İSÂ KELİMESİNDEKİ YÜKSELTİLMEK HİKMETİNİN ÖZÜ (1)
…tüm örneklemeler beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…
Nebe’e kelimesinden Hz. İsâ için iki anlam çıkarılmıştır. Birisi “haber vermek” tir. Diğeri “yüceltilmek, yukarı kaldırılmak, yükseltilmek”tir..
* * *
Nebî kelimesi “ihbâr” anlamında olup Türkçeye; ‘haber vermek, haber almak, alınan haber, anlatmak gibi sözcüklerle aktarılabilir. Hz. İsâ’nın fıtratında (ilâhî isimler terkibinde/bileşiminde) insanlara Allah’ı anlatmak taktiri (potansiyel programı) ön plandaydı. Bu taktirden dolayı henüz annesinin karnında iken Hakk şöyle vahyetti:
24-) Fenadaha min tahtiha ella tahzeniy kad ceale Rabbüki tahteki seriyya;
Onun (Meryem’in) tahtından (altından): “Mahzun olma, Rabbin senin alt tarafında bir seriyye (nehir, su arkı) oluşturdu” diye (Cebrail) nida etti. (Meryem, 19/24; B Meal)
Ve Hz. İsâ beşikte iken şöyle konuştu:
30-) Kale inniy Abdullah ataniyel Kitabe ve cealeniy Nebîyya;
(Çocuk, İsa) dedi ki: “Şüphesiz Ben Abdullahım; (bu nedenle) bana Kitab verdi ve beni Nebî kıldı”. (Meryem; 19/30; B Meal)
Hz. İsâ’nın fıtratındaki Nebîlik (Nübüvvet, Allah’ı anlatmak) taktiri onun kırk yaşını beklemeden hatta doğmadan evvel anne karnında vahiy almasını gerekli kıldı. Ve doğduğu ilk günlerde de konuşmaya başladı.
Bu mucizenin bizlere anlatılmasında bazı hikmetler vardır.
Hayat ve bilinç sahibi her birim Hakk’ın eşsiz ve benzersiz birer tecellisidir. Var oluş aşamalarının her boyutunda Hakk’ı yansıtmak yönü ile Hakk’ın “habercisi”dir. Bu gerçeği fark edip de dile getirenlere “kitabı okuyan” yâni kendindeki hakikati bilinçli olarak fark eden denilir. Her birim, her insan “indirilmiş bir kitab”dır. İnsan türünde fıtratlarında “okuma” programı çalışır olanlara “kendisine kitab indirilmiş ve kitabı okumuş ve okuduğunu haber vermiş Nebî” denilir. Kendilerini ve varlığı okuyamayan insanlar da o Nebîlerin ümmeti olur.
“Okumayı” yaratılışı gereği hiç kimseden öğrenmeyenler “anne karnında ve bebeklikten itibaren” diye tarif edilir. Bu özelliği taşıyanlara Nebî denilir. “Okumayı” bir Nebî’den ve ya bir bilgi kaynağından sonradan öğrenenler de “okuyucu” özelliğine ulaşır fakat onlara Nebî denilemez. Nebî’den Nebîlik özelliklerini öğrenmiş anlamında “Havari, Sahabi, Velî, Ârif, Tilmiz/Öğrenci” gibi ünvanlar alırlar.
Aradaki bir fark da şudur:
Nebî doğumdan itibaren Allah’ın “Tek ve Gerçek Varlık” olduğunu bilir. Hiçbir zaman bilinç bulanıklığına düşmez.
Nebî olmayan “okuyucu” ise yaşamının belirli bir ânına kadar Allah’ın varlığını ve kendi varlığını ayrıma tabi tutarak şirk içinde kalabilir. Ya da Allah’ın tek varlık olabileceğini inkâr ederek “ateist/tanrı tanımaz” olarak yaşayabilir. Takdirindeki program çalışmaya başlayınca da Nebî kaynaklı bilgilere yönelerek “okuması gerekeni” okumaya başlar. Ve özündeki bölünmez parçalanmaz Nübüvvet nûrunun hâkimiyetine girer.
* * *
“Nebî” kelimesinin diğer anlamı ‘rif’at’dır. Yükseklik, yüksek ve büyük rütbe sahibi olmak, âlişan olmak anlamlarını taşır. Âyette bu anlam şöyle beyan edilmiştir:
158-) Bel rafeahullahu ileyHİ, ve kânAllahu Aziyzen Hakiyma;
Bilakis, Allah O’nu kendine ref’etti (yükseltti)… Allah Aziyz’dir, Hakiym’dir. (Nisâ; 4/ 158; B Meal)
Hz. İsâ kelimesinde tercih edeceğimiz anlam “yükseltmek” olacaktır. “Haber vermek” anlamı zâten tüm Nebîlerin ortak özelliğidir.
( İbn Arabî’nin “yükseltmek” anlamını kastettiğini İbn Arabî’nin mânevi oğlu ve öğrencisi Sadrettin Konevî Hz.leri kulakları ile işitmiş ve “Fükûk” adlı eserinde de açıklamıştır. )
* * *
(((… İbn Arabî bu bölümün ilk paragraflarında Hz. İsâ’nın babasız olarak yaratılışını birkaç öz cümle ile anlatmaktadır. Hz. Âdem’in annesiz ve babasız, Hz. Havvâ’nın da Âdem’in varlığından (aynı nefsden/aynı özden yaratıldığını hatırlarır. Âdem ve Havvâ’nın yaratılışına itiraz etmeyen o dönem İsrâiloğullarının İsâ’nın sadece babasız yaratılmasına itiraz etmelerini tutarsız bulur. Allah için hiçbir yaratışın zor ve imkânsız olmadığını hatırlatır.
Şerhlerde (yorum kitaplarında) ise her dönemin tıb ve kimyâ bilgi düzeylerine göre yorumlar vardır. Günümüz bilimine en yakın yorum Ahmed Avni Konuk tarafından yapılmıştır. Çok değerli âlim ve Ahmed Avni Konuk 1938’de vefât etmiştir. Onun yorumları 1930’lu yılların biyoloji ve hücre bilgilerine dayanmaktadır. Yine de döneminin çok üstünde çok mükemmel yorumlar yapmıştır. Bâzı fikirlerini burada kısaca belirteceğiz. …)))
[ Hz. Âdem’in bedeninin “çamur”dan yaratılmış olması “hücrelerden oluşturulmuştur” anlamına gelir. Arapçada çamurun plazma/jel hâline “salsal” denilir. Salsal (çamur) ‘mayalanmış ekşimiş yoğurtsu olmuş süt” kelimesinden türetilmiştir. Salsal (çamur) protoplazma olmalıdır. Protoplazma; canlı hücrenin vücudunu oluşturan, yarı sıvı, renksiz, saydam, stoplazma ve çekirdekten oluşan canlı hücre maddesidir. Cenini bu madde oluşturur. Darwin teorisini benimseyenlere göre Âdem’in bedeni de “protoplazma”dan yaratılmış olması lâzım gelir. Böyle de olsa cism-i Âdem (âdem’in bedeni) yine de anasız ve babasız yaratılmıştır. Protoplazma yaratıcı bir bilinç değildir o da bir tecelliyattır… A.A. KONUK ]
(((… Ahmed Avni Konuk sadece protoplazmaya işaret etmiştir. Protoplazmanın nasıl oluştuğunu ise Darwin ekolüne göre açıklamamıştır. Açıklamama nedeni teorinin deneysel ve bilimsel yönünün olmamasıdır.
İlâve olarak, kısaca, ilk protoplazma oluşumunu Darwinist ekole göre açıklayalım:
Teoriye göre… Dünya soğuduktan sonra atmosfer oluştu. Henüz atmosfer ısısı çok yüksek iken çakan şimşeklerin, yıldırımların enerjisi bataklıktaki serbest atomları birbirine bağlayarak ilk canlı molekülleri oluşturdu. Moleküller de birbirine bağlanarak aşama aşama hücreye kadar dönüştü. Hücreler birleşerek ilk ilkel organizmayı oluşturdu. Her canlı bu ilk ilkel organizmanın milyonlarca yıllık evriminin sonucudur. Hayat bu şekilde tamamen tesadüflerin (rastlantıların) eseri olarak başladı…
Darwinizm ekolünün bu “tesadüf temelli” teorisi “planlı yaratılış”a inanan bilim insanlarınca kabul edilmemektedir. Karşıt teoriler üretilmektedir.
