Kilo kaybı: Bağırsak, Beyin ve Koca Yağlı Göbek!

Yazar: Michael Coleman, “Weight Loss: The Gut, the Brain and a Big Fat Belly!”
Çeviri:
 Mehtap YAZICIOĞLU

M: Merhaba Beyin. Ben Mide. Bildirmek isterim ki çok doydum.
B: Kes sesini Mide. Televizyon seyrediyorum… Biri bana patates kızartması uzatabilir mi artık acaba?

Sanırım Beyin’in verdiği cevaba çok şaşırmadınız. Birazdan daha detaylı bahsedeceğiz; ancak şimdilik söyleyebiliriz ki “açlık” sinyali “tokluk” sinyalinden daha güçlüdür.

Eğer bu durumun her zaman böyle mi olduğunu ya da modern hayatın mı duyarlılığımızı mahvettiğini merak ediyorsanız, inanın ben de aynı şeyleri merak etmekteyim. Belki de belli bir ihtiyacımızı karşılayarak zevk almaya çalıştığımız, mantık çerçevesinde “dur” diyebilmekten ziyade kendimizi zorladığımız bir dünya yaratmışızdır.

Her neyse. Sebep ne olursa olsun şöyle bir gerçek var ki çoğumuz için tokluk sinyali iyice zayıflamış durumda ve bunu fark etmek için bilinçli bir çaba sarf etmek zorundayız. Kısacası ne zaman aç olduğunuzu anlamanız ne zaman midenizi tıka basa doldurmadan doyduğunuzu anlamanızdan daha basittir.

Elbette bu olması gereken şey değildir. O zaman nasıl işe yaramalı? Hadi kendimiz için ne yapabileceğimizi görelim. Belki de bu tartışmaya belli bir çerçeve etrafında devam etmek daha uygun olur. Tamamen buna bağlı kalmak niyetinde değilim; fakat iştah kontrolü üzerine düşündükçe ne tip şeyleri göz önünde bulundurmamız gerektiği konusunda bize yardımcı olabilir.

  • Göstergeler olmalıdır. Demek istediğim şu ki beyine aç ya da tok olduğunuzu bildiren mesajlar olmalıdır.
  • İletim aracına ihtiyacımız vardır. Yani mesajlar beyine ulaşmalıdır.
  • Sensorlara ihtiyacımız vardır. Yani mesajları almak için bir şeylerin beynin belli bir yerinde var olması gerekmektedir.
  • Anlamak ve yorumlamak: Beyinde mesajları alır almaz anlayan ve süreçten geçiren bir yerler olmalıdır.
  • Karar ve faaliyet: Mesaj alınır alınmaz faaliyete geçilmiyorsa bu iyi değildir. Bu yüzden harekete geçilmelidir.

Sanırım bu bizim işimize yarayacak… Hadi başlayalım… Metabolic oran (enerjinin kullanıldığı oran) tarafından kontrol edilip ve homeostatisi (vücudun iç fonksiyonlarının dengeyi korumaya çalışma süreci) sürdürdükçe, bağırsak ve beyinin besin değerlerini ve vücudun enerji dengesini takip edeceğini beklemek mantıklıdır.

Bağırsak, hangi besinlerin depolandığı ve ulaşılabilir olduğu kadar hangi besinlerin hâlihazırda olduğunu ancak henüz mideye çekilmediğini de bilmek isteyecektir. Bu durumda kan dolaşımında zaten var olan besinler var. Beyin bütün bu değerleri bilmek isteyeceğinden bunların kan-beyin bariyerini aştığını farz etmeliyiz ki değerler “iyi”, “pekiyi değil” ya da “bu da ne böyle!” şeklinde ölçülebilsin.

