeki ki kollu bir cihaz) kurdular. Tek bir ışık kaynağı her iki kolun uzunluğunda dolaşır, uçlarındaki aynalardan seker ve sonra başladığı yerde yeniden birleşir. Işığın her iki kola inmesi süresince geçen zaman, bir milisaniyenin bir fraksiyonu kadar değişirse, yeniden birleştiğinde ışık daha koyu bir renk alacak, kızaracaktır. Michelson ve Morley, kendi interferometrelerini kurarak, dünya güneşin etrafında hareket ettiği heran aylarca ışığı izlediler. Dünyanın hangi yönde hareket ettiğine bağlı olarak, sabit eter, ışığın dikey kolların altından sekmesi için gereken süreyi değiştirmiş olmalıydı. Bu süreyi ölçtüklerinde de “eter”i bulmayı umdular. Ama tabii ki böyle bir şey bulunamadı ve bir de yüzlerce yıllık kozmolojinin yıkımı-tahrip edilmesi başlanmış oldu.Tıpkı ateşin ormanı yok etmesi gibi, eteri ortadan kaldırıldığında, yeni fikirlerin ortaya çıkmasına da imkan verilmiş olundu. Eter olmadan ışık, nasıl hareket ettiğinin önemi olmadan aynı hızda seyahat ediyordu. Bundan on yıllar sonra Albert Einstein, kendi görelilik teorisini oluşturmak için bu görüşü değerlendirdi.

Hogan’ın interferometresi, etere benzeyen evrene nüfuz eden görünmez (ve muhtemelen hayali) bir zemin arayacaktır. Birbirinin üzerine konmuş iki Michelson interferometresi kullanarak, Hogan, evrendeki en küçük ölçeği yani hem kuantum mekaniği, hem de göreliliğin parçalandığı aralığı (bilginin bit olarak yaşadığı) araştırmayı düşünür.

Planck Ölçeği, sadece küçük değil, en küçük olanıdır. Genel görelilik, Planck uzunluğundan daha küçük bir küpün içine girmiş olsaydınız, bunun aynı boyuttaki bir kara delikten daha ağır olacağını söyler. Ancak kuantum mekaniğinin yasaları, bir Planck uzunluğundan daha küçük herhangi bir karadeliğin tek bir kuantum enerjiden daha az olması gerektiğini söyler ki, bu imkansızdır. Planck uzunluğunda paradoks oluşmaktadır.

Yine de Planck uzunluğu, kuantum mekaniği ve göreceliğin birbirinden ayrı düştüğü alan-aralıktan çok daha fazladır. Son bir kaç on yılda kara deliklerin doğası üzerine yapılan bir tartışma, Planck ölçeği anlayışına tamamen yeni bir bakış açısı getirdi. En iyi teorilerimiz burada iflas edebilir ama yerine başka bir şey açığa çıkacaktır…

Evrenin özü bilgidir… Dolayısıyla, bu tarz bir düşüncenin devamı, bizleri, evrenin oluşmasına neden olan temel bilgi parçacıklarının Planck Ölçeğinde yaşadığı noktasına getirir.

Stanford Üniversitesi’nde fizikçi olan Leonard Susskind, geçen yaz New York Üniversitesi’nde verdiği bir konferansta, “Bilgi, şeyler arasındaki ayrım anlamına gelir. Fizikte de ayrımların hiç bir zaman ortadan kalmaması temel bir prensiptir. Çekişebilir, karışabilir ama hiç bir zaman yok olmazlar.” demiştir. Bu dergi geri dönüşüm tesisinde yeniden kağıt hamuru haline geldiğinde bile bu sayfalarda yazan bilgileri yok edemezsiniz; bilgiler yeniden organize olurlar ama yok olmazlar. Teoride bozulma tersine çevrilebilinse de (kağıt hamurunun sözcükler ve fotoraflarla yeniden düzenlemesi), pratikte bu iş imkansız gözükmekte.

Fizikçiler bu prensip üzerinde, tek bir durum dışında, uzun süre hem fikir kaldılar. Ya dergi kara deliğe atılırsa ne olacaktı? Öncelikle, kara deliğe atılan hiç bir şey, dışarı çıkamazdı. Bu sayfaları bir kara deliğe atın, o kara delik bu dergi atılmadan önceki ağırlığı ile aynı ağırlıkta kalacaktır, belki sadece bir kaç gram daha az, ama o kadar. Stephen Hawking, 1975 yılında kara deliklerin maddeyi ve enerjiyi yayabileceğini gösterdikten sonra bile, bu radyasyonun yapısından yoksun, kozmosta sabit bir sızıntı gözükebileceğini belirtti. Sonuçta, Hawking, kara deliklerin enformasyonu-bilgiyi yok etmesi gerektiğini söyledi.