Varlığın sırrına ârif olan Ahmed Avni Konuk… “Farzedelim ki ilk insanın oluşumunu Darwin ekolüne göre kabul etsek bile yine de Hz. Âdem annesiz ve babasız olarak yaşamda açığa çıkmıştır” diyerek düşüncesini belirtiyor. Fakat Darwinist teoriye asla inanmamakta ve katılmamaktadır.
Havvâ’nın yaratılışını ise şöyle yorumlamaktadır. …)))
[ Havvâ; kokmuş çamurda oluşan canlının dişil yönüdür. Yâni Âdem’in dişil türüdür. Her canlı kendisinin karşıt cinsi ile tecellî eder. Darwinizm ekolünün Havvâ’nın Âdem’in varlığı ile birlikte oluştuğunu açıklayan vahyi inkâr etmesi tutarsızlıktır. … A. A. KONUK ]
(((… Havvâ’nın Âdem’in kaburga kemiğinden yaratıldığı sadece Tevrat’da geçen âyetlerde vardır. Kur’an’da ise böyle bir âyet yoktur. Kur’an şöyle der:
“ Allah sizi tek nefisten yarattı. Burası gelip geçici yerdir “(Enam Suresi: 98)
“Sizi birtek nefisten yaratıp onunla huzura kavuşsun diye eşini aynı nefisten yaratan O’dur.” (Araf Suresi: 189).
“Sizi tek nefisten yarattı, sonra ondan eşinizi meydana getirdi.” (Zümer Suresi :30) (Diyânet Mealinden alınmıştır)
Hadislerde geçen kadınların kaburga kemiği gibi esnek olması tanımı Havvâ’nın yaratılışı ile ilgili değildir. Erkeklere göre daha nâzik bedensel ve ruhsal yapıları olduğunu izah eder.
Havvâ’nın Âdem’in bedeninden kopup düşmesi eski çağların İsrâiloğulları hikâyelerindendir. Ki o çağlarda o şekilde düşünmek gayet normaldir. Bu şekildeki düşünenleri aşağılamamak gerekir. Ancak düşüncenin şimdiki zamana göre hatalı olabileceği uygun bir dil ile ifade edilebilir.
Kur’an’ın mesajı Âdem’in ve Havvâ’nın yâni erkeğin ve dişinin aynı özden yaratıldığı yönündedir.
“Allah sizi çamurdan yarattı” (Enam Suresi: 2)
“Allah insanı çamurdan yaratmaya başladı.” ( Secde Suresi: 7)
“Biz insanı çamur’un süzülmüşünden yarattık.” (Müminun Suresi: 13)
“Ben çamurdan bir insan yaratacağım” (Sad Suresi: 71)
“Biz insanı pişmiş çamurdan, değişmiş cıvık balçıktan yarattık.” (Hicr Suresi: 26). …)))
* * *
(((… 1930’lu yılların başında bilim dünyasında henüz “klonlama” düşüncesi yoktur. İlk klonlama teorisi 1938’de açıklanmıştır.
Klonlama; bir canlıdan alınan hücreye aynı canlıdan alınan bir başka hücrenin bir bölümünün aşılanması ile oluşturulan üreme modelidir. Yâni kısaca “babasız üremedir”.
(Klonlama bilgileri ve klonlama tarihi hakkında bilgi edinmek için bir adres: http://www.biyolojidunyasi.com/Genetik.asp )
Günümüzde Hz. İsâ‘nın “Babasız Yaratılışı” klonlama bilimi, bilimsel düşünce ve sûfizm ortak platformunda “bilim insanlarınca” daha güzel yorumlanabilir.
Bu konuda ancak şu kadarını araştırmalarımıza göre söyleyebiliriz:
Hz. Meryem vahiy alabilecek bir İnsan-ı Kâmile’dir. Çünkü Cebrâil’i zâhiren görüp işitmiştir. Vahiy mertebesindeki bir zât olan Hz. Meryem eşeysiz üremeyi iki bin yıl önce bedeninde “kendi mucizesi” olarak açığa çıkarmıştır.
İnsan-ı Kâmil için evrenin sonsuzluğu sır olmadığı gibi canlının temel yapıtaşı olan hücre de sır değildir. Meryem gibi bir İnsan-ı Kâmile’nin bu mucize sırrını bilim belki tam olarak açıklayamaz ama mantıklı ve tutarlı yorumlarda bulunabilir. Geleceğin bilim düzeyi aynı olayı daha farklı teori ve deneylerle yorumlamaya devam edecektir.
Hangi çağda olursak olalım İnsan-ı Kâmil ve İnsan-ı Kâmile eliyle açığa çıkan Allah’ın mucizeleri için “kesin açıklama” yapamayız. …)))
* * *
Şeriat ve akıl; evrene ve insana “yaratılmış” ismi ile bakar. Tasavvuf ise evrene ve insana “var oluş ve tecelliyat” ismi ile bakar. Bu yorumlar tasavvufun bakışına göre hazırlandığı için “yaratılış” kavramı yerine “var oluş ve ya tecelliyat” kavramları tercih edilmektedir. Tasavvufun daha üst bilinç boyutlarında “var oluş ve tecelliyat” kavramları da terk edilerek “hiç var olmamışlık ve tecellinin imkânsızlığı” kavramları üzerinde durulur.
* * *
“Var oluş”u yâni “tecelliyatı” aşama aşama ele alarak incelemek, her aşamanın ayrıntısını öğretir. Her aşamayı gerekli akıl/iman ve bilim yolu ile anladıktan sonra ulaşılan genel bilgi şu şekilde ifade edilebilir:
Var oluşun dört aşaması vardır.
1. Evrenin sınırsız tecelliyatı:
Evren; sınırsız ilme sâhib Allah’ın sınırsız ilminin “görünümüdür”. Allah için, ilminde ilmi ile var edişine ve var ediş yöntemine sınır yoktur.
2. Cansız birimlerin ve canlı birimlerin tecelliyatı:
Var oluşun özü aynı “ilim” olmasına rağmen… ilim, Allah’ın irade ve kudreti ile birimlere ayrılmaya başlar. Zerrelerden (atom altı parçacıklardan) kürelere (gezegenlere, yıldızlara, galaksilere) kadar “cansız” diyebileceğimiz birimler olarak görünüş alır.Fakat bizim “sınırlı algımıza” göre “cansız” olan her birimin kendine göre bir canlılığı ve bilinci olduğunu… “vahiy bilgisine” ve “velîlerin keşiflerine” dayanarak söyleyebiliriz.
Dünyamızda canlı birimler “hücre” boyutu ile “ilk tecellisini” verirler. “Hücre” canlısının anne ve babası yoktur. Cansız (?) atomların Allah ilmindeki sonsuz “sayısal düzen ve formüllere göre” bir araya gelerek “hücre” türlerini tecelli ettirmesi ilk “annesiz ve babasız” var oluştur.
3. Türlerin tecelliyatı:
Allah ilminde “olabilirlik” için sınır olmadığına göre dünyamızda da “olabilir” canlı türüne de sınır yoktur. Yine de sınırsızı açıklamak için “sınırlı” veriler oluşturmak zorundayız. Canlılık türünü bu nedenle;
bitkiler, yarı bitki yarı hayvan özelliği gösterenler (mantarlar, deniz süngerleri, virüsler vb.), hayvanlar ve en üst basamak olarak “insanlar” şeklinde sınıflıyoruz.
Bu sınıflama insan boyutunun beş duyusuna ve üç boyutuna (zaman ile birlikte dört boyutuna) göre yapılanıdır. Biz insanlar Allah’ın sonsuz ilmindeki sonsuz var ediş kudretini bu şekilde sınırlayarak algılayabiliyoruz. İnsan-ı Kâmil için algılamada sınırlar kalkacaktır. Canlı türleri çok daha farklı olarak “seyredilecektir”.
Sınırlı algılamaya göre… âdeta, “bir yapboz sanatı” içindeyiz. Cansız (?) olan atom altı parçacıklar belli bir düzene göre diziliyor ve atomu oluşturuyor. Cansız (?) atomlar diziliyor canlı ve bilinçli (?) hücreyi oluşturuyor. Hücreler yan yana ve üst üste dizilerek Âdem’i ve Havvâ’yı “tecellî ettiriyor”.
Buraya kadarki “yapboz sanatında” eşeyli tecelliyat oluşturma aşaması yok. Buradan sonra “sonsuz var oluş” formüllerinin eşeyli tecelliyat oluşturma aşaması başlıyor.
4. Türlerin çoğalma tecelliyatı:
Bu aşamada her canlı türünün benzer ve ya benzemez çoğalma formülleri (İlâhî yapboz sanatı) devreye girer.
Meselâ terliksi hayvan denilen bir deniz canlısı ve süngerler “bölünerek” ürerler. Yakından bildiğimiz söğüt ve kavak ağacının rüzgârdan kırılan dalları yağmurla çamurlaşan toprağa düşer yeşerir ve ağaç olur. Bu da bir tür bölünerek var oluş şeklidir. Bu tür üreme teceliyatı daha çok tek hücreli canlılar, yarı bitki yarı hayvan ve bitkiler boyutunda görülür.
Eşeyli üreme tecelliyatı çiçekli bitkilerin ve hayvanların tamamına yakınında ve insan türünde “zorunlu” yasa olarak görülür.
Hz. Meryem’in İsâ a.s.’ı “tecellî ettirmesi” Allah ilmindeki var oluş formüllerinden “eşeysiz üreme”yi tercih edebilecek “yetkiye” İnsan-ı Kâmile sıfatı ile sâhib olmasından kaynaklanır.
Ayrıca mâbetteki odasına girenler her an tâze olan yiyeceklerle karşılaşırlardı. Yiyeceklerin nereden geldiğini soranlara “Rabbimin katından” diye cevap verirdi. Bu mucize/kerâmet “yokluk mertebesi olan esmâlardan” yiyecek tecellî ettirmedir.
Hz. Meryem Cebrâil’den “direk” vahiy alması yönüyle bir açıdan Risâlet Nûru’na da sahibtir. Yâni “kadın Resul”e bir örnektir. Yiyecekleri “doğa yasaları” haricinde esmâ mertebesinden direk tecelli ettirmesi, İsâ’yı yine esmâ mertebesinden “babasız fakat anneli” olarak tecelli ettirmesi O’nun bu kerâmetlerine “mucize” de diyebileceğimizi düşündürüyor.
Kur’an Hz. Meryem’i Resul sıfatını kullanmadan; Resullerin fiilini (mucizesini) gösteren bir insan olarak tanıtır. O dönemin Yahudi din adamları ise Meryem’i zinâ ile suçlamışlardır. Suçlamaları; “var oluş” aşamalarını, Allah’ın tecelliyat sırlarını ve bir kadının İnsan-ı Kâmile olabileceğini kabul edememekten kaynaklanmaktadır.
Meryem’e “zinâ” suçu isnâd eden Yahudi din adamlarını şimdi daha iyi anlıyoruz. İnsan için eşeysiz üremeyi Allah’ın “klonlama” ilminin bilimde keşfine kadar sadece taklidi bilgi bazında kabul ediyorduk.
Klonlama bilimini kesin delil olarak kabul edip de… “klonlama” eşittir “İsâ” inancı hatasına da düşmemeliyiz. Allah’ın sonsuz ilmi açıldıkça “açıklamalar”da değişebilir. Bilimin açılımında değişimler olur. Ama “tecelliyat ve var oluş” gerçeği öz olarak hiçbir zaman değişmez. İmanımızı “bilim” ile ipotek altına almadan “tecelliyat ve var oluş” gerçeğini “sınırsız tahkik” (ilâhî akıl nuru ile tefekkür) etmeliyiz. Bu tefekküre Habeş kralının davranışı bir örnektir.
Mekke’den Habeşistan’a “hicret eden” Müslümanlar Habeş kralı önünde “Meryem ve İsâ” konusunu anlatırlar. Kral, Resulullah a.s.’ın dilinden açığa çıkan “vahiy” bilgisi ile tahkike ve tefekküre başlar ve “gerçeğe tahkiki olarak iman”eder.
* * *
Hz. İsâ’nın babasız (eşeysiz) olarak doğmasını ve diğer mucizeleri; sûfîler “bir tecelliyat türü”, zâhir ehli (şeriat boyutu ile sınırlanmış bilinçler) ise “ötedeki Allah’ın” kendi koyduğu yasayı çiğneyerek oluşturduğu “mucize” olarak tanımlar.
Çoğunluk… Kur’an’daki mucize kavramını “ötedeki Allah’ın kendi koyduğu yasayı bir kez çiğnemesi” olarak anladığı için bu görüş “İslâm’ın resmî iman yasası” zannedilmektedir. Oysaki şeriatın zahiri görüşü sınırsız Allah ilminin sınırsız “var ediş” sisteminin sadece bir yorumudur. Sûfilerin bâtıni görüşleri de bir yorumdur.
Bir de akılcı İslâm filozoflarının görüşü vardır. Filozofların görüşü hem sûfilerce hem de zâhir ehlince hoş karşılanmaz.
Filozoflar derler ki: “Denizin yarılmaması nasıl normal ise bir kez yarılıp kapanması da normal doğal bir olaydır. Mûsâ denizin yarılmasını önceden tahmin etmiş ve kendisi yarmış gibi göstermiştir. Her kadının eşli üremesi nasıl ki normal bir şey ise bir kadının bir kez eşsiz üremesi de normal bir olaydır. Ayın ikiye yarılmaması nasıl normal ise bir kez ikiye yarılıp tekrar yapışması da normaldir. Biz gözümüzün görmeye alışık olduğu şeylere normal derken bir kez gördüğümüz şeye mucize diyoruz. Aslında mucize diye bir şey yoktur. Çeşitli olaylar vardır. Alıştığımız ve alışmadığımız olaylar vardır. Olayları normal ve mucize olarak ikiye ayırmak hatadır”.
Filozofların bu görüşü Allah’ın tecelliyat sırrına ermiş, tevhid ilmi ile esmâ mertebesindeki mânâları mucize olarak tecellî ettiren Risâlet ve kerâmet olarak tecellî ettiren Velâyet yaşamına akıl erdirememekten doğmuştur.Kur’an Meryem’in mucizesini ve diğer mucizeleri reddedenlerden bahsederken sadece onlara sınır koymaz. Hitap her çağın her bireyini kapsar.
Mucize ve kerâmetler insanlardaki mevcut potansiyeli (özündeki var oluş amacını) açığa çıkarmaya neden olmaktadır. Bu gerçeğe Kur’an şöyle işâret etmiştir:
26-) İnnAllahe la yestahyıy en yadrıbe meselen ma beudaten fema fevkaha, feemmelleziyne amenu feya`lemune ennehülHakku min Rabbihim, ve emmelleziyne keferu feyekulune maza eradAllahu Bihaza meselen, yudıllu Bihi kesiyran ve yehdiy Bihi kesiyra* ve ma yudıllu Bihi illel fasikıyn;
Muhakkak ki Allah bir sivrisineği ve (hatta) onun da fevkındeki bir şeyi misal vermekten haya etmez… Bilfiil iman edenler bunun Rabblerinden (kendi bünyelerinde müteşabihi olan) bir Hak/gerçek olduğunu bilirler… Kendi hakıkatlerini örtücü olanlara/kafirlere gelince, onlar da (temsil ve teşbih yollu anlatımda) derler ki <Allah (Bi-) bunu misal vermekle aceba ne murad etti?>… (İşte Allah) bu misal yollu anlatımla (B gerçeğince) bir çoklarını saptırır, bir çoğunu ise (B sırrınca) gerçeğe hidayet eder… (Allah) bu misal yollu anlatımla (B sırrınca) fasıklardan (bilinci gerçeği algılama yeteneği körelmişlerden) başkasını saptırmaz. (Bakara, 2/26; B Meal)
* * *
İnsanın bedensel yönü doğada “doğal süreç” içinde var olur. İnsanın doğada var oluş süreci anne ve babanın hücrelerinin buluşması ile başlar ve en fazla yüz elli yıl içinde tekrar çözülür, dağılır, yok olur. Yâni doğum ve ölüm arasındaki insan ömrü en fazla ortalama yüz yıl, tamamen çürüme ve untulma elli yıldır.
Hz. İsâ’nın bedensel var oluşu doğanın tam olarak tanıyamadığı bir şekilde tecelli etmiştir. Oluşumu ve gelişimi “mucize” tarzında olunca bedensel ölümü de “mucize” tarzında olması için ömrü uzamıştır.
Füsûsu’l-Hikem yazıldığı tarihte Hz. İsâ “bin iki yüz” yaşında idi. Şimdi ise “iki bin” yaşını geçmiş durumdadır. Ömrü “âhir zamanda zuhur edecek” olan Hz. Mehdî zamanına kadar uzamaya devam edecektir.
Buradaki zahiri kavramları iç dünyâmıza/bâtınımıza etki eden yönü ile de anlayabiliriz.
Âhir zaman; bilincimizin ulaşacağı olgunluk çağıdır. Bilinç bilgi, iman ve ilim ile olgunlaşınca Resulullah a.s.’ın tevhid ilmi bizim için “mehdî” etkisi yapar. Ve bu etki bizi izli şirkten kuratarır. Bizi “kurtaran tevhid ilmi” “Mehdî”olarak düşünülebilir.
İsâ; insanın “birimsel ruhunu” sembolize eder. İsâ’nın Mehdî ile buluşması birimsel ruhumuzun yâni bilincimizin Resulullah a.s.’ın ilmi ile buluşmasıdır. İsâ’nın vefâtı; bilincimizin ölmeden evvel ölme sırrını tatmasıdır.
İsâ’nın yeryüzüne inmesi… Muhammedî ilmin bedenimize ve bilincimize etkisidir ve hazmidir.
İsâ’nın yeryüzüne indikten sonra yemesi-içmesi ve evlenmesi… nefsimizin halk içinde Hakk ile olmasıdır. Zâhirimizin halk ile bâtınımızın Hakk ile olmasıdır.
İsâ’nın öldükten sonra Resulullah a.s.’ın kabrine defnedilmesi… bilincimizin “fenâ firresul” hakikatini anlamasıdır. Varlığın tek bir özün tecellisi olduğuna kesin bilgi oluşturmaktır.
Mehdî ve İsâ ile ilgili kavramları âfakta (nefsimizi çevreleyen dış olaylarda) değerlendirmek bizleri çok büyük yanılgılara sürükler.
Bâtın olarak değerlendirilmesi de “şizofren/kişilik bölünmesi” hastalığına müsait olanlarda “İsâ’lık ve ya Mehdîlik” iddiası olarak açığa çıkar.
Hem zahiri anlam hem de bâtınî anlam yetersiz, semboller ve işâretler çözülememiş olursa getireceği yanılgılar çok büyük olur.Bu konuların zâhiri ve bâtını Allah’ın sınırsız ilmindedir. O ilmin zâhirini ve bâtınını ancak kendi nefsinde “büyük fetihi” gerçekleştiren zâtlar idrak edebilir. O zâtların bizlere anlattıkları bilgiler ile de bizler kendimizi “yanlış anlam vermelerden” muhafaza ederiz.
* * *
Hz. İsâ’nın ömrü madde bedeni itibarı iledir. Anne karnında iken oluşan “ruhu” ise ölümsüzdür. Ölümsüz olunca “ruh” itibarı ile ömrü uzadı denilemez.
Anne karnında cenin halinde iken oluşan/tecelli eden “ruh”, “âhiret bedeni” (bedenin ışınsal/nûrî ikizi) anlamındadır. Her insanın ahiret bedenine mecâzen “ruh” denilir.
Her insanın madde bedeni ve anne karnında cenin halinde iken beyninin oluşturduğu “ölmeyecek olan âhiret bedeni” ne demektir? Kısa bir alıntı ile açıklayalım:
(((… Sperm ile yumurtanın rahimde birleşmesinin 120. gününde, cenin, bazı kozmik ışınların etkisiyle, “meleğin ruhu nefhetmesi” diye târif edilen bir biçimde, dalga üretimine başlar.
Beynin çekirdeği durumunda olan bu yapı, genetik veri tabanını değerlendirmesine vesile olan ilk temel kozmik tesirleri alarak ön programa kavuşur ki; böylece onun “şâkilesi” yâni “programının doğrultusu” belirlenmiş olur..
İşte bu anda “kişisel ruh” yani “insânî ruh” meydana gelmiş, yaratılmış olur!… Bu andan evvel, “bireysel ruh” mevcut değildir!.
Bu sebepledir ki, eğer 120. günden sonra çocuk alınırsa cinayet hükmüne girer!..
Zira, 120. günde cenindeki beyin çekirdeği, “dalga bedeni” yâni “kişilik ruhunu” üretmeye başlamıştır ki, ceninin öldürülmesi hâlinde dahi, bu “ruh” yaşamına sonsuza dek devam eder… Ahmed Hulûsi/Ruh İnsan Cin … )))
İnsanın ve tüm birimlerin Allah ilmindeki ezeli ve ebedî bilgisine “ilmî sûret ya da âyan-ı sâbite” denilmektedir. Burada bahsettiğimiz “ruh” Allah ilmindeki “ezeli bilgimiz” değildir. Dünyâ boyutunda oluşan ve bizi âhiret yaşamında “sonsuzca” birimsel özelliklerimizle var kılacak olan “dâimi bedenimiz”dir.
Hz. İsâ’nın “ölecek” olan bedeni “dünyasal bedeni”dir. Ölümsüz olan ruhu ise her insan gibi anne karnında oluşan birimsel ruhudur.
İnsana nefh edilen (üfürülen) ruh ise insanın sonsuz isimlerin tecellisi olan hakikatine işaret etmektedir. Hz. İsâ’nın “rûhullah/Allah’ın rûhu” sıfatı Allah isminin tecellisi anlamındadır. Aşağıda ayrıntılı olarak açıklanacaktır.
(((… Ruh ile ilgili ayrıntılı açıklamalar Ahmed Hulûsi’de Kavramlar’dan ve kitaplarından incelenirse Füsûsu’l-Hikem’deki ruh kavramları daha kolay anlaşılır hale gelir. …)))
* * *
Hz. İsâ bedensel olarak yaşamdadır. Bu yargıyı “takliden” onaylayabiliriz. Fakat düşünen insan mutlaka “nasıl?” diye soracaktır. Sus sorma! Sadece kabul et ve taklit et… demek düşünen insan için yeterli cevap olmaz. Çağın bilimsel verilerine göre de bir açıklama ister.
Bu sorunun cevabını “zamanın göreceli” olması ile anlayabiliriz. Hz. İsâ şu anda “nur” boyutunun ışığa yakın olan hızı ile yaşamaktadır. Bu boyuta bir gün içinde yükseldiğini kabul edersek madde boyutunda “bin yıl” geçer. Bir gün nur boyutunda “bekler” ise madde boyutunda bir “bin yıl” daha geçer. O boyuttan bir günde de inerse madde boyutunda “bin yıl” daha geçmesi gerekir.
Hz. İsâ için bir gün olan zaman bizim için bin yıldır.
Hz. İsâ’nın inmesine “bin yıl var” diye bir hüküm verdiğimiz zannedilmesin. Bu varsayımlar… Sadece ışık hızındaki zaman sürecine göre yapılan basit bir yorumdur. Aklın sorularına bir nebze “geçici” cevaplar sunabilmektir.
* * *
57-) Küllü nefsin zâikatül mevti sümme ileyNA turceun;
Her nefs ölümün tadıcısıdır/tadacaktır… Sonra bize rücu’ ettirileceksiniz. (Ankebût, 29/57; B Meal)
Bu âyet hükmü gereğince Hz. İsâ a.s. hangi durumda olursa olsun mutlaka bedensel olarak “ölmek” fiilini gerçekleştirecektir. Çünkü bedensel ölüm varlık tecellisindeki tüm eksiklikleri gideren en büyük rahmettir. Hiç kimse bu rahmetten kendisini uzak tutamaz.
* * *
157-) Ve kavlihim inna katelnel Mesiyha Iysebne Meryeme RasûlAllah* ve ma kateluhu ve ma salebuhu ve lâkin şübbihe lehüm* ve innelleziynahtelefu fiyhi lefiy şekkin minhu, ma lehüm Bihi min ılmin illettibaaz zann* ve ma kateluhu yakıyna;
Ve “Biz Allah Rasûlü MeryemOğlu İsa Mesih’i öldürdük” sözleri yüzünden… (Aslında) O’nu (Hayat sıfatının mazharı, ruh’ül kuds) öldürmediler ve O’nu asmadılar; ancak (o) onlara benzer gösterildi (teşbih olundu)…Onun hakkında ihtilafa düşenler, O’ndan yana tam bir şek içindedirler… Zanna tabi olmaları müstesna, O’nunla ilgili ilimden bir şeye sahip değiller (gerçek bilgileri yok)… (Onlar) O’nu yakiynen öldürmediler.
158- Bel rafeahullahu ileyHİ, ve kânAllahu Aziyzen Hakiyma;
Bilakis, Allah O’nu kendine ref’etti (yükseltti)… Allah Aziyz’dir, Hakiym’dir. (Nisâ, 4/I57-158; B Meal)
Hz. İsâ’nın ölüp ölmediği hakkında iki rivâyet vardır.
1. Hz. İsâ a.s. hiçbir zaman tutuklanmamıştır. O’nu ihbar eden kişi O’na benzediği için tutuklanarak çarmıha gerilmiştir. Hz. İsâ da başka bir yerde iken Hakk’ın huzuruna diri ve sağlam olarak “yükselmiştir”.
2. Hz. İsâ Romalılar tarafından tutuklanmıştır. Onunla birlikte iki tane suçlu (bir hırsız bir kâtil) çarmıha gerilmiştir. Roma kanunları gereği çarmıha gerilenler önce çivilenir sonra ayak kemikleri kırılarak acısı artırılır ve ölümü çabuklaştırılırdı. İki suçlunun kemikleri kırılırken Hz. İsâ vefat etmiştir. Onun ölüp ölmediğini kontrol etmek için göğsüne bir mızrak sapladılar ve ölmüş olduğunu gördüler.
* * *
34-) Ve ma cealna li beşerin min kablikel huld efein mitte fehümül halidun;
Senden önce hiç bir beşer için ebedilik kılmadık… Şayet sen ölürsen, onlar ebediler (ölümsüzler) midir?. (Enbiyâ, 21/34 B Meal)
Hıristiyanlar arasında oluşan çeşitli görüş ayrılıkları zamanla İslâm ilim adamlarını da etkiledi. Hıristiyan bir gurup… İsâ’yı ispiyonlayan Yahuda’nın yüzünün aniden İsâ’nın yüzüne dönüştüğünü kabul eder. Bu inanç neredeyse tüm Müslümanların da ortak yorumu haline gelmiştir.
Bu iddia yukarıdaki âyetin işâretine tamamen terstir. Resulullah a.s.’dan önce istisnâsız tüm insanların kesin olarak öldüğüne dâir hüküm âyette açık olarak okunmaktadır. Fakat Hz. İsâ’nın bedensel var oluşu normal yoldan olmadığı için bu âyrtin hükmü onu kapsamamktadır. (Aşağıda açıklaması gelecektir).
* * *
[Ruhullah İsâ… Siccîn olarak isimlendirilen “tabîat cehennemi”nden temizlenmiş bir halde tecellî ettiği için bu “saf” (arı-duru) beden görünümünde kalma süresi uzadı. …İbn Arabî r.a.’e âit bir cümledir.]
Bu cümle ile İsâ hakkında düşünülen “iki olasılık” açıklanmıştır. Yine âyetlerin hakikatini anlamamıza da yardım etmektedir. Şöyle ki:
İsâ a.s.’ın bedeni tabiat şartlanmalarından arınmıştır. Esmâ mertebesinin nuraniyetini tecelli ettirmektedir. Bu gibi “bedenler” esmâ âleminin lâtif varlığı olmakla beraber madde boyutunda baş gözü ile görülür, beden eli ile dokunulabilir.
Bunun örneği misal âleminde oluşan rüyâlardır. Rüyayı gören, rüyasında gördüğü bir sûreti maddesel olarak algılar, madde duyusu ile dokunur ve ses ile konuşur. Çünkü misal âlemindeki varlığı o boyutun şartlarına göre de madde olarak algılanır. Bu nedenle… rüyada kendisine bir bıçak saplandığını görse “korku ve acı” algılar. Fakat dünya boyutundaki bedenine bıçak saplanmamıştır, etkilenmemiştir. Uyanınca bıçağı ve izini göremez. Bedeni sağlamdır, acı da misal âleminde kalmıştır.
Hz. İsâ a.s. için rüya örneğini tersine çevirerek anlamalıyız.
Hz. İsâ’nın bedeni madde boyutuna ait değildir. Fakat madde boyutunda tecelli etmiştir. Buradaki çivilenmesi, mızraklanması O’nun üst boyuttaki bedenini deforme etmemiştir. Çünkü bizim boyutumuz İsâ için “rüyâ âlemi” hükmündedir. Bize göre Hz. İsâ acı çekmiştir. Bize göre bedensel olarak ölümü tatmıştır ve ruhsal olarak Hakk’ın katına yükselmiştir. Fakat bunların hepsi onun için rüya hükmündedir. Ve Bedensel olarak ölmemiştir.
* * *
Yûsuf bölümünde gördüğümüz üzere dünyâ dahi misal âlemi gibi “hayâl”dir. Şimdilik bizler bu âlemin şartlarına bağımlıyız bu nedenle de her şeyi “madde” olarak algılıyoruz.
Lâtif hayal (şeffaf hayal) boyutunun şartlarını yaşayan İnsan-ı Kâmil kesif hayal (katı/madde tecellisindeki hayal yâni dünyasal beden) boyutuna inebilir. Bu boyutun şartlarına tabi olmaz, yine lâtif hayal gibi davranabilir. Fakat madde boyutunun şartlarına tabi olan bu dünyanın birimleri serbest hareket edemez.
Zaman ve mekân perdesini yırtmış olan velîlerin bu dünyadaki “kerâmetleri” bu sır ile açığa çıkar. Hz. İsâ’nın bedensel olarak dönüşü madde boyutunun algılamasına göre “bedensel” olacaktır. Fakat İsâ’ya göre ruhsal boyutun şartları geçerli olacaktır. İnsan-ı Kâmiller madde boyutunda dilerlerse madde boyutunun şatlarına uyarlar dilerlerse üst boyutların şartlarına uyarlar. İsâ da İnsan-ı Kâmil olduğu için madde boyutunda dilediği boyutun şartlarını oluşturabilecektir.
Aslında rüyâ/hayal boyutu ile madde boyutu arasında lâtiflik ve kesiflik dışında bir fark yoktur. Hatta bazen duruma göre algılama oluşur. Uyuyan bir insan rüyâ gördüğü anda dünyâ onun için hayale, rüyâ âlemi de madde boyutu hükmüne dönüşür.
* * *
34-) Ve ma cealna li beşerin min kablikel huld efein mitte fehümül halidun;
Senden önce hiç bir beşer için ebedilik kılmadık… Şayet sen ölürsen, onlar ebediler (ölümsüzler) midir?. (Enbiyâ, 21/34 B Meal)
Bu âyetin bir hükmü de “madde boyutu” şartlarına göredir. Resulullah a.s ‘dan önce madde boyutunda yaşamış fakat nurani-ruhani boyuta yükseltilmiş olan Hızır ve İlyas gibi zâtları kapsamaz. Çünkü onların bedenleri madde boyutunda iken katı/kesif hayal hâlinden şeffaf/lâtif hayal hâline yükseltilmiştir.
İşte İsâ, Romalılar ve Yahudiler arasındaki bağıntı da böyledir. İsâ bu âlemde nurâni (üst boyut) bedensel yaşamı ile, Yahudiler ise madde boyut bedensel yaşamı ile yaşamışlardır. Yahudiler İsâ’nın bedenini kendi bedenleri gibi zannedip tutuklattılar, çarmıha astırdılar ve öldürdük zannettiler. Çarmıhta ölen diğer iki suçlunun bedeni gibi İsâ’nın da bedenini çarmıhta ölü gibi buldular.
Halbuki İsâ’nın bedenini onların kendi algılamalarına göre ölü idi. İsâ’ya inananlar da onun bedenini ölmüş olarak algıladılar. O dönemin Yahudi cenâze geleneğine göre bir yere defnettiler. Sonra onu koydukları yerde bulamadılar. Çünkü İsâ kendi bedenini üst boyut şartlarına göre kullanmaya başladı ve kalktı gitti. Aynı bedenle havarilere birkaç kez daha göründü. Onlarla konuştu. Onlardan şüphe içinde olanlar ona dokundular.
Ve hâlâ Hz. İsâ da Hz. Hızır ve Hz. İlyas gibi bedensel olarak üst boyutta ve hayattadır.
Ve “Biz Allah Rasûlü MeryemOğlu İsa Mesih’i öldürdük” sözleri yüzünden… (Aslında) O’nu (Hayat sıfatının mazharı, ruh’ül kuds) öldürmediler ve O’nu asmadılar; ancak (o) onlara benzer gösterildi (teşbih olundu)…Onun hakkında ihtilafa düşenler, O’ndan yana tam bir şek içindedirler… Zanna tabi olmaları müstesna, O’nunla ilgili ilimden bir şeye sahip değiller (gerçek bilgileri yok)… (Onlar) O’nu yakiynen öldürmediler. (Nisâ, 4/157; B Meal).
155. Başlarına gelenler; ahitlerini bozmaları, Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve “Kalplerimiz kılıflıdır” demeleri, daha doğrusu, küfürleri yüzünden Allah, kalpleri üzerine mühür basmıştır da pek azı müstesna, iman etmezler.
156. Küfürleri sebebiyle, Meryem aleyhinde büyük bir yalan söylemeleri yüzünden…
157. “Biz, Allah’ın resulü Meryem oğlu İsa Mesih’i öldürdük” demeleri yüzünden. Oysaki onu öldürmediler, onu asmadılar da; sadece o onlara benzer gösterildi. Onun hakkında tartışmaya girenler, onunla ilgili olarak tam bir kuşku içindedirler. Onların, ona ilişkin bir bilgileri yoktur; sadece sanıya uymaktalar. Onu kesinlikle öldürmediler.
158. Tam aksine, Allah onu kendisine yükseltti. Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.
159. Ehlikitap’tan her biri ölümünden önce ona mutlaka inanacaktır. Kıyamet günü de o, onlar aleyhine bir tanık olacaktır. (Nisa, 4/155-159; Y. N. Öztürk Meali)
Hz. İsa’yı öldürdük sözleri yüzünden o dönemin madde beden bilincinin yanılgısı anlatılmaktadır. Bu cümle sonra tüm insanlara dönerek işin iç yüzünü açıklamaktadır. Her insanın bilincine hitap etmektedir.
İnsanlar bedensel olarak ölüm anına (sekerata) girince bir üst boyutun algılaması başlar. Bu dünya boyutunda iken İsâ hakkında düşünen, yanılgı içinde olan ehli kitab sekerata girince gözlerinden ve bilinçlerinden perde kalkarak Hz. İsâ’yı görürler. Onun ile ilgili hakikati anlarlar.
Kur’an bu hakikati sekerata girmeye gerek kalmadan anlamamızı sağlıyor. İsâ’nın hakikatini anlatmaktan amacı tarihi bir olay ve tarihi bir hikâyeye dönüşmüş olanı tartışmak değildir. Her insanın içinde yaşadığı boyutu, bir üst boyutu ve daha da üst boyutları akıl ve iman ile anlamasını sağlamaktır.
Bu anlayışın en alt düzeyi “duyarak bilmek”tir (ilmel yakin). Bizler kendi madde bedenimizin aslında İsâ’nın bedeni gibi olduğunu bu âyetlerden duymuş olduk. Sekerat ile birlikte, ölüm esnâsında bu duymuş olduğumuz bilgi ile yeni ortama daha çabuk adapte olabiliriz. Daha az şaşırırız.
Bir üst bilgi “görerek bilmek”tir (aynel yakin). Hz. İsâ’nın çarmıhta öldüğünü zan şeklinde gören havariler daha sonra onun hiçbir deformasyon izi olmadan eski haline dönmüş bedenini gördüler. Dokundular. Bu örnek “görerek oluşan bilgi”yi anlatıyor.
En yüksek bilgi boyutu “tadarak/yaşayarak bilmek”tir (Hakkel yakin). Madde ötesi üst boyutların yaşam şartlarına beden ve bilinç ile giriş ve çıkış yapabilmektir.
Resulullah a.s.’ın isrâsı (zamanı ve mekânı madde beden ışık hızı ile katetmesi)… ve miracı (ışık hızı üstünde zamanda bilinç beden ile ileri geri gitmesi)… ve Allah ile vuslatı /buluşması (kendi hakikatinin Hakk’dan başka olmadığını akıl, iman, ikan hâlinde idrak etmesi) tadarak yaşanan ve tadanda “şüphe” bırakmayacak olan bilgi türüdür, Hakkel yakindir.
Hz. İsâ’nın kendine göre rüya boyutunda bize göre madde boyutunda bedensel olarak “öldürülmek” deneyimini yaşaması, bedeninin tüm yaraları ve izleri bir anda kapatarak normal yaşama dönmesi, boyutlar arasında dilediği gibi geçiş yapması “hakkel yakin” bilgi türüdür.
Kur’an’ın amacı zaman dedektifi gibi geçmiş olayları “öyle olmadı… böyle oldu”ya bağlamak değildir. Görmediğimiz, yaşamadığımız sadece duyduğumuz bir olaya “böyle inanmazsan kâfir olursun, cehenneme girersin” gibi bir yargılama ile yaklaşmaz.
Anlatılan olayların gerçeğini Resulullah a.s. mutlaka biliyor. Hakkel yakin olarak biliyor. Bizden şâhidlik istiyor. Ama görmediğimiz, yaşamadığımız (meselâ) İsâ’nın “çarmıh” olayında kendisinin anlattığına takliden “evet doğru” dememizi beklemiyor.
Görmediğimiz, yaşamadığımız olaya “doğru” desek… bizim bu şahitliğimiz bir değer taşımaz. Sadece duyduğumuza “doğru” demiş oluruz.
Kur’an ve Resulullah bizden görmediğimiz olaya “doğru” dememizi mi istiyor yoksa olayın iç yüzünü anlatarak kendi nefsimizde “ölüm gerçeğini” keşfetmemizi mi istiyor?
Elbette ki kendi nefsimizde yaşam ve ölüm, dünya ve âhiret bilgimizi derece derece yükseltmemizi istiyor. Ölmeden evvel en asgari (en az) düzeyde de olsa Allah’ın sistemindeki gerçekleri anlamamızı istiyor.
Hz. İsâ’nın durumunun nasıl olduğuna Hakkel yakin ve aynel yakin şahit olamayız ama Kur’an’ın örneği üzerinde ilmel yakin olarak tefekkür edebiliriz. Hakkel yakin bilginin nasıl olduğunu “akıl ve iman” ile tahmin edebiliriz.
* * *
Ruhullah… Allah’ın ruhu.
Hz. İsâ’ya niçin ruhullah denilmektedir?
Bu sorunun cevabını vermeden önce “Allah” ve “ tanrı ” isimleri arasındaki farkı anlamamız gerekiyor. Bu farkı kısaca belirtelim:
Tek (ehad) var olana, kendisinden başka “var” kavramından “münezzeh olan”a “mutlak varlık” diyoruz.
“Mutlak varlık” başlangıcı ve sonu ve merkezi olmayandır. İçi ve dışı olmayandır. İçinde ve dışında “başka varlık” ile birlikte olmayandır.
“Mutlak varlığı” kısaca bir ses (söz) ile anlatmak için… dünya yüzeyinde yaşayan ilk Kâmil İnsan Hz. Âdem; “ben, sen, o” şeklindeki öznelerden üçüncü özneye işâret eden “O” sözcüğünü kullanmıştır.
“O” nun uzakta olmayan, ötede olmayan, görünen ve bilinen olduğunu ifade etmek için; ‘işte’ belirteci ile desteklemiştir.
Bu anlatım mantığı Arapça dil yapısına “el-hû” olarak girmiştir. “El”… “işte” anlamında bir belirteçtir. İngilizcedeki “the” belirteci gibidir. “Hû” üçüncü şahısı tanımlayan “O” sözcüğüdür.
“El Hû” (işte görünen O) Arap dilinde zamanla “Allah” sözcüğüne (kelimesine) dönüşmüştür.
İnsan-ı Kâmil’in dilinden ve beyninden çıkan “Allah” kelimesi “mutlak varlık” anlamındadır. “Mutlak varlığı” anlatan bir “isim”dir.
Meselâ Hz. Muhammed a.s. “mutlak varlığı”… “Allah” ismi ile anlatmıştır. Bu anlatımda geçen “Allah” isminin ahad olan tek varlığın/mutlak varlığın ismi olduğu anlaşılmalıdır.
Diğer insanlar (müşrik Araplar) da kafalarında tasarımladıkları… Görünmeyen, uzakta olan, ötelerde tek başına bir boyutta duran, diğer varlar gibi “var” olan tanrıyı “işte o/Allah” sözcükleriyle anlatmışlardır.
Sözcüklerin (ismin/kelimenin) aynı olması “anlatılanın” aynı olmasını gerektirmez. “Hz. Muhammed’in Anlattığı Allah” ile diğer insanların (müşrik Arapların) anlattığı Allah sözcüğü (ismi) arasındaki farkı kolayca ayırmak için pratik bir çözüm vardır.
Bu pratik çözümde:
Hz. Muhammed’in Anlattığı Allah’a “Allah” isminden başka isim kullanılmıyor.
Diğer müşrik Arapların anlattığı “Allah”a Türkçedeki “ tanrı ” sözcüğü (kelimesi) kullanılıyor. (Diğer dillerin tanrı anlamına gelen sözcükleri de kullanılabilir.)
Allah “mutlak varlık”tır. Kendisinden başka varlık ve güç yoktur hükmünü Hz. Âli k.v. “El an / hâlâ / şimdi de öyledir” sözü ile açıklamıştır.
Tanrı ise görünmeyen özellikli, mega güçleri olan bir şeydir. Kendisinden başka mini varlıkları ve minimum güçleri olan yaratılmışlarla birliktedir.