Besin değerleri ve bağırsak tarafından üretilip kan dolaşımına aktarılan kimyasallar formatındaki mesajların yanı sıra beynin ve bağırsağın iletişim kurabileceği başka yolların da olduğunu söyleyebiliriz. En belirgin yol da merkezi sinir sistemi aracılığıyla elde edilen nöronsal mesajlardır. Tamam, bu kadarı biraz genel oldu. Şimdi de açlık ve tokluk sistemlerini daha yakından inceleyelim…

Açlık sinyali olan Ghrelin çoğunlukla bağırsakta üretilen iştah bastırıcı bir hormondur. Beyine aç olduğumuzu bildiren bir sinyal yollaması beklenir. Tahmin edebileceğiniz gibi kan dolaşımındaki Ghrelin’in konsantrasyonu oruç süresince düşer ve yemekten hemen sonra artar. Ghrelin hipotalamus (vücudun metabolizmasıyla ilgili) ve ödül merkezi- mesolimbik yolu dahil beynin belirli bölgelerinde rol alır.

Daha önce belirtildiği gibi oruç ve aynı zamanda yiyeceklerin görüntü ve kokusu, tatmin olma arzusu Ghrelin’in salgılanmasını tetikler. Yiyecekleri beynimize programlarız…

Yiyeceklerin görüntü ve kokusundan etkilenmemiz sonucu Ghrelin’in salgılanması her zaman aç olduğumuzda gerçekleşmez. Bu nasıl olur? Basit cevabı şu ki yiyecekler edinilmiş tatlardır. Demek istediğim şu ki belli yiyecekleri sevmemiz ya da sevmememiz kendi kendimize öğrettiğimiz bir şeydir. Belli yiyecekleri seven ya da sevmeyen bir beyinle doğmayız.

Mesela çikolatayı denediğimizde ve üzerimizde güzel etkiler yarattığını gördüğümüzde bu bilgiyi ileriki deneyimlerimize referans olsun diye saklarız. Bu durum diğer yiyeceklerle de aynıdır- ister sevelim ister sevmeyelim. Bu demek oluyor ki depolanmış olan bu bilgiyi değiştirmek muhtemelen tekrarlanan bilinçli bir çabayı gerektirir.

Dolayısıyla denilebilir ki mesolimbik yolu açlık durumumda sürece dahil olur.  Ancak, biz kendi kendimize oluşturduğumuz, sevdiğimiz ya da sevmediğimiz şeyleri kodladığımız bir uyarıcıya tepki vermekteyiz- tam olarak açıklayabildim mi emin değilim!

“Dışarıdan dayatılan” durumu ve duygusal beyin ile ilişkisini yapay bir örnekle açıklamaya çalışırken lütfen bana biraz daha katlanın. Çikolatalı bir kekin görüntüsü ya da taze ekmek kokusu kadar güçlü bir etkiye sahip olan uyarıcıları daha az etkiye sahip olmamasına karşın görünüşte daha belirsiz olan diğerlerinden ayırmaya çalışıyorum. Şeye benziyor… Mesela sevgiliniz size şey verir… Şey… Bir şey demeye gerek yok aslında, siz anladınız. Neden bu ayrım yapay peki? İki türlü uyarı durumu da içsel ya da dışsal uyarıcı olarak adlandırdığım ve temelde hafızamıza programladığımız inanç sistemimizden doğmaktadır.

Tamam biraz saptık galiba, hadi şimdi bir örnekle açıklayalım. Düşünün ki yemeğimizi alıp en sevdiğimiz TV programını izlemek üzere oturuyoruz. Çoğunlukla pek düşünmeden yemeğimizi tüketiyoruz. Öte yandan ekranda akıp giden programa kendimiz kaptırmışken neden düşünelim ki. Hatta o kadar kaptırırız ki tokluk sinyali geldiğinde neredeyse yemekten çatlamış oluruz.

Açlık sinyaline geri dönelim… Açlık hissi aynı zamanda toplayıcı aktiviteleri uyarır…avlanma ve bir araya gelme gibi. Günümüzde elbette ki dışarı çıkıp açlığımızı bastırmak için avlanmak zorunda değiliz. Sadece buzdolabımızı açıyoruz ya da alışverişe çıkıveriyoruz, ya da gerçekten çok tembelsek eve sipariş veriyoruz.

Tokluk sinyaline geri dönecek olursak tokluk hissi açlık hissi kadar güçlü değildir. Nedeni ise, tarih öncesine göre, hayatta kalmak aktif olmayı gerektiriyordu ve yağlı bir vücut şeklinde elde edilebilir bir takviye her zaman işe yarardı. Bu uzun vadede vücudun enerji dengesini tam olarak sağlamadığı anlamına gelmiyordu.

Tabi ki bırakın tarih öncesini, modern yaşam tarzımız 100 yıl öncesinden çok daha farklı. Ancak, jenerik donanımımız birazcık değişti ve elbette aktif olmayan bir hayata adapte olmadı. Tarihsel olarak bir anlam ifade etmeyen koşullarıdan ötürü vücudun sağlıklı bir enerji dengesi sürdürmeye çalışırken karşılaştığı problemi görebiliyor musunuz?

Neşelenin bakalım, hepsi bu kadar değil, başka oyuncularımız da var… Tanıştırayım… “Göbek Distansiyonu”! Çok yedikten sonra karnın genişleyip şiştiğini şüphesiz hepimiz deneyimlemiş ya da gözlemlemişizdir. Çok rahatsızlık verici bir durumdur ve bu beyin için bir tokluk durumu sinyalidir. Maalesef çok yediğinizi anladığınızda iş işten geçmiştir. En azından bu bir başlangıç olabilir.

Ya başka neyimiz var? Ya bağırsak hormonları!
Bağırsaktaki bazı maddelerin açığa çıkması sonucu oluşan bir yedekleme sistemine sahibiz. Bunlar tatmin hissi yaratmak için beyine seyahat ederler. Ayrıca mideye ciddi bir sindirimi başlatmanın gerekli olduğunu da söylerler.

Ve hala destek mevcut… Karşınızda leptin! Leptin gerçekten çok kullanışlı. Vücut yağı tarafından üretilir ve kan dolaşımı aracılığıyla beyne seyahat eder.  Beyne vardığı zaman da Ghrelin’in etkisini en aza indirmeye çalışır ve daha fazla yemek istemeyiz. Ne kadar çok vücut yağınız varsa o kadar çok leptin üretirsiniz ve daha az yemek istersiniz– bu bir teori en nihayetinde. Ancak, obezite gözlemlerimizden yola çıkarak söyleyebiliriz ki bu durum pratikte pekiyi çalışmıyor. BDNF ve Başka iştah bastıran haberciler de vardır.

Yanlış giden nedir? Neden obezite bu kadar yaygın? Bu beynin suçu mu? Cevap “Evet” ve Hayır! Bazı olası sebeplere zaten parmak bastık ama yine de hafızamızı tazeleyelim. Dedik ki genetik olarak acil durumlarda kullanmak üzere yağ depolamaya eğilimliyiz. Bu durumlar şöyle olabilir: açlık, bir sonraki yemek için enerji ihtiyacı, insanlara ve hayvanlara karşı kendimizi fiziksel olarak koruma ihtiyacı ya da soğuk hava da ısıyı korumak için, v.b. Bu bağlamda suç, genetik olarak yap depolamaya programlanmış olan beyinde. Ancak elbette ki tarih öncesi insan oldukça aktifti ve uzun vadede vücudun enerji dengesini çoğunlukla koruyabiliyordu.

Her şeyin hali hazırda olduğu, toplanıp avlanmaya gerek olmayan modern yaşamımızı kıyaslayalım. Modern ulaşım sistemleri bizi kapıdan kapıya ulaştırmakta ve böylelikle yürümeye ya da koşmaya gerek kalmamaktadır. Aktif olarak iştirak etmekten ziyade oturup izlemeye körüklenmekteyiz. Hava şartlarına göre klimalarımız ve ısıtıcılarımız, giysilerimiz var, dolayısıyla sıcaklığa göre enerji harcamamıza gerek yok.

Hiç şüphe yok ki zayıf bünye enerjiyi dengelemek için çok çaba sarf eder. Enerji dengesiyle demek istediğim şu ki vücut fonksiyonlarını düzenlerken ortaya çıkan enerjinin dengelenmesidir ve böylelikle uzun vadede kilomuz hemen hemen aynı kalır.

