Kuşku, şüphe inanç için önemlidir

Lesley Hazleton

Biyografi yazmak garip bir şeydir.Bu bir başkasının yabancı topraklarına yapılan bir yolculuktur.Şimdiye kadar gitmeyi hayal etmediğiniz bir yerin keşfi ve o keşifle birlikte halâ orada olduğunuza inanmamadığınız bir yolculuk.Özellikle de benim gibi agnostik bir musevinin Hz.Muhammed’in hayatını keşfetmesi gibi..

5 yıl önce örneğin, her sabah kendimi mistik bir şekilde imkânsız bir sorunun cevabını bilmeyi umarak uyanır buluyordum: Gerçekten de dünyanın, ya da dünya tarihin nerdeyse ilk yarısında, 610 yılının o gecesinde, Mekke’nin dışındaki bir dağda bulunan Hz. Muhammed’e Kuran’dan ilk ayetler vahyolunduğunda ne olmuştu?..Bu İslamiyetin en temel, çekirdek mistik Anıdır ve tabii ki amprik yani deneyimsel bir analiz yapmaya da meydan okuyan, pek de izin vermeyen bir durum. Ancak yine de bu soruyu sormaktan kendimi alamıyordum.Benim gibi seküler biri olduğumun oldukça farkında olarak, şunu soruyordum; acaba net olarak bu bir “chutzpah”(eski ibranice kelime) küstahlik, cüretkarlık olarak görülebilir miydi?… ve ben suçumu kabul ediyorum.Çünkü tüm keşifler; fiziksel ya da entellektüel kaçınılmaz olarak bir anlamda aktif bir sınırı aşma trangresyonudur-ihlâlidir.. ve halâ bazı sınırlar diğerlerine göre daha geniştir. Dolayısıyla, müslümanların Hz. Muhammed’in yaptığına inandığı gibi, bir insanın “ilahi” ile karşılaşması, rasyonalistlere göre gerçek bir durum olmayıp, hayal ürünü birşey. Tıpkı hepimiz gibi, ben de kendimi rasyonal görmek isterim. Belki de o yüzden o geceye ait eski beyanlara, açıklamalara baktığımda, beni çarpan ve etkileyen şey o gece ne olduğundan çok ne olmadığı…

Hz.Muhammed havada yürüyerek, dağdan süzerek inmemiştir.O, “şükür!” ve “rabbime şükrederim!” şeklinde koşarak bağırmamıştır. O, ışık ve neşe saçmamıştır. Orada meleklerden bir koro, müzik alanları, haz, aşırı coşku, onu sarmalayan altından bir aura ve tanrının elçisi olarak mutlak, önceden hüküm verilmiş bir rol hissi de yoktu. Bu şu demek; O, bu gibi durum karşısında tepki göstermeyi kolaylaştırabilecek olan şeylerin hiç birini yapmadı yani tüm olayı dini bir öykü haline getirip, ucuzlaştırmadı. Tam tersine, ilk anda olan şeyin gerçek olamayacağını düşündüğünü bizzat kendisi ifade etmiştir ve en iyi açıklama ile bunun bir halusinasyon–gözün ya da kulağın ya da belki de zihinin ona karşı oynadığı bir oyun—olduğunu düşünmüştür. En kötüsü de şeytani bir cin tarafından hükmedilip, ele geçirilip, onu aldattığını düşünmüştür. Aslında, sadece bir mecnun olabileceğine, ve bir cin tarafından hükmedildiğine o kadar emindi ki, kendini halâ canlı ve yaşarken bulduğunda, ilk tepkisi; bu işi kendisinin bitirmesi gerektiği ve en yüksek tepeden kendisini atıp, tüm yaşadığı deneyimlerin dehşetinden kaçmak şeklinde idi.Dolayısıyla, bu zat, neşe ve mutlulukla değil, titreyerek, sarsılmış, iptidai bir korku halinde dağdan indi. O, bir şey kanaat getirmemiş, şüphe ve kuşku ile dolup taşmıştı ve bu telaşlı çözülme, kendi durumunu değerlendirememe, etrafında tanıdık gelen herşeyden kopma, insan aklının kavramasından öte olan ürkütücü farkındalık, sadece müthiş bir dehşet, huşu olabilir.