Allah ve tanrı isimleri arasındaki bu farkı belirttikten sonra Hz. İsâ’nın “Ruhullah” olması ne demektir konusuna dönebiliriz.
* * *
Allah ismi mutlak varlığın zâtının (özünün) özel ismidir.
Bir de mutlak varlığın özelliklerinin isimleri vardır. Meselâ mutlak varlık olan Allah “Alîm/bilen”dir. “Rahman/sonsuz özellik sahibi”dir. “Muhyî/hayat veren”dir. Allah’ın özelliklerine dâir doksan dokuz civarında isim sayılmıştır, daha sonsuz özellikleri ve sonsuz isimleri vardır. Fakat doksan dokuzu tanımlama ve anlama için yeterlidir.
Hz. İsâ’nın öz ismi (Rabb-i hassı, yâni İsâ olarak tecelli eden varlığı oluşturan esmâsı) tüm isimleri toplamış olan Allah ismidir.Hz. İsâ esmâ mertebesinden (özellikler mertebesinden) değil Zât mertebesinden (Allah ismi mertebesinden) tecellî etmiştir.
Allah ismi ile anlatılan mutlak varlık/mutlak zât’ın özüne “ruh” sözcüğü ile de işaret edilir. Rûhullah/Allah’ın ruhu demek; Allah’ın özü, zâtı, sonsuz varlığı ile eş anlamlıdır. Hz. İsâ’nın öz ismi (Rabb-i hassı) Allah ism-i câmii’dir (tüm isimlerin sâhibi/tüm isimleri toplamış olan Allah ismidir).
Allah isminin işâret ettiği mertebeye “Ulûhiyyet” yâni… Allah’ın esmâları var etmeye, tecellî ettirmeye başladığı mertebe denilir. Allah isminden tecellî eden sonsuz isimler mertebesi Ulûhiyyete göre “ikinci mertebe”dir. İsâ ikinci mertebedeki isimlerden değil “birinci mertebe Ulûhiyyet”in ruhundan tecellî eden bir görünümdür. Bunun için “Ruhullah” denilir.
Ölüyü diriltmesi, çamurdan kuşu canlandırıp (ihyâ edip) uçurması, anadan doğma körün gözünü açması Ulûhiyyet mertebesinin ismi olan Allah isminin tecelliyatı gereği açığa çıkan mucizelerdir.
* * *
Bütün Nebîler ve kâmil Velîler insan-ı Kâmil olmak yönü ile Allah isminin tecellisidir. Hepsi de “Ulûhiyyet” mertebesinin hükümleri ve özellikleriyle zâhir olmuşlardır. Fakat Hz. İsâ’nın diğer tüm İnsan-ı Kâmillerden farkı şudur:
Allah’ın sonsuz isimlerinin zahiirileri âlem dediğimiz evreni ve dünya doğasını oluşturur. Anne ve babanın hücreleri de doğadan (isimlerin zahiri varlığından) oluşur. İsâ’nın varlığı doğaya dönüşmüş esmâdan değil, direk Allah ismindendir. Diğer İnsan-ı Kâmiller ise esmâ tecellisi olan doğadan anne ve baba vâsıtası ile zâhir olmuşlardır.
Bu nedenle Hz. İsâ’nın doğumu ve ölümü doğa yasalarına bağımlı değildir.
Hz. İsâ’nın doğa denilen en alt varlık boyutuna inmeden tecelli etmesi ilk anda üstün bir özellik gibi anlaşılmaktadır. Fakat öyle değildir. Allah ismi tüm isimlerin ruhudur. Tüm isimler Allah ismindeki mânâları “âlemler/evrenler ve doğa” olarak tecellî ettirir. Allah ismi varlığın bâtınıdır. Doğa Allah isminin zâhiridir.
Hz. Muhammed a.s. en alt mertebe olan doğadan açığa çıkarak Allah isminin hem bâtınına hem de zâhirine mazhar (görüntü) olmuştur.
Allah isminin bâtınının ve zâhirinin ismi “Muhammedî Hakîkat”tır. (Hakikat-ı Muhammediyye)dir.
Hz. İsâ Hakîkat-ı Muhammediyye’nin sadece bâtınını temsil eder. İsmi Muhammed zât ise Hakikat-ı Muhammediyye’nin hem bâtınıdır hem de zâhiridir. Allah isminin tam ve bütün mazharıdır.
* * *
Esmâ; küllî (geniş) anlamlılar ve cüz’î (dar) anlamlılar olmak üzere iki bölümdür. Geniş anlamlılar dar anlamlılara göre daha kapsayıcıdır, bilgi ve işlev bakımından daha etkindir.
Meselâ “Hayy” (sonsuz dirilik, canlılık sahibi) ismi küllî (geniş) anlamlıdır. Ve;
Alîm (Manaların oluşturduğu tüm kompozisyonların her hâlini bilen),
Semî, (Yaratıklarının hitâplarını her hâli ile algılayan),
Basîr, (Yaratıklarının her hâlini değerlendiren ),
Mütekellim, ( Söyleyen,konuşan, mânâlar oluşturan)
Mükevvin (Yaratan, yapan, mânâlarına zahiri görünüm veren) isimlerine göre daha geniş kapsamlıdır.
Çünkü hayat sıfatı yukarıdaki özellikleri kuşatır. Hayat sıfatı olmazsa onlar açığa çıkmaz.
İsimler arasında genişlik ve dar anlamlılık bakımından mertebe farkı vardır.
Allah ismi en geniş ve kuşatıcı olan isimdir. Bütün Nebîlerin ve kâmil Velîlerin Rabb-i hassıdır (öz ismi, öz rabbidir). Bu ismin mânâları büyük zâtlardan fiilen açığa çıkar.
Avam (Nebî ve kâmil Velî olmayan) insanlarda da Allah ismine mazhar olmak potansiyeli vardır. Fakat genellikle bedensel ihtiyaçlar, bedensel şan ve şöhret peşinde koşarlar. Özlerini disiplinli bir yaşam ile denetleyerek Allah’ı tanıma ilmine yöneltmezler, ilgisiz kalırlar. Nefsin sıfatlarını arıtmakta tembel ve gevşek davranırlar. Tüm bunların sonucunda da potansiyellerinde var olan Allah isminin tecelliyatı gerçekleşmez, fiilen açığa çıkmaz.
Avam öldükten sonra kendindeki bu potansiyel özelliği anlar. Fakat iş işten geçmiştir, tekrar dünyasal boyuta, bedensel yaşama dönmek olanaksızdır. Âhirette ise potansiyel güçlerin açılımı durur. Bu pişmanlık bir hadisde ve âyetlerde şöyle beyan edilmiştir:
“Ölen herkes pişman olacaktır. İyi kimse, daha çok iyilik yapamadığına pişman olacak, kötü kimse ise, kötülükleri terk etmediğine pişmanlık duyacaktır.” (Hadis)
99-) Hatta iza cae ehadehümül mevtü kale Rabbirciun;
Nihayet onlardan birine ölüm geldiğinde dedi ki: “Rabbim beni geri döndürün”.
100-) Lealliy a`melü salihan fiyma terektü kella* inneha kelimetün huve kailuha* ve min veraihim berzehun ila yevmi yüb`asun;
“Ta ki terketmiş bulunduğum şeylerde (ihmal ettiğim vahdet’e-sistem’e uygun amellerde, iman üzere yaşamda, kuvveden fiile çıkarmadıklarımda, onların yerine; geride bıraktığım dünyada, bedende) salih (sünnetullah’a uygun) amel yapayım”… Hayır (asla mümkün değil), bir kelime ki onu kendisi söyler (sistem’de yeri ve geçerliliği yoktur)… Arkalarında (eğer geri dönüş mümkün olsaydı ‘önlerinde’) ba’solunacakları güne kadar bir berzah (engel, perde, aralık, boyutsal başkalık) vardır (geri dönemezler?; reenkarnasyon da mümkün değildir). (Mü’minun ; 99-100; B Meal)
* * *
Hz. İsâ ile ilgili çağdaş bilgiler:
(Soru:
Hz. Meryem’in Hz. İsa’ya hâmile kalışı ile ilgili soru: Hz. Meryem’e gelen melek ne yapmıştır? Sperm görevi nasıl oluşmuştur izah eder misiniz?..)
Meleklerin yolladığı impulsların genetiği etkileme ve mutasyonlar oluşturma özelliği vardır… Bu boyuttaki bir gelişme ile Hz. Meryem’in hâmile kaldığını düşünüyorum… Bir şekilde yaratan, başka bir şekilde de yaratabilir.
