Fusûsu'l Hikem (15/5) Bölüm
..Kemal Gökdoğan 23 Ağustos 2008

İSÂ KELİMESİNDEKİ YÜKSELTİLMEK HİKMETİNİN ÖZÜ (5)

… uyarı..
... tüm örneklemeler
beş duyu mantığının
dört boyutlu evrenine
hitap etmek için
oluşturulmuş mecazlardır,
zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…

Kur’an-ı Kerîm varlık sırrını (sırdan amaç, varlık hakikatidir) Cebrâil’in Meryem’e Hakk’ın kelimesini     
 
(mânâsını/ruhunu) üflemesi ve İsâ’nın babasız olarak doğması (tecellîsi) misali ile de anlatır. Ya da bu âyetlerden varlığın hakikatine dâir bilgiler çıkarabiliriz. Şöyle ki;

 
Allah; sonsuz sınırsız olarak var olandır. Allah’ın sonsuzluğunda ve sınırsızlığında varsaydığı sonsuz mânâlara sonsuz sayıda esmâ (isimler/mânâlar) diyoruz. İsimlerin (esmânın) bâtını olan mânâların ve zâhiri olan sûretlerin oluşturