BEYİN BİLİMİNİN MAGELLAN’I PRIBRAM HOLOGRAFİK HAFIZA

Bilimin cesur keşif sahalarından birinde; nöropsikologlar, kuantum fizikçiler ve mistisizmle ilgilenenler arasında merak edilen bir anlaşma oluşuyor. Bu harekette başta gelen kuramcı ise, Stanford Üniversitesi’nde beyin üzerine araştırmalar yapan ve önceden önemli bulduğu davranış bilimcilerinin kavramlarını mistisizmle düşünen 59 yaşındaki nörocerrah psikolog Dr. Karl Pribram. Pribram, zihinsel metodların üzerinde çalışmak için beyin fonksiyonunu, beyin fonksiyonuyla beraber bazı alışılmadık ve transandantal deneyimleri açıklayan bir varsayımı, yeni bilimsel bir model olarak ileri sürmektedir. Stanford Üniversitesi bilimadamı, beynin hologram gibi aynı matematiksel prensiplere dayanarak çalıştığına inanmaktadır. Beyin araştırmacıları, hafızanın; beyinde olan biyokimyasal değişimlerin sonucu olduğuna ve elektrokimyasal olarak aktif hale geldiğinde ayrı ayrı hücrelerde saklanan bu hafızanın hatırlanıldığına katılmaktalar. Pribram’ın teorisi, aynı hafıza izinin neden beyinde bir ya da birkaç alanda mevcut olduğunu, veya hafızanın beyin aracılığıyla nasıl dağıtıldığı iddiasını açıklamaktadır. Pribram, holografide üç boyutlu bir görüntünün boşluğa tasarlandığı zamanki oluşan matematiksel dönüşümü gibi; bu işlemin de aynı matematiksel dönüşüme sahip olduğunu savunmaktadır. Başlangıçta, nöral hologram zannı sadece bir mecazdı. Fakat şimdi, Pribram, bu model için fiziksel dayanağı ispat eden yeterli laboratuar kanıtlarının olduğuna inanmaktadır. Aralarında Nobel Ödülü sahibi Sir John Eccles’in de olduğu bazı beyin araştırmacıları, Pribram’ın holografik teorisinin teknik noktalarına katılmadılar. Diğerleri de onun algılama realitemizle ilgili yaptığı bazı geniş-alanlı spekülasyonlara karşı çıktılar. Winston Salem’deki Bowman Gray Tıp Okulu, Kuzey Carolina’dan nöropsikolog Frank Wood, Pribram’ın modelini Aristotle’ın ‘’düşünsel şekiller, zihinsel hayat üzerinde biyolojikten sosyale her kademede hakim olurlar teorisinin’’, ‘’ modern bilimsel yankısı’’ olarak adlandırmaktadır. Wood, bunu ‘’ beyin fonsiyonunun basit doğasına potansiyelli nüfuz eden bir anlayış’’ gibi takdim etmektedir. Fakat Wood,  bu varsayımın, ‘’ mesela, bazı değerli deneysel bulgular gerçeği gibi holografi de gerekli veya hatta tercih edilebilir, bir açıklamadır’’ sınırlamalarına sahip olduğunu vurgulamaktadır. Gerçekten de, hafızanın nöropsikolojisinin bazı halleri, holografi paralelliğine uymayabilir. Üstelik, Wood, ‘’ pek çok beyin araştırmacısının Pribram’ın holografi uygulama fenomeni hakkında, alışılmadık bazı kuşkulara sahip olduğunu ’’ gözlemlemektedir. Fakat, Pribram’ın parlak araştırma kariyeri ona doğru speküle etme yeteneğini kazandırmıştır. Nöropsikoloji’yi bilimsel haritaya koymada büyük kişisel rol oynamıştır; hala bu alan arkına önemli yardımlarda bulunan pek çok insan onun eski öğrencileri veya araştırma partnerleridir. Pribram’ın teorisini  ve onun spekülasyonlarını araştırmak için, Parttime Partner editör Daniel Goleman, Pribram’ı Stanford Üniversitesi’ndeki laboratuarında ziyaret etti. İşte konuşmaları: Daniel Goleman: Tarih bize söyler ki, bilimdeki her örnek atlamayla, kabul edilmiş kurallara uygun araştırmanın yeni bir bilim keşif sahası açılır. Ve o yeni keşif sahasından soru sorulmasına izin verilmeyen eski örneğin sorularına cevaplar gelir. Bana göre, daha önce izin verilmediğiniz şüpheli pozisyondan, önceki soruları, soru halinde ortaya atıyorsunuz.  Karl Pribram: Holografik hikayesine nasıl girdiğimi size anlatayım. İlk olarak, yine de, bunun bir gelişim teorisi olduğunu ve bugün giriştiğim laboratuar araştırma programından oldukça ayrı olduğunu size açıkça belirteyim. Teori, geniş bir şekilde başkalarının araştırmasına dayanıyor. Bunun yanısıra, aktif şekilde beyin araştırması yaptığım için, onun dayandığı temel sonuçları kendim kontrol etme fırsatı buldum. 1950’lerde, beyinle ilgilenen insanlar ve zihinsel süreçlerle ilgilenen insanlar beraber değildiler. Zihinsel süreçlerle uğraşmaları gereken psikologlar, o zaman çoğunluk olarak ‘’zihnin’’ kirli bir kelime olduğunu düşünüyorlardı; onlar, davranışla ilgileniyorlardı. Beyin üzerinde çalışan insanlar nörofizyoloji’deydi. Davranışla alakalı olan insanların neden ayrıca beyin fonksiyonuyla da ilgili olmadığını merak ettim. Cevap, her zaman  basit bir şekilde, beyin hakkında yeterli şey bilmediğimizdi- ustalığın tam değerlendirilmeme durumu! Birincisi, beyin bilimi bazı klasik, çözülememiş gizemlerle rahatsız edilmişti. Bir tanesi hafıza kaybı bilmecesiydi.Daha kesin olarak, neden herhangi bir verilen soyut hafıza, beyin hasar gördükten sonra kaybedilmezdi? Eğer bir kişi felçliyse, ve beyninin yarısı zarar gördüyse, eve gelmiyorsa ve ailesinin yarısını hatırlıyorsa? O, bu şekilde çalışmıyor. Ya hafıza tamamen zarar görmüştür veyahut da hiçbirşey kaybolmamıştır. Ne kadar dokunun zarar gördüğüyle ne kadar hafızanın kaybolduğu arasında tekabül eden hiçbir şey yoktur. Yapılan deneyler, belirli bir sistemin liflerinin sadece yüzde 2 ‘sinin bile o sistemin fonksiyonlarını devam ettirdiğini göstermektedir.Beyinde olağanüstü miktarda bir tekrar fazlalığı vardır. Böbreklerinizin yüzde 98’inin çalışmadığını, fakat diğer yüzde 2’sinin çok iyi çalıştığını ve bundan daha iyi olamayacağınızı hayal edin. Beyinlerin hafıza için sakladığı yedek rezervi inanılmayacak kadar büyüktür. Biz bunu açıklayamadık. Böylece, yarım yüzyılı aşkın süredir, fizyolojistler ‘’hafıza izi bırakan beyin hücrelerindeki değişimi’’, ‘’engram’’ı araştırdılar. Bir tanesini bile bulamadılar. Hafıza, beyin yoluyla dağıtılmış gözüküyordu, belirli hiçbir bölgeye yerleşmemişti.   Goleman: Beyin biliminin diğer klasik bilmeceleri neler?  Pribram:Birincisi, değişmezlik problemi, bir objeyi bizim uzaklığa veya görüntülendiği perspektife dayanmaksızın nasıl hatırlayabildiğimiz. Bu odada oturmasanız dahi ben sizi Dan Goleman olarak hatırlayabilirim. Siz, çok uzağa veya çok yakına oturabilirsiniz; size bakmam, ve  başınızın şişmiş veya küçülmüş olduğunu düşünmem.Nerede olursanız olun başınız aynı normal büyüklükte görünür. Buna rağmen  şu soru sorulur: bölümleriyle bağlantısı sabit olan, sağlam ağlı bir beyin, nasıl olur da algısal fleksibiliteye izin verir?    Sonra motor sisteminde de, yeteneklerin kol ve bacak gibi vücuda eklemle bağlı organının birisinden bir diğerine transfer olması gibi; benzer bir bilmece var. Ben sağ elle yazarım, fakat eğer denersem, sol elimle de yazabilirim. Veya dişlerimde kalemi tutabilirim. Gelecek sefer  kumsala gittiğiniz zaman, kumların içinde sol ayak başparmağınızla yazmayı deneyin. Bilmece, beynin sol eli veya dişleri kontrol eden kısmındadır, veya daha önce hiçbirşey yazmamış olan başparmaktadır. O belirli beyin hücreleri grubu, yazmayla ilgili bilgiyi nasıl işlemden geçirirler? Nasıl yazdığım konusundaki öğrenme hafızamı içine alan birşey meydana gelmiş ve daha önce hiç kullanılmamış olan beyin kısımlarına dağıtmıştır. Yakın zamana kadar beynin bunu yapma yeteneği hakkında hiçbir iyi açıklama yoktu. Goleman: Bunun gibi olan bilmeceler sizi nereye götürdü? Pribram: Fikirlerin hepsi 1960’lı yılların ortalarında gelmeye başladı. En büyük etken hologramın bulunuşuydu. Bir hologram, bir objeden yansıyan ışık dalgalarının çatışma modelini fotoğrafik bir filmin üzerinde üç boyutlu imaj olarak üretir. Film aydınlatıldığında, objenin imajı üretilmiştir. Goleman: Bunların beyinle ne alakası var? Pribram: Sir John Eccles, birkaç yıl önce bir yazısında ‘’sinaptik potansiyel- beyin hücreleri arasındaki elektriksel değiş tokuşun’’ yalnız başına gerçekleşmediğinden bahsetmişti. (Her sinir bölümleri, ve elektriksel mesaj o sinir bölümlerine bir dalga olarak indiği zaman, veya bir dalga hareket sahası oluştuğu zaman.) Diğer dalga hareket alanları diğer yönlerden o aynı yere geldikleri zaman, dalga hareket alanları kesişir ve çatışma örnekleri kurarlar.Bu her nasılsa, gölete atılmış iki çakıltaşının şekillendirdiği dalgacıkların buluşması gibidir. Eğer beyinde birbirine müdahale eden dalga hareket sahaları varsa, o hareket alanlarının da hologramdaki gibi aynı özelliklere sahip  olabileceği bana makul geldi. Hem hologramlar,hem de beyin dokusu imajı- işlemden geçirme yeteneklerini kaldırmadan parça parça kesilebilirler. Hologramlar, beyindeki zarar görmüş hafıza gibi dayanıklıdırlar. Dağıtılan kalıcı hafızanın bilmecesi çözülebilir. Beyin, kısmen hologramdaki gibi davranmalıdır. Goleman: Bilmece hologramsız çözülemezdi. Pribram: Doğru. Beyindeki algısal bağlılık, öğrenmenin transferi, ve akla gelmeyen hafızayla ilgili basit bazı faktörlere izin veren düzenle ilgili prensipleri araştırıyoruz. Aniden bu prensip, bize hologramla sunulmuştu.      