(Soru:
Hz Meryem’in başına gelen bu mutasyon, yaşanan tek vaka mıdır? Değilse bu şerefe nâil olmuş başka yaşantılar da var mı?.. Varsa, habersiz olabilirler mi? Teşekkür ederim.)
Kurân’da yalnızca Hz. Meryem’den bahsediliyor… Ama yalnızca ona mahsustur diye bir sınırlamanın farkında değilim… Allah’ın sınırlamadığı şeyi benim de sınırlama hakkım yoktur… Dolayısıyla bu konuda kesin bir şey diyemem…
“İSEVİ HAKİKAT” NUZÜL ETTİĞİNDE “B” SIRRI AÇILARAK YAŞANMAYA BAŞLANIR
Çeşitli âyetlerde geçen “B-il HAK=varlıkları Hak ile kâim” ifadesi ise, bahis konusu edilen yapıların “Allah isimlerinin işâret ettiği anlamlar ile meydana geldiğini, varlıklarını Rubûbiyet mertebesinden aldıklarını” anlatır!.
“Hakk” isminin işâret ettiği manâlardan biri de, müşahedemize göre, “esmâül hüsna”daki tüm anlamların sahibi” anlamınadır.
“Hakk” olan Rububiyet sahibinin, varlığı bölünüp parçalanamayacağı, içi ve DIŞI OLAMAYACAĞI için de, her zerre adı altında tüm isimleriyle “esmâ mertebesinin” özellikleriyle seyredilmektedir gene kendisi tarafından!
Eğer, kişi “ölmeden evvel ölmek” diye bahsedilen hakikate erme sırrını yaşayacaksa, “küçük kıyamet” denilen haller de yaşamında açığa çıkmaya başlar..
“Mehdî”yet ile Rububiyet hakikati idrak edilir.
Arkasından, Deccaliyet kendini gösterir ve kişi Rubûbiyeti benliğine atfederek, hakikatinin “HAKK” olduğu gerçeğinden hareketle, “nefsaniyetini-egosunu-bedenselliğini” Rab olarak kabullenme sebebiyle “mülhime nefs girdabına” düşer… Hakikatinde Hakk’ı görmek derecesinden, bedenselliğinde Firavunluğu yaşama derecesine düşer.
Derken nasibinde varsa “İsevî” hakikat nüzul eder ve “B” sırrı açılarak yaşanmaya başlar.
İsa (aleyhisselâm), yeryüzüne indiği zaman; (birimselliğindeyken, bedensellik anlayışında iken) Deccal, suyu görmüş tuz gibi erir gider… Varlığın yalnızca, “Allah” adıyla işaret edilenin “esmâ mertebesi”nden ibaret olduğunu hissetmesi sonucu, Deccaliyeti (tanrılık vehmeden benliği) eriyip yok olup gider. “El Mudil” isminin ağırlığı geriler…
“VELΔ ismi seyrinde ağırlık kazanır…
Her yaptığı işin öncesinde “B-ismillah” diyerek “Allah namına” o fiîli ortaya koyduğunun bilinciyle yaşayarak şirkten arınır; o fiîl ile kayıtlamaz “Allah” adıyla işâret edileni… Araya, benliğini katarak şirke düşüp, şeytaniyete (vehmine) tâbi olmaktan korunanlardan olmuş olur!.
Bazılarında, bundan sonra, “Daire-i Museviyet” ve “Daire-i İseviyet” hakikatleri ötesinde, “hakikat-i Muhammediye” ve hattâ “hakikat-i Ahmediye” sırları yaşanır, “EKBER”iyet müşahedesi içinde; ve “B” sırrıyla “seyri meâllah”ı devam eder. Bazıları da “Allah Rasûlü” vârisleri olarak “seyri anillah” ile halk arasında görev alır.
“Allah EKBER”i yaşayarak “salât”a (namaza-yönelişe) girip, “B-ismillah….”la gerisini getirebilen ne mübarektir!.
İnsanlığın içinden sivrilen çok ender, beyinler dolayısıyla teknolojik bir sıçrama olmuş ve aya gidilmiş, Plüton’a uzanan uydular atılmış ise de; gerçekte, genel seviyesi itibariyle toplumlar hâlâ yüzyıllarca mâzide yaşamaktadırlar. İster Amerikan toplumu için olsun, ister Sovyet toplumu için olsun, ister Japon toplumu için olsun bu böyledir!.
Yiyen, içen, zevk aldığı şeyler peşinde koşan, seks yapan, daha fazlasına sahip olmak için elinden geleni ardına koymayan, korktuğundan kaçıp sevdiğine erişmek için didinen; toplumun şartlanma yollu güttüğü insan!. Asırlar ve asırlardır bu böyle süregeliyor!.
Bu süregelen gerçeklere insanın hakîkati ve gideceği yer itibariyle işaret etmiş olan son derece yüce insan Hazreti İsa aleyhisselâm!. Allah bize değerini idrâk ettirsin. Ama ne çare ki 2000 senedir geçen milyonlar içinde hesaba ve kıyasa girmeyecek kadar az sayıda insan O’nu anlayabilmiş!. Sözlerine kulak vermiş! Milyarlık Hıristiyan kitlesinden söz ediliyor günümüzde, oysa Hıristiyanların hiç birisi Hazreti İsa’ya kulak vermiş değil!. O’nun ne dediğini anlamış değil!.
Hazreti Rasûlullah aleyhisselâmın bildirdiği üzere, kendisi hâlen yaşamakta olduğu âlemden geri dönecek, bir süre aramızda yaşayacak halkın yanlış anladığı gerçeklerin doğrusunu açıklayacaktır.
HZ. İSA’YI NASIL GÖREBİLECEĞİZ?
İSA ALEYHİSSELÂM BEYNİN DİREK OLARAK ALGILADIĞI DALGALAR İLE GÖRÜLÜR
İster “uzaylı” deyin, ister “cin” deyin, ister başka bir adla anın, sonuçta, normal gözle bakanların göremediği, ancak bir kısım insanların gördüklerini iddia ettikleri, bazı varlıklar vardır, farklı bir boyutta yaşamakta olan!. Bunlar, gözden beyine giden mesajlarla değil, beynin direkt olarak algıladığı bir kısım dalgalar ile o kişiye “görülür”(?) olmaktadırlar.
Bir kısım beyinlerin algıladığı bu dalgalar, aynı zamanda bizim “ruh” adıyla bildiğimiz, ölüm sonrası bedenimizi de meydana getiren dalga türüdür.
İnsan beyninin ürettiği bu dalgalardan oluşan bazı “velî” “ruh”ları yani ölüm ötesi yaşam bedenleri de, diğer boyut canlıları gibi, ölüm ötesi yaşam boyutundan, bu dünyadaki bazı kişilere benzer türden dalgalar yollayarak, görünebilir.
Nitekim, ölümünden üç gün sonra inananlarına görünen Hz. İsa aleyhisselâm ile Hızır aleyhisselâm dahi bu yoldan görülmüşlerdir.
Ne var ki, normal gözün göremediği bu tür dalgaları algılayarak, “gören(?)” insanlar, çoğu zaman yeterli veri altyapısı olmadığı için, “gördüğü” “cin” olmasına rağmen, oyuna gelerek “veli” gördüğünü sanır.
İşte bu fetih gelmiş, yani ölmeden ölmüş, ruhuyla - mikrodalga âlemde yaşama yeteneğini elde etmiş kişiler; diledikleri takdirde bu bedeni yoğunlaştırmak suretiyle aramızda biyolojik bedenle görünebilirler ve çeşitli işler başarabilirler.
Nitekim bunun bir örneği de HIZIR aleyhi’s-selâm’dır! Dilediği anda biyolojik bedene geçip görünür, dilediği anda da dalga boyutta yaşamına devam eder.
Bu esastan olmak üzere Gerek Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin ve gerekse daha başka fetih ehli zevâtın aynı anda birkaç yerde görülüp yemek yemeleri, hep bu türden olaylardır.
Hazreti İSA’da, şu anda yaşamakta olduğu RUH ya da dalga bedenini tekrar yoğunlaştırmak suretiyle yeni baştan aramıza dönecektir ki, bu dönüş yaşı da, ayrıldığı andaki 33 yaşın sureti ve şekliyle gerçekleşecektir. Muhakkak gerçeği en mükemmel şekilde bilen Allah’tır.
Evet, Rabbimin bu konuda müşahede ettirdiği bu. Şükründen aczimi itiraf ederim, bana öğrettiklerine.
(Ahmed HULÛSİ/KAVRAMLAR/ Hz. İsa ile ilgili bazı bölümler seçilerek kopyalanmıştır.)
14.bölüm - 15.2bölüm |