Ama vücut için işler daha kötüye gider… İlkel insan avlanıp bir araya gelirken diyeti genel olarak vahşi hayvanlardan elde ettikleri protein ve yağdan oluşmaktaydı ve bunu yabani meyvelerle desteklemekteydiler. Günümüzde ise diyetimizin çoğu karbonhidrat gibi enerji bakımından yoğun olan yiyecekleri kapsamaktadır. Yeterli miktarda yağ tükettiğimiz halde bu yağ çoğunlukla doymuş olma eğilimindedir ki aslında bu alınan yağın fazla olmaması önemlidir. Bu gerçeğe ek olarak bize hitap eden ve hafızamızda depolanan birçok “yeni” gıdaya (kimyasallar dahil) sahibiz.

O halde, evet, suçlu olan beyin; ancak sadece modern hayatımıza adapte olamadığı için. Diğer bir değişle, beyin hala yıllar önce geçerli olan programlamayı sürdürmektedir. Yavaşça gerçekleşen evrimsel değişim haricinde gen manipülasyonu ve hücrelerin sürekli kötü kullanılması yanı sıra genetik donanımımızı değiştirmemiz mümkün değildir. Aslında beyin programımıza mümkün olduğunca uygun bir yaşam tarzı edinemediğimiz için kendimizi suçlamalıyız bir yerde.

O zaman nereye gidiyoruz? Yaşam boyu daha sağlıklı bir kiloya sahip olup bunu korumak için nasıl daha sağlam bir bağırsak-beyin etkileşimi sağlayabileceğimizi sorgulayıp buna cevap aramalıyız.

1. Deneyimlerimden bildiğim bir şey var ki tokluk sinyalini yakalamak kolay değildir. Herhangi bir şekilde bu sinyal maskelenebilmektedir.

2. Ayrıca sanırım ileticiye görevini yapması için ve mesaja bağırsaktan alınıp beyine taşındıktan sonra yorumlanması için zaman tanımalıyız- böylelikle zamansız bir sinyal beklemeyiz ve beklerken karnımızı tıka basa doldurmaya devam etmeyiz.

3. Biliyoruz ki dış etkenler kolaylıkla sinyalleri bozabilmektedir. Bu yüzden duygularınızı oldukça güçlü bir şekilde etkileyen durumlar karşısında dikkatli olun (tabi ki burada dikkat etmeniz gereken yeme durumunuzdur).

4. Reddetmeyi deneyin. Yani ağır yiyeceklerden alacağınız o enerjiyi sürekli olarak reddederek beyninizi yeniden programlayın. Ya açlık sinyali? Çoğumuz herhalde yemek yeme isteği üzerine pek bir sorun yaşamıyoruz, fakat ne yediğimiz konusunda çok daha dikkatli olmalıyız. Biliyoruz ki vücuttaki yağ oranı iştah kontrolünde önemli role sahiptir. Dolayısıyla diyetimizdeki yağın elbette büyük bir çoğunluğu donmamış yağ olmalıdır.

5. Bildiğimiz kadarıyla ilkel insanın diyeti protein bazlıydı ve ana karbonhidrat kaynağı olan yabani meyveler ve yemişler ile destekleniyordu. Bundan ders alabiliriz. Bir uyarı: vücuttaki çoğu protein kaynağı asidik küle dönmekte ve yenilecek olan sebzeler yardımıyla sağlıklı bir asit dengesi sağlanmaya çalışılmaktadır.

6. İlkel insan aktifti, hayatta kalmayı başarmak zorundaydı. Aynı koşullarda olmasak da biz de öyle yapmalıyız.

Gördüğünüz gibi vücudun uzun vadede sağlıklı bir enerji dengesine sahip olması için beynin ve bağırsağın birlikte hareket etmesine yardım edebileceğimiz bazı durumlar söz konusu– bunun sonucunda benim tabirimle doğal vücut ağırlığı ortaya çıkar. Unutmayın ki genetik olarak öyle programlandığından vücudun belli bir miktar yağ taşımasında bir sakınca yoktur- yani bir deri bir kemik kalmak için uğraşmanın alemi yoktur. 

Kaynak
http://www.legaids.com/blog/weight-loss-the-gut-the-brain-and-a-big-fat-belly/

Check Also

mars1

Peki ya Mars’a Koloni Yerleştirirsek

Yıl 2066. Güneş, kızıl gökyüzünde belli belirsiz yükseliyor, hidroponik(suda bitki yetiştirme) arazilerini aydınlatıyor. Mars’taki ilk ...