Goleman: Öyleyse, düzenle ilgili bu tek prensip, sizin beyinle ilgili bildiğiniz hem doğru hem de şaşırtıcı bir gerçek mi?   Pribram: Evet. En iyisi de, beyindeki mekanizmayı bir fikir veya hayalle uyandırmak zorunda kalmadık; hologram, her an beyin hücre bağlantısının dalga hareket sahası doğasındaydı. Biz sadece onu farkedecek anlayışa sahip değildik. Dalga fenomenini ilk kez  işaret eden  Eccles bile, geçenlerde, beyin fonksiyonunun sinirleri itici kuvvet hallerinin üzerinde durmaya başlamıştır. Goleman: Fakat bunun hepsi bir teori. Bunu destekleyen herhangi bir veriye sahip misiniz?  Pribram: Önce nereye baktığımızı gördük; açıkça gördük ki, bu, mesela tek hücrelerin davranışlarının olup olmadığı, görsel sistem, hologramı ihtiva eden matematiksel yasalara uyar mıydı sorularına kolaylıkla yapılabilen bir soru- cevap olabilirdi. Fiziksel hologram, objelerden yansıyan çatışma örneklerini depolar. Bundan dolayı, soru, beyinde duyumsal  girdinin çatışma modellerine cevap veren hücrelerin olup olmadığına dönüştü. Kısaca, frekans analizi gibi mi davranıyorlar- yani, hücreler farklı frekanslarda çınlarlar mı?        Goleman: Yani söylemek gerekirse, ortam belirli bir frekans sunduğunda, beyindeki belirli hücreler grubu o frekansda çınlar, diğerlerinde değil, öyle değil mi? Pribram: Doğru. Bir asır önce, Georg Simon Ohm, işitsel sistemdeki beyin hücrelerinin sesler için frekans analizcisi gibi davrandıklarını öne sürdü. Ohm, ayrıca voltaj, elektrik akımının amperle ölçülen kuvveti ve dayanıklıkla bağlantılı elektrikteki Ohm Yasası’ndan sorumludur. Hermann von Helmholtz, Ohm’un öne sürdüklerini takip etti ve, uzun yıllar, işitsel sistem, piyano klavyesi gibi sanıldı. Sonra, Georg von Bekesy, iç kulak salyangozunun bir klavye olmaktan çok string dizisiyle beraber çalıştığını göstermiştir. Yalnızca kulağın değil, derinin de string gibi davrandığını göstermiştir: Titreşimlere ve onların frekanslarına uzaktan bile öylesine hassastır ki, mesela,  kolun dirsekle bilek arasında titreşim yapan hassas diyapazonları, titreşim evreleri düzgün ayarlandığı zaman basit bir nokta gibi algılandılar. Laboratuarımızda, bu şartlar altında, beyin korteksinde yalnız bir cevap üretilmiştir.  Daha ileri bir müdahale şimdi nicel olarak da test edilebilir; beyin hücreleri de, cevaba müdahale ve diyapazonlara karşılık olması için cevap verirler.    Goleman: Bu nasıl olur? Matematiğin alakası nedir? Pribram: Buna Fourier Analizi denilmiştir, bir kompleks örneğini kendinin sinüs dalgalarına çeviren bir hesap analizi örneğidir. Helmholtz göstermiştir ki, bu tip bir analiz, işitsel sistemin fonksiyonunu açıklayabilir. Sonra, 1930’larda Rusya’da N. Bernstein tarafından yapılan tamamen değişik bir araştırma çizgisi, aynı tip bir analizin motor sistemine de uyduğunu göstermiştir.1960’lara kadar bu örneği duymadık, çünkü Bernstein’in kitabı, ‘’Koordinasyon ve Hareketlerin İşleyişi’’ (Pergamon Yayınevi), 1967 yılına kadar çevrilmemişti.    Goleman: Bernstein ne yaptı? Pribram: Gerçekten çok enterasandı. İnsanlara siyah leotardlar, dansçıların ve akrobatların giydiği esnek giysilerdengiydirdi ve siyah fonlara karşı onların filmlerini yaptı. Siyah üstüne siyah. Onların kol, dirsek ve benzeri eklem yerlerini beyaz noktalarla boyaması haricinde. Sonra, onlara çekiç vurma, veya yayların üstündeki platformlarda atlama zıplama hareketleri yaptırdı. Tabii ki, bütün bu gösterilen filmler, dalga örnekleri yaratıp, filmde aşağı yukarı oynayan beyaz noktaları gösterdiler. Dalga örneklerinde frekans analizi yaptırdı. Kullandığı matematik Fourier’indi. Bu analizle, frekanstaki gelecek basamağın birkaç milimetre içinde nereye düşeceğini tahmin edebildi. Şimdi, Bernstein’in çalışmasını okuyorum ve gördüm ki, kendisi, Ohm’un işitsel sistemi tasvir etmek için kullandığı matematiği motor aktivitesi için kullanıyordu. Bu da Gabor’un hologramı keşfederken kullandığı aynı matematiksel prensip. Böylece düşündüm, ‘’Eğer Bernstein bu hareketlerde Fourier analizi yapabilirse, neden beyni de  bunu yapamaz? Eğer onun beyni yapabilirse, benimki de yapabilir, ve muhtemelen bu da herkesin beyninin hareketleri ‘’frekans bileşenlerine’’ analiz etme yoludur.  Goleman: Böylece işitsel, somaduyumsal ve somamotor sistemlerinde de aynı şekilde düzenleyen prensibe sahipsiniz.   Pribram: Bu, görsel sistemi dışında bıraktı. 1968’de veya o civarlarda Cambridge Üniversitesi’ndeki Fergus Campbell’den bir not aldım. Onun grubu, görsel sistemin, örneklerde frekans analiz edicisi gibi de çalıştığını daha yeni göstermişti.Onun bu anlamlı buluşu, çizgilere ve gelen şeylere yüksek özelliklerle seçilmiş hücreleri ’detektör özelliği’’ olarak düşünen ders kitaplarına hala girmedi. Bir klasik çalışma, bir kurbağanın görsel sistemindeki hücrelerin böceğe benzer hareketlere cevap verdiğinde ateşlendiğini göstermiştir. Böyle çalışmalardan, beynin algılamadaki bütün ilişkisinin belirli hücrelerin belirli özellikleri yakalaması faktörüne dayandığı sonucuna varılmıştır. Bu da sadece kısmi bir gerçek olarak çıkar. Görsel sistemdeki hücreler yalnızca belirli bir çizgiyi yakalamıyor değillerdir. Onlar, gölge ve ışık örneklerine cevap veriyorlardır.  Bir kişi, her yerde aydınlık ve karanlığa bakar. Bu alanlar, gözün aldığı ve oradan da görsel kortekse ilettiği alanlardır. Aydınlığın, karanlığı izlemesi uzaysal frekansa göre; işitsel sinyal ise dünyevi frekansa göre ölçülür. Görsel korteksteki hücreler, frekans analizcileridir; belirli uzaysal frekansa cevap olarak ateşlenirler. Görsel örneklerle, izlemeler karmaşıkdır; fakat Fourier teoremi  bir dalga örneğinin ne kadar karmaşık olursa olsun; onun sinüs dalgalarının bileşenlerinin parçalara ayrılabileceğini söylemektedir. Bunların yedi veya en fazla 12’si  oldukça karmaşık bir örneği iyi  şekilde tasvir edebilirler. Bu yakınlarda,Berkeley Üniversitesi’nden Russell DeValois,  kritik bir deneyi gerçekleştirdi. Bilgisayarla bir ekose örneğini matematiksel olarak Fourier etki alanına dönüştürdü ve  görsel korteksteki hücrelerin aynı ekoseye nasıl cevap verdiğini kaydetti. Harvard Tıp Okulu’ndan David Hubel ve Torsten Wiesel 1950’lerin sonlarında bu hücrelerin belirli uzaysal örneklere karşı seçici davrandığını gösterdiler. DeValois, ekose örneğinin ve onun Fourier dönüştürmesinin farklı olduğuna işaret etti. Hücrelerin Fourier dönüştürmesindeki ekoseye seçici davrandıklarını buldu; orijinal ekose örneğine değil. Şimdiye kadar, Leningrad ve Cambridge’deki, Harvard ve Berkeley’deki yarım düzine laboratuardan gelen kanıtlar; görsel sistemin aslında nasıl çalıştığına dair olan kavramı destelemekteler.Fakat konu çekişmeli olmaya devam ediyor; çünkü  görsel örneklerin özelliklerden oluştuğunu sezgisel düşünmek basit, Euclid’in geometrisindeki gibi, görsel örneklerin kendi sinüs dalga bileşenlerine ayrılması ve kavranması güç.       Goleman: Öyleyse görsel sistem bir örneği kendi bileşen frekanslarına analiz ediyor. Sonra, belirli hafızayı oluşturabilecek yerleşmiş engram yerine, görsel hafıza, hologram gibi düzenlenmiş dalga örneklerinden oluşuyor. Böylece hafıza, sağ dalga grup örnekleri göze aktarıldığında aktif hale geliyor. Pribram: Kesinlikle. Goleman: Sonra, hafızalarla beraber tanıdık bir oda bize sel gibi aktığında, bu, yani  gölge modelleri- saklanmış bir grup hologramın aydınlık olan gölge tarafından tetiklenmesiyledir. Bizim harekete geçirici olay olarak adlandırdığımız, ‘’ hafıza için uygun hologramı harekete geçiren bir dalga grubu modelinden başka bir şey değildir.   Pribram:  Bu ayrıca taklit yoluyla öğrenmenin nasıl meydana geldiğini de anlatır. Goleman: Taklit yoluyla öğrenme mi? Bir çocuğun geçit törenini izleyerek marşı öğrenmesi, veya bir aceminin teniste profesyonel birini seyredip nasıl servis yapılacağını öğrenmesi gibi mi?   Pribram: Evet. Kopyaladığınız şeyin, her bir özelliğini öğrenmek zorunda kalsanız; bir tenis servisi öğrenmenin nasıl birşey olabileceğini hayal edin, her hareketi kendinize tanımlayın, özelliğe özellik olarak.Bunu bu yolla yaptığınızı hiç düşünmezsiniz- nasıl yapıldığını sadece izlersiniz, sonra devam eder ve kendiniz denersiniz. Servisin kısımlarını parça parça taklit etmeyi asla başaramazsınız. Fakat eğer bütün yapılandırma  kendi bileşen dalga modellerinin özelliğine göre aktarılıp analiz edilirse- eğer beyin Fourier dönüştürmesi yaparsa ve uygun holografik motor modelini de aktive ederse- sonra bütün hareket hazır bir halde taklit edilir. Goleman: Böylece beyin, harekette kodlanmış olan  bir dalga modeli grubuyla çınlar; sonrasında beyin, tenis servisini uygulamak için benzer dalga örneklerini aktif hale getirir.  Pribram: Bir bakıma, biz titreşimlere böyle çınlama yaparız- karşıt görüş bunu doğru buldu: Aslında biz  birbirimizin ‘’vibrafonuna’’ göre çınlama yapabiliriz. Goleman:  Bu bana herşeyi, diğer bir kişinin vücut duruşunu, ses tonunu, nefes alma sayısını, yüz ifadesini mükemmel bir şekilde taklit eden usta hipnotizmacı Milton Erickson’ı  hatırlatıyor. O, bunu  derin  uykuyla hipnoz durumuna kolayca soktuğu bir hastayla gerçekleştirir. Erickson’un  bunu yapmadaki dehası, bizim normalde diğer insanla birlikteyken  yaptığımızdan bir basamak daha derin gözükmektedir.     Holografik model, iki  insan eşzaman olduğunda, beyin arklarının aynı holografik dalga modellerini kapıp gerçekleştirdiğini söylemektedir. Pribram: Kesinlikle. Beyin anında çınlama yapar ve öylece de dalga örneklerini ‘’hatırlar’’. Bir kere ‘’hatırlandıktan’’ sonraki ters dönüşüm onlara o davranışı gerçekleştirmeye izin verir. Görünüşe bakılırsa, birbirimizi anlayabilmemiz için gerçekten de aynı dalgaboyunda olmamız gerekiyor. Muhtemelen bu şu gerçeği açıklar ki, bir davranış bilimcisi insan bilimcisinin özelliklerinden farklı bir şekilde değişik frekansların kombinasyonundan oluşmuş belirli usulde davranabilir. Goleman: O zaman insanlar, hergünkü hayata ‘’bağlanmadıkları’’ zaman, birbirlerini anlamadıklarında, bu hologramlarının devreden çıkmasıyla bağlantılı olabilir mi?     Pribram: Kesinlikle. Hologram, bilince eski davranış bilimcisinin ve fenomencinin yaklaşımından çok farklı bir şekilde yeni yoldan bakmayı kabul ettirmiştir. Davranışçı etki ve tepkiye bakar; fenomenci ise nedenler ve maksatlara bakar. Fakat, holografide, kişi, bir etki alanından diğer bir etki alanını içeren dönüşümlere bakar.    Goleman: Beyinde tek bir hologram olmadığını, fakat çok geniş bir düzende bir kapasite olduğunu söylüyorsunuz. Pribram: Bu doğrudur. Ve bu önemli bir uyarıdır. Şunu anlamalısınız ki, beyin, holografik aletin çok belirli bir türüdür. Beyin fizyolojistleri buldular ki, görsel sistemdeki reseptif (alıcı) alanının tek bir hücresi görsel açının en fazla 5 derecesini kapsamaktadır. Bu 5 derece parçanın içerisinde hologram vardır. Görsel korteksteki hücrelerden gelen elektriksel titreşimleri birisi kaydetse, verilen herhangi bir 5 derecenin içerisinde, frekans etki alanı tarafından tahmin edilen bir örnekte de bir hücre kaydeder. Bundan sonrası 5 derece reseptif (alıcı) alanıyla başka bir hücredir. Böylece, kortikal yüzey herbiri frekans etki alanınında kodlama yapan bu parçalardan oluşmuştur.Görsel sistemin içerisindeki hologramlar, bu sebepten, parça hologramlardır.  Toplam imaj bir böceğin gözündeki tek bir büyük lens yerine, yüzlerce küçük lenslere sahip bir imaj kadar oluşmuştur; böcek tek bir büyük lens varmış gibi karma, iyi bir imaj alır. Veya, 18 küçük dört inçlik sürücüler kullanan bir audio speaker sistemi alın, veya tek bir büyük 12 veya 18 inçlik speaker yerine Bose sistemlerindeki gibi sıkıştırılmış speakerlar alın. Bir kişi, her birinden de aynı tek ‘’imaj’’ı sağlar. Yine de, parçaların bir avantajı vardır. Bir tanesi kontrol yüzeyindeki bir parçadan diğer bir parçaya geçtiğinde, kodlama hafif değişiktir, ve böylece hareketi sezilebilir. Çok lensli böcek gözü ufak hareketlere karşı daha fazla hassastır. Parça hologramlar, bir basit hologramı şifrelemekten daha kuvvetli bir şifreleme yoludur. Goleman: Fakat benim görsel sistemim bütün bu 5 derece genişliğin parçalarından oluşmuş bileşeniyse, neden ben bir odayı görsel parçalardan oluşmuş halde deneyimlemiyorum?  Pribram: Her bir parçada, hücrelerin aktivitesi  bir dalga önü yaratır; bu dalga önlerinin etkileşiminin deneyimlediğiniz şey olduğuna inanıyorum. Deneyimlediğiniz zaman bütün  bir modeli birbirine örülmüş halde tek bir birleşik parça olarak alıyorsunuz. Holografik etkileşim alanı hakkındaki mükemmel şeylerden bir tanesi de hafıza saklama alanının fantastik fevkalade olmasıdır. Saklama alanı ayrıca daha basittir, çünkü saklamanız için sadece gerekli olan birkaç kuraldır; büyük miktarlarda olan detaylar değil. Bir diğer avantaj da korelasyonların inanılmaz biçimde hızla yapılmasıdır. Bir bilgisayarda, verileri analiz etmenin en hızlı yolu, onları Fourier etkileşim alanına dönüştürmek ve karşılıklı korelasyon yapmaktır; nöral hologramların yaptığı beyinle ilgili olunca, bilgisayar onun taklidini yapmaktadır. Goleman: O zaman hologram karar vermede etkili bir mod olarak gözükebilir. Çok karmaşık bir ortamla bir insanın anında etkileşimine izin verebilir. Pribram: Aşırı derecede etkilidir. Holografik korelasyonlar yapıldığında kararlar sırayla ortaya çıkar. Bir kişi, bunu bir-iki-üç dört yoluyla yapılmış- her seferinde bir adım olarak düşünmemelidir. Bir insan, bir durumun bütün takımyıldızını alır, korelasyonunu yapar, ve o korelasyondan doğru cevap meydana çıkarır. Ve bir insan pek çok korelasyonu anında yapabilir. Goleman: Bu, etrafımızdakilerden bizim ne kadar çok bilgi alabildiğimizi fakat bilinçli olarak çok azını hazır bulundurduğumuzu açıklar gibi. Biz, her nasılsa bir durumun kritik yönlerini  zaman zaman ayırıp, bir anda da uğraşıyoruz. Pribram: Odanın etrafına baktığım zaman, işlemden geçirdiğim bilgi miktarı fantastik! Benim beynim bunu yalnızca bir bilginin işlemden geçirilmesi frekans etkileşim alanındaysa yapabilir,  tıpkı bir hologram gibi. Böyle durumlarda, sanırım bilginin yöntemini konuşmak iyi değil, fakat imajın yöntemini konuşmak iyi. ‘’ Bilgi’’ terimi, duyumsal girdinin parçalara, alternatif olaylara bölünmüş olduğunu açıklamaktadır; oysa imaj yöntemi daha kutsal bir mekanizmaya işaret etmektedir. Holistik imajlardan konuşmak beni başka bir noktaya götürdü. Harvard Üniversitesi’nde öğretirken, B.F. Skinner, beni bir meydan okumayla yüzleştirdi. O ve davranışçılar, başın içine ne girdiği hakkında ‘’ siyah kutu’’ şeklinde adlandırıp konuşuyorlardı. Direkt olarak gözlemlenebilen bir davranışla uğraşmakta ısrar ettiler; beyin, onların bilmezlikten gelmeyi seçtiği bir sırdı. Skinner bana Wofgang Kohler’in İzomorfizm Teorisi, ( Morfoloji; etrafımızdaki dünyanın şekliyle, dünyayı temsil eden beynin şekli arasında bir bire- bir uygunluk düşüncesidir), dünyanın şekli, yani morfoloji hakkında ne düşündüğümü sordu.      Kohler’in İzomorfizm Teorisi gerçeğe uygundu. Eğer biri, bir kareyi gözlemliyorsa; Kohler, beyindeki kare şeklindeki elektriksel aktiviteyi bulmayı umardı. Skinner bana çim biçmeyi hayal edip edemeyeceğimi sordu. Eğer izomorfizm doğruysa, beynimden neler geçebilirdi? Onun sorusuna iyi bir cevabım olmadığını söylemek zorundaydım; o takdirde, organizmaların davranışına siyah kutu yaklaşımıyla davranacağını söyledi. Fakat şimdi beyni, dalga formlarının örneklendirmesi olan, bir hologram olarak düşünebilirim; şu anda Skinner’ıcevaplamak için çok daha iyi bir pozisyondayım. Fakat,  ayrıca hologram, etrafımızdaki dünyanın  beyine izomorfik olduğu görüşünü sağlamaktadır. Yani dünya, kısmen, dalga formlarının örneklenmesinden oluşmuştur. Goleman: Oradaki dalga şekilleri, beyindeki dalga şekillerine göre izomorfik. Pribram: Evet! Evren, bir yönüyle dalga formlarından oluşmuştur.  Goleman: Fakat biz, dünyayı imajlar ve objeler olarak algılıyoruz. Pribram: Objelerin imajlarını yapıyoruz, fakat analizin bir diğer düzeyinde, kuantum fizik bize, evrenin parçacıkları şekillendirmek için veya aynı şekilde etkileşim halinde olan dalga formlarından  oluşmuş olduğunu söylemektedir. Goleman: Öyleyse, aslında dünyayı direkt olarak idrak edemiyoruz, fakat yalnızca beynimizdeki filtreler öyle görünmesini sağlıyor?  Pribram: Hayır, bu tam olarak doğru değil. Direkt olarak algıladığımız dünya, bir gerçek. Diğer kuşatan realite ise, muhtemelen, fizikçilerin son yarım yüzyıldır farkında oldukları bir gerçek. Bu problemi en çok düşünen bilim adamı da Londra Üniversitesi’nden David Bohm. O, bu probleme tamamen farklı yönden yanaşan teoriksel bir fizikçi, fakat beyinle ilgili çalışmamdaki aynı yere o da ulaştı. Yani; fiziksel evren ve beyinlerimiz, hologramların düzenindekine benzer bir şekilde, aynı ortak realite düzenine sahip. Bohm, teleskop ve mikroskop icat edildiğinden beri, mikro ve makro evrenlere lensler aracılığıyla baktığımıza işaret etti. Ve, daha da fazlası, fizik ve biyolojiyle ilgili kavramlarımızı, kavramsal modellerimizi aynı yolla ele aldı.    Goleman: Fiziksel evren örneklerimizin de; izleyene limitli görüntü veren lenslerdeki gibi olduğu manasına mı geliyor bu? Bir lense ne limit koyar? Pribram: Bir lens, nesneleştirir. Bilimadamları; objelerle, parçacıklarla ve nesnelerle çalışırlarken objektif olmaya çalışıyorlar.Fakat kuantum fizikte, parçacıklar yalnızca objeler gibi hareket etmez, onlar ayrıca dalga formlarıymış gibi de davranırlar. David Bohm, bu dalga formlarının holograma benzer düzenler gibi, ‘’birbirine katlanmış bir düzen’’  den oluştuğu fikrini ileri sürmektedir. Bu, evrene lens tanımlı dünya görüşünden, Bohm’un sözettiği ‘’ açıklanan düzenden’’ ve ‘’objektif’’ yaklaşımdan çok farklı bir bakıştır. Eğer psikoloji, dünyanın görünümlerini üreten şartları anlayacaksa, Bohm gibi fizikçilerin düşüncelerine tutunmalı.        