Hawking’in meslektaşları arasında olan ve Nobel Ödülü kazanacak olan Susskind bu konuda şunları söyledi: “Bildiğimiz herşeyin tüm yapısı, bilgi kavramının en küçük parçacığının kaybolması için o kapıyı açarsanız, parçalanıp, ayrışacaktır.”

Hawking’i ikna etmek o kadar kolay değildi. Ancak 20 yılı aşkın bir süre içinde fizikçiler, tutarsızlığı açıklayan yeni bir teori geliştirdiler. Bu “holografik prensibi” idi. Bu prensibe göre, bir nesne kara deliğe düştüğünde, içindeki şeyler kaybolabilir ama nesnenin bilgileri bir şekilde kara deliğin yüzeyinde işlenmiş, basılıdır. Doğru aletlerle teorik olarak, tıpkı geri dönüşüm tesisinde hamuru yeniden yapılandırdığınız gibi, bu dergiyi kara delikten alıp yeniden düzenleyebilirsiniz. Kara deliğin olay ufku, (geri dönüşün olmadığı nokta) bir defter olarak çifte görev görmektedir. Bilgi kaybolmaz.

Bu holografik prensip, bir hesaplama hilesinden daha fazla bir şeydir. Bu prensip, “çevremizde gördüğümüz dünyanın 3 boyutlu göründüğü halde, bununla ilgili tüm bilgilerin sadece iki boyutlu yüzeylerde depolandığı-saklandığını” anlatmaktadır. Dahası, belirli bir yüzey alanı üzerinde ne kadar bilginin depolanacağının bir sınırı vardır. Eğer bir yüzeyi bir dama tahtası gibi bölerseniz, bir tarafta her bir kare iki Planck boyu olacak ve bilginin içeriği daima karelerin sayısından daha az olacaktır.

1999 ve 2000 yıllarında yayınlanan bir dizi makalede, şimdi Berkeley Üniversitesi’nde bulunan Raphael Bousso, bu holografik prensibi, kara deliklerin çevresindeki basit yüzeylerin ötesine nasıl genişleteceğini gösterdi. Karanlıkta yanıp sönen flaş ampülleri ile çevreli bir nesneyi hayal etti. İçerden gelen ışık bir yüzey tanımladı.(ışık hızında çökmekte olan bir kabarcık). İşte bu iki boyutlu yüzeyde (ışık lehhası gibi adlandırabiliriz) sizinle ilgili tüm bilgiler (ya da bir grip virüsü ya da bri süpernova) hakkında saklanır.

Bu ışık levhası, holografik prensibe göre çok daha fazla iş yapmaktadır. Bu levha ya da tabaka içindeki her parçacık, elektron ve quark, nötrino ve onlar üzerindeki her kuvvetin poziyonu hakkındaki bilgi içerir. Yine de bu ışık levhasını, dünyada olan gerçek şeyleri pasif bir şekilde kaydeden bir film parçası olarak düşünmek yanlış olabilir. Işık levhası-tabakası önce gelir. Yüzeyindeki bilgileri, gördüğümüz herşeyi yaratarak, dünyaya yansıtır. Bazı yorumlamalarda, ışık levhası sadece tüm kuvveleri ve parçacıkları yaratmaz ayrıca uzay- zamanın dokusunun oluşmasına yol açtığı da ortaya konur. Princeton Üniversitesi’nden fizikçi ve ‘t Hooft’un eski bir öğrencisi olan Herman Verlinde: “Uzay-zamanın ortaya-açığa çıkma dediğimiz şey olduğuna inanıyorum. Bu bir demet 0’lar ve 1’leren açığa çıkıştır.”

Bir sorun: Fizikçiler çoğunlukla holografik ilkenin doğruluğunu kabul etseler de, bilginin nasıl kodlandığını ya da doğanın 1’leri ve 0’ları nasıl proeses ettiğini, ya da bu proses neticesinde dünyanın nasıl açığa çıktığını bilmiyorlar. Evrenin bir bilgisayar gibi  işlediğinden (bilgi, fiziksel gerçeklik olarak algıladığımız şeyleri akla getiriyor) şüpheleniyorlar. Ancak, şuanda bilgisayar büyük kara bir kutu.

Fizikçilerin holografik prensip konusunda neden bu kadar heyecanlı oldukları, on yıllarca onu geliştirmek için uğraşıp durduklarının sebebi tabii ki Hawking’i yanlış yaptığına ikna etmek değil, esas neden; bu prensibin bilgi, madde ve yerçekimi arasında derin bir bağ oluşturması. Sonunda, holografik prensip, birbiriyle uyumsuz gözüken 20.yüzyılın fizikinin iki başarılı teorisi olan Kuantum mekaniği ve genel görecelik teorilerini başarılı bir şekilde bir araya getirdi. Bousso: “Holografik prensip, kuantum yerçekimine bir kılavuz, dünyadaki mevcut anlayışımızın yerini alacak bir teoriye işaret eden bir gözlem. Tabii ki,daha fazla kılavuzlara, işaretlere de ihtiyacımız olabilir.”

Tüm bu karışıklık içinde Hogan’ın basit Holometresi devreye girmekte.Hogan’ın büyük bir teoriye ihtiyacı yok. Tüm bu zor problemleri çözmek zorunda değil. Tek yapması gereken temel bir gerçeği bulması: Evren bitlerden oluşmuş bir dünya mı yoksa değil mi? Eğer bunun cevabını bulabilirse, o zaman gerçekten bir kılavuz, bir işaret (dijital evrene işaret eden devasa bir ok) olabilecek bir şey ortaya çıkmış olacak ve fizikçiler de hangi yolu takip edeceklerini bilecekler.

Hogan’a göre, bitlerden oluşmuş bir dünyada, “uzay”ın kendisi “kuantum”dur.Planck ölçeğinde  ayrı, özgün ve nicelenmiş bitlerden açığa çıkar ve eğer kuantumsa da kuantum mekaniğinin doğasında olan belirsizliklerinden  de muzadarip olur. Kozmozun zemininde, temelinde öylesine durağan ve düz olmaz. Bunun yerine, kuantum dalgalanmaları uzayı, titreştirerek, etrafındaki dünyayı değiştirir.

Teksas A&M Üniversitesi’nden bir gökbilimci olan Nicholas B. Suntzeff:Evrenin bu klasik görünümü yerine, çok ama çok ufak ölçeklerde köpük gibi dalgalanmalar mevcuttur ve bu da evrenin yapısını inanılmaz ölçüde değiştirmektedir.”

Buradaki olay, bu uzay-zaman köpük seviyesine kadar inip, bunu ölçmek ve işte o noktada Planck uzunluğu problem ile karşılaşırız. Hogan’ın Holometresi, Planck uzunluğu (konvansiyonel bir deneyle ölçülemeyecek– örneğin; bir parçacık hızlandırıcısı– kadar küçük bir birim) üzerinde tam ölçekli bir saldırıya meydan okuma girişimidir.

Michelson ve Morley’nin eteri araştırdığı o noktaya geri dönersek, onlar (varolmayan) eteri araştırırken, interferometreleri ile oldukça uzun bir yol kat etmiş iki ışık demetini karşılaştırarak, ufak bir değişim  (dünya güneşin etrafında hareket ederken, ışık hızındaki değişim) ölçerler. Aslında bu mesafe ile sinyal çoğalır ve Hogan’ın Holometresi ile de sinyali çoğaltır. Hogan, Planck uzunluğuna kadar inmek için ortaya koyduğu stratejisi ile herhangi bir dalga bozulumu (jittery) kuantum sistemi ile uğraşırken oluşan birikmiş hataları ölçer.

Chou: “TV setime ya da bilgisayar monitörüme baktığımda herşey güzel, pürüzsüz ve akıcı gözükmekte. Ama yakından baktığında, uzay-zamanda olabildiği gibi, pikselleri görebilirsin.”

İnsanların kendilerini rahat hissettiği seviyede (insanlar, binalar) akıcı, pürüzsüz ve sürekli gözükmekteler. Bir arabanın, Tanrı’nın flaş ışığı altında aydınlatılmış şekilde bir yerden bir yere sürekli atlayarak caddenin aşağısına doğru gittiğini hiç bir zaman görmeyiz. Ama Hogan’n holografik dünyasında tam olarak olan şey budur. Uzayın kendisi ayrıktır ya da güncel terimle söylemek istersek, “niceleştirilmiştir.” Daha derin bir sistemden, bazı temel olan kuantum sistemin açığa çıkmaktadır. Hogan: “Benim tespitlerim sadece bir ilk adım, henüz bir teori oluşturmadım.”

Michelson ve Marley’in mikroelektrik ve iki vatlık ışık lazerlere erişimi olsaydı, Hogan’ın holometresi, Michelson ve Morley’inkilerine benzer bir şekilde kurulurdu. Bir lazer, ışığı ikiye ayıran bir ışın dağıtıcıya çarpar. Bu ışınlar, 40 metre uzunluğundaki iki kollu L şeklindeki bir interferometrenin altından geçip, uçlarındaki aynalardan sekip, ışın dağıtıcıya geri dönüp, tekrar birleşir. Bu, dünyanın hareketini eter ile ölçmek yerine, Hogan, ışın dağıtıcının uzayın dokusu etrafında kıvrılmasının bir sonucu olarak yolların uzunluğunda herhangi bir değişim olup olmadığını ölçer. Planck ölçeğinde, uzay, dalgalı bir deniz gibi hareket eder ve ışın dağıtıcı da bu köpüklerin arasından geçen bir sandaldır. Lazer ışınlarının, Holometreden dışarı ve arkaya doğru hareket etmesi için gereken süre zarfında ışın dağıtıcısının hareketini algılayabilmesi için yeterince Planck uzunluğuna sahip olması gerekir.