Bu yaşanılana göre düşündüğümüzde, yeni bir aplikasyon ya da yaygın bir video için kullandığımız “dehşet verici” kelimesini şimdi kavramak biraz güç olabilir.İstisnai olarak büyük çapta bir deprem dışında bizler gerçekten dehşetten korunmaktayız. Bizler kapıları kapatıp, işimize bakıyoruz ve herşeyin kontrol altında olduğuna ikna olmuşuz ya da en azından kontrol altında olacağını ümit ediyoruz. Her zaman kontrole sahip olmadığımıza ve herşeyin açıklanamayacağı gerçeğini göz ardı etmek için elimizden gelenin en iyisini yapıyoruz. İster rasyonalist olun, ister mistik, ister Hz.Muhammed’in o gece duyduklarının içinden, özünden ya dışından geldiğini düşünün, net olan şey; O’nun bunu deneyimlediği ve bunu öyle bir kuvve ile yaptığı ki, bu kuvve ile kendi varlık, benlik hissi ve dünyası paramparça olmuş ve onu mütevazilikten sosyal ve ekonomik adaletin radikal destekçisi haline dönüştürmüştür. Korku, sadece makul bir tepki idi, sadece insani bir tepki idi.Bazıları için oldukça insani idi ki, örneğin; muhafazakar müslüman ilahiyatçılara göre, eski islamik biyografilerde bulunmasına rağmen onun kendisini öldürmek istemesinden bahsedilmemeliydi. Onlar, onun bırakın ümidini kaybetmiş olmasını bir an bile şüpheye düşmediği konusunda ısrar etmekteler. Onlar insan kusuru, eksikliğine tolerans göstermeyi reddedip, mükemmelik, kusursuzluk talebindeler.Ancak, şüphe hakkındaki kusur gerçekten de ne? Bu eski kayıtları okuduğumda, fark ettiğim şey; tam olarak da Hz. Muhammed’in bu şüphesinin beni cezbetmesi ve beni Onu tam ve bütün, hakikatin doğruluğu ile uyumlu olarak görmemi sağladı ve bu konuyu ne kadar düşünürsem, Onun neden şüphe duyduğu o kadar anlamlı geldi. Çünkü, şüphe inanç için gerekli.İlk başta bunu şaşırtıcı bir fikir gözüküyorsa, o zaman Graham Greene’in bir defasında “şüphe olayın kalbidir” demesini bir düşünün.Tüm şüpheleri ortadan kaldırın ve geriye kalan inanç değil ama mutlak katı bir kanı, görüş olacaktır.

Hakikate hakim olduğuna, Hakikate tutunduğuna eminsin—kaçınılmaz olarak buradaki imâ edilmiş Hakikatin “H”si büyük harf—ve bu eminlik çabucak dogmatizm ve doğruculuğa dönüşüyor.Bundan kasdım; gözçarpan ve mağrur bir gururun çok doğru olması, kısaca, tutuculuğun kibri. Aşırı tutucu müslümanların favori sözü olan Latince kelime olan “imansız”dan gelen “Kafir”kelimesini, “haçlı”diye bilinen aşırı tutucu Hıristiyanların da aynı şekilde kullanması tarihteki pek çok ironiden bir tanesi olmalı Çünkü onların muklakiyetçiliği aslında imana terstir. Doğrusu onlar imansız, kafirlerdir!.Mesela,her dindeki aşırı eğilimcilerin soruları yoktur, sadece cevapları vardır.Onlar düşünceye karşı mükemmel panzehiri ve hakiki imanın zorlu taleplerinden kaçınmak için uygun sığınak bulmuşlardır. Onların, tıpkı Yakup’un tüm gece bir melekle mücadele etmesi ya da Hz.İsa’nın 40 gün ve gece çölde geçirmesi ya da sadece bir gece dağda değil, ona umutsuzluğa kapılmamasını ve ona karşı olan ve bilinecek herşeyi bildiklerini iddia eden ve sadece kendilerinin haklı olduğunu düşünenelere karşı hüküm veren Kuran’la geçirdiği tüm o rasullük yılları boyunca Hz. Muhammed gibi mücadele etmeleri gerekmiyor ve ancak geniş bir kitle olan bizler ve halâ oldukça sessiz çoğunluk, halkın arenasını aşırı uç azınlığa bırakmaktayız. Museviliği şiddetli bir güce sahip olan West Bankası yerleşimcilerine, Hıristiyanlığı homofobik ikiyüzlü ve kadınlardan nefret eden yobazlara ve Müslümanlığı ya da yahudiliği de intihar bombacılarına bırakıyoruz ve şu gerçeği görmekten kendimizi alıkoyuyoruz. O da;onlar her ne kadar kendilerinin hıristiyan, yahudi ya da müslüman olduğunu iddia ederlerse etsinler, bu militan radikaller bunlardan hiç biri değildir.

Onlar kendi başlarına bir putperest, bir mezheptir ve kan kardeşler diğer insanların kanını ellerine bulaştırmışlardır.Bu inanç değildir!.Bu fanatizmdir!! ve bizleri bu ikisini karıştırmayı bırakmalıyız. Şunu fark etmeliyiz ki; hakiki imanın kolay cevapları yoktur. Zordur ve inatçıdır.Sürekli bir mücadele ve ne bildiğimizi düşündüğümüz konusunda da devamlı bir sorgulama, sorunlar ve fikirlerle boğuşma içerir ve şüphe ile beraber, hiç bitmeyen konuşma,sohbet bazen de bilinçli bir muhalefet şeklinde gider ve işte bu bilinçli muhalefet, meydan okuma, bir agnostik olarak benim hala neden inancımın olabileceğidir. Örneğin; tam tersine yönelik epey bir birikmiş kanıt olmasına rağmen benim Orta Doğuda barışın olabileceği yönünde bir inancım var.Buna ikna olmuş değilim.Buna inandığımı da zorlukla söyleyebilirim. Sadece buna inanabilirim ve kendimi buna, bu fikre adıyabilirim ve bunu da ellerimi tevekkül ve teslimeyetin cazibesi ile kaldırıp, sessiz bir geri çekilme, inziva içinde yapıyorum. Çünkü, umutsuzluk kendini gerçekleştiren bir şey. Birşeye “imkansız” dersek, o şekilde davranırız ve o öyle olur ve ben bu şekilde yaşamayı reddediyorum. Aslında, pek çoğumuzda öyle.İster ateist olalım, ister Tanrı’ya inanalım ya da ikisi arasında bir şey ya da ötesinde, bizi sürükleyen şey; şüphelerimize rağmen ve hatta şüphelerimiz yüzünden, bizler umutsuzluğun yokluğunu reddediyoruz. Gelecek ve birbirimiz hakkında inancımızda direniyoruz.İsterseniz buna “naif, safça” diyin. Demeniz gerekiyorsa buna imkansız bir şekilde idealist deyin.ama bir şey kesin: buna “insan” deyin.

Hz.Muhammed inancı olmadan, kararlı dar zihniyetli kibre teslim olmayı reddetmeden, dünyasını radikal bir biçimde değiştirebilir miydi? Bence, hayır! Geçen 5 yıldır yazar olarak O’nunla birlikte olduktan sonra, bugün Orta Doğuda ve herhangi başka bir yerde Onun adına konuşup, onun adına hareket eden militan aşırıcı tutucu kesmin sadece onun adını kötüye kullandıklarından başka bir şey göremiyorum. O, cinsiyeti yüzünden nüfusun yarısının baskı altında olduğunu görse dehşete düşerdi. O, bu bölücü tarikat ve mezheplerin sertliğinden elem duyardı.O bunlara terörizm derdi ve buna sadece suç demez ayrıca inandığı ve uğrunda mücadele verdiği herşeyin yakışıksız, son derece beceriksiz yapılmış bir taklidini görürdü. Kuran’da yazanı aktarırdı:  “Kim bir kişinin hayatını sonlandırırsa, tüm insanlığın yaşamına son vermiştir.
Kim bir yaşam kurtarırsa, tüm insanlığı kurtarmıştır. Ve O, zorlu ve sıkıntılı barış sürecinin işlemesi için kendini adardı.

Teşekkür ederim.

Çevirİ: AylinEr
Düzenleme: İlknur Çakmak

İlgili:
http://www.ahmedhulusi.org/yazi/yeniden-islam-dinini-sorgulamak.htm
http://www.ahmedhulusi.org/yazi/kilitlenmislik.htm

Check Also

dna

DNA larımızı Değiştirebilir miyiz?