Goleman: Bohm, diğer fizikçilerle beraber herhangi bir destek görüyor mu?  Pribram: Evet, iyi arkadaşlarla birlikte. Aynı problemlerle boğuşanlardan bazılarının içinde Niels Bohr, Werner Heisenberg, Eugene Wigner ve tabii ki Albert Einstein var. Bohm, Birleşik Alan Teorisi’ni araştıran Einstein’la beraber çalışmıştı. Einstein, tahmini, istatiksel, altta fiziksel evrenin temeli olarak, raslantı sonucu oluşmuş olan an objelerini, elektron, foton ve quarklar gibi olan parçacıkları sevmedi. Einstein, bir kez söylediği gibi; ‘’Tanrının evrene zar attığına inanmadı’’. Bohm, parçacık- dalga ikilemine alternatif bir kavramsal çözümün, raslantı görünümünün arkasında kısıtlama etki alanlarına sahip olduğunu ve bunların açığa çıkarıldığında, raslantı sonucuymuş gibi gözüken, gelen ve giden tek parçacıklara tutarlı, istatistiksel olmayan bir temeli sağlayacağını ileri sürmektedir.     Goleman: Fakat bizim gördüğümüz ve anladığımız evren, anlaşılabilir bir düzen içinde. Birbirine katlanmış bir düzende olması gereken tur beyinlerinin holografik analiz yapabildiklerini söylediniz; öyleyse, neden bizim realitemiz objeler yerine dalga formları?  Pribram: Çünkü bizim beş duyumuz lens sistemine benzer bir şekilde. Gözün lensi, kulağın salyangozu veya ciltteki deri algılayıcılarından daha yüksek derecede gelişmiştir. Fakat bu algılayıcı yüzeylerin hepsi, Bekesy’nin çalışmasında da gösterildiği gibi, lenslerin ilkel formları gibi davranıyorlar. Goleman: Öyleyse, biz, aslında algılarımız ve beynimizin organize olması yoluyla bir obje dünyası yaratıyoruz, dünyanın organize olması yoluyla değil. Pribram: Yanlış anlamayın. Görüntülerin dünyası kesinlikle gerçek bir dünya. Fakat o realitenin tek bir düzeni değil. Hem fizik hem de biyoloji bize bunu söyler. Biz, direkt olarak yalnızca tek bir düzen algılarız. Buna rağmen, diğer kaynaklardan da biliyoruz ki, dünya yuvarlaktır. Görüntülerin dünyasındaki gerçeğe göre, onun yassıymış gibi gözükmesi, bir diğer realiteyle, onun yuvarlaklığıyla çelişmemektedir. Goleman: Dünyayla uğraştığımız alanda, onun yuvarlaklığı mantıksız bir şey.  Pribram: Aynen. Aynı şey, holografik realite için de geçerli. Görünümler dünyası yanlış değil; etrafta realitenin seviyesinde objeler yok değil. Eğer evreni içinize işleyip, lenssiz bir sistemle bakarsanız, o takdirde; holografik sisteme, değişik bir bakışla, değişik bir realiteyle ulaşırsınız. Ve diğer realite, şimdiye kadar bilimsel olarak anlatılmadan kalmış olan şeyleri de açıklayabilir. Goleman: Mesela… Pribram:Mesela, alışılmamış fenomen gibi. Senkronlar, anlamlı gözüken olayların raslantılarıdır. Bilinci askıya alma yolu gibi, holografik teori de mistik olan Doğu felsefesine çok daha yakındır. Görünümler dünyasındansa, realite düzeniyle rahat olmak, insanlarda  belli bir zaman alacaktır. Fakat bana göre, insanların bu yüzyıl için tarif ettikleri bazı mistiksel deneyimler, bazı bilimsel fikirleri yapmaya başlamıştır. Görünümler dünyasının ardındaki o realite düzeni olasılığını kullanmayı konuşmaktalar. Benim bununla ilgili hiçbir kişisel deneyimim yok, fakat bazı mistiksel deneyimlerin tariflerini okuduğum zaman; o insanların o katlanmış düzeni kullanma mekanizmasıyla rastlaşmamalarına hayret ediyorum. Goleman: Böyle bir mekanizma ne olabilir? Pribram: Bilincin diğer etki alanlarına geçiş sağlamak için en iyi önsezim, dikkat yoluyladır. GolemanBu mantıklı. Birçok klasik spiritüel metodlar çoğunlukla derin düşünme yoluyla insanları yeniden eğitmeye uğraşıyorlar. Dini Doğu edebiyatı, bu yolla, insanların bir başkasının düşüncelerine bilgi aracılığıyla ulaştığı basit tanımlamalardan, transandantal birliğe atlamayla, alışılmadık ve transandantal hallerle doludur. Fakat, mistisizm bir yana, çoğumuz Jung’un  adlandırdığı,  sebebi anlaşılamayan, birbiriyle bağlantılı olduğu ileri sürülen ‘’senkron’’ u deneyimlemişizdir. Mesela, birgün kendiniz bir mektup yazmaya başladığınızda, arkadaşınızdan bir mektup alırsınız, oysa ki; ikiniz de yıllardır birbirinizle görüşmemişsinizdir. Buna sadece bir  raslantı, tesadüf olarak bakıp, olaya aldırmazsanız, senkron için hiçbir açıklama olmaz. Pribram: Holografik teori açısından, eğer beyin sıradan kısıtlamalarını iptal eder ve katlanmış düzene erişim kazanırsa, bütün bu olaylar akla yatkın, makuldur. Goleman: Eğer katlanmış düzene anahtar dikkatse, beynin hangi kısmı o anahtarı açar? Pribram:Muhtemel adaylarımız var. Beynin derinliklerindeki yapıları, en üstteki kortekse bağlayan ön lob ve vücuda (kol ve bacak gibi) eklemle bağlı olan bir organ var. Biz biliyoruz ki, onlar dikkatin başlıca düzenleyicisidirler.  Goleman: Beyinde o katlanmış düzene geçit oluşturan belirli bir mekanizmanın olduğunu, ve ona bir defa girildiği zaman, o düzenin bilinç için olabilirlik varsayımlarımıza meydan okuyup, değişen deneyimlere izin verdiğini ileri sürüyorsunuz. Bu içerikler hayrete düşürücü. Hologram ve Fourier frekans etki alanı iyi bir bilim kurgusu malzemesine sahip.     Pribram: Zihin ürkütücü bir şey. Frekans etki alanı, yalnızca meydana gelen olayın yoğunluğuyla uğraşır; zaman ve uzay çökmüş, kaybolmuştur. Uzayın ve zamanın sıradan sınırları, herhangi bir yer gibi, ortadan kaybolur. Objelerin ve imajların etki alanına dönüşümler olduğunda, onlar ortaya çıkmış, veya yeniden yaratılmıştır. Uzay- zaman koordinasyonunun yokluğunda, pek çok bilimsel açıklamanın üzerinde durduğu nedensellik de ayrıca durdurulmuştur.   Goleman: Ortaya çıkan olayların yoğunluğu. Fakat yoğunluk, uzayın bir özelliği değil midir? Pribram:Eğer bir uzay varsa, iyi! Görüyorsunuz, uzay- zaman koordinatlarından başka birşey nasıl konuşulur bilmiyoruz. EEG’nin frekans analizini yaptığım zaman, koordinatlarımın hiçbirisi zaman veya uzayı göstermez. Bir eksen spektrumla, öteki güçle, veya spektrumun içerisindeki her bir düğümün aktivitesinin yoğunluğuyla uğraşır.   Goleman: Böylece, zaman- uzay fenomenini, bir diğer zamanın veya uzayın geçici zaman aralığı olmayan, organize eden prensipleri olarak, bilgiyi yeniden diğer etki alanlarına yeni bir şekilde paketleyerek çevirebiliriz. Pribram: Evet. Frekans etki alanında, zaman ve uzay çökmüştür. Bir anlamda, herşey bir anda senkronik olarak olmaktadır. Fakat bu sıradan görünümde, birisi, etki alanınının içine bizi taşımaya yardım eden uzay ve zamanın çeşitli koordinatlarının ne olduğunu ortaya çıkarabilir.    Goleman: Sıradan bir insanın beyninin böyle bir zamansız ve uzaysız etki alanına sıçraması mümkün mü?. Pribram: Bu her zaman olur. Sizinle iki saattir konuşuyorum, ve görüştüğümüz zaman uzayda tertiplenmiş herhangi bir madde bende yoktu. O, holografiksel olarak organize olmuş, ve onu ben beynimden meydana çıkarıyorum. Bir bilgisayar hafızasından çıkan çıktı gibi. Benim hafızam zamanın ve uzayın diğer boyutlarıyla beraber organize olmuştur- uzay ve zaman etiketleri belirli hatıralarla bağlı olsa da. Goleman: Yine de, alışılmamış istekler, katlanmış düzene sıradan girişimizden çok daha fazla.  Pribram: Alışılmamışa atlama mekanizmalarının ne olabileceğini bilmememize rağmen; ilk kez, böyle bir fenomendeki ipucuna inanmayışı durdurabiliriz; çünkü, şimdi bu anlayışa izin veren bilimsel bir temel var. Belki, holografik katlı etki alanını devreye sokan kuralları keşfedebilirsek, neyin normal ve alışılmamış oluştuğuna karar verebiliriz, ve belki de evrenin sarmal düzeni hakkında daha derin bir anlayışa sahip oluruz. Ve sonra belki de, hepimiz zamansız ve uzaysız olan o etki alanına atlayabiliriz. Goleman: Bazı metafiziksel sistemlerde, o etki alanının karşılığı,Tanrı tanımlaması. PribramDoğru. Leibnitz, “bölünmez zerreler, atomlar” ve evrenin temel birimi ve mikrokozmosu olan penceresiz, bölünmez bir varlık hakkında konuştu. Leibnitz, Tanrının bir ‘’bölünmez zerre’’ olduğunu söyledi. Leibnitz, Gabor’un hologramın keşfinde kullandığı aynı matematiğin, analizin mucidiydi. Bu “bölünmez zerre” teorisinde bir kelimeyi değiştirirdim. Penceresiz olarak adlandırmak yerine, “bölünmez zerreleri, atomları” lenssiz olarak adlandırmayı tercih ederdim. Birli organizasyonda; bir parça, bütünü kapsar, aynı hologramda olduğu gibi. “İnsan,Tanrının görüntüsünde yaratılmıştır.”Spiritüel anlayışlar, bu etki alanının tanımlamalarına uyar. Hologramın keşfiyle birlikte, mükemmel bir şekilde akla yatkın olmuşlardır.

Check Also

Tanrının Varlığı ve Tanrının Zihni

Stephen Hawking, Michio Kaku ve Diğer Bilim İnsanlarının Tanrı Hakkındaki Fikirleri Stephen Hawking ve Michio ...