Tabii ki, bir ışın dağıtıcısının birkaç Planck uzunluğunu buradan, oradan hareket ettirebilmesinin bir çok nedeni olabileceğini düşünebilirsiniz.Örneğin; bina dışındaki bir otomobil gürültüsü ya da temelleri sarsan sert bir Illinois rüzgarı… Bu tarz düşüncelere sahip olan bilim insanları, Livingston, La. ve Hanford, Washington dışındaki ikiz Lazer Interferometre Gözlemevi (LIGO)’nde yapılan başka bir interferometre projesinde şaşkına dönerler. Bu muazzam geniş çapta yapılan deneyler, yerçekimi dalgalarını (nötron yıldızı çarpışması gibi kozmik karışımın akabinde oluşan uzay-zamandaki dalgalanmalar) gözlemlemek için yapılır. Ne yazık ki, LIGO bilim insanları için, yerçekimi dalgaları diğer ilginç olmayan şeylerle (örneğin; oradan geçen bir kamyonun yarattığı titreşim ya da düşen bir ağacın sesi gibi) aynı frekansta yeri titretmektedir. Bu nedenle de, dedektörler, gürültüye ve titreşime karşı tamamen izole edilmelidir. (Örneğin; Hanford tesisine yakın bir rüzgar çiftliğinden pervanelerinin titreşimleri detektörlerin sesi algılamasını engeller)

Hogan’ın aradığı titreşim çok daha hızlı gerçekleşir. (saniyede milyonlarca kere ileri geri dalga bozulumu yapan (jitter) bir titreşim). Bu nedenle onunki  aynı ses konusundaki endişelerle karşı karşıya kalmaz.(sadece yakınlardaki bir Am radyo istasyonu aynı frekansta yaptığı yayını ile olası bir etkileşim meydana getirebilir.)

Holometre üzerinde çalışan Şikago Üniversitesi’nden fizikçi ve LIGO’da tecrübeli uzamn olan Stephan Meyer: “Hiç bir şey o frekansta hareket etmez. Yine de hareket ettiğini keşfedersek, bu, o dalga bozulumunun (jitter) gerçek olduğuna dair işaretlerden bir tanesi olabilir.”

Ve parçacık fiziği dünyasında, kesin işaretlere sahip olmak biraz zordur. Hogan: “Bu, bir anlamda eski tarz bir yöntem. Bu eski yöntem fiziğine; “önyargısız bir şekilde, dışarı çıkıp, doğanın ne yaptığnı bulacağız”, şeklinde çağrıda bulunuyoruz.” Örneğin; göreceliğin ve kuantum mekaniğinin orijini hakkında Hogan,hikaye anlatmayı seviyor; Einstein, genel görelilik teorisini masasına oturup, matematiğin ilk prensipleri üzerinde çalışarak icat etmiştir. Bunlar çözdüğü çok az sayıdaki deneysel açmazlardır. Aslında yıllar sonra ilk deneysel testini yapacaktır. Diğer taraftan, kuantum mekaniği, deneylerin şaşırtıcı sonuçlarına dayanılarak, teorisyenlere empoze edilmiştir. Hogan: “Veriler tarafından zorlanmadıkça aklı başında hiç bir teorsiyen kuantum mekaniğini icat edemezdi.” Yine de bu teori, bilim tarihinin en başarılı teorisi olmuştur.

Aynı şekilde, teorisyenler, yıllarca sicim teorisi gibi güzel teoriler oluşturmuşlardır. Ancak, bunun nasıl test edileceği ya da test edilebilir olup olmadığı halâ net değildir. Hogan, holometresinin amacının gelecekteki teorisyenlere açıklamak zorunda kalacakları şaşırtıcı veri oluşturduğunu söylüyor. Hogan: “Şeyler uzun zamandır çıkmazda… nasıl o şeyleri çıkmazdan çıkarırsın? Bazen, işte bunlar bir deneyle çıkmazdan kurtulur.”

Çeviren: AylinER
Scientific American Dergisi Şubat 2012 sayısı 30-37 sayfa arası çevrilmiştir.

Check Also

Özgür İrademiz Bir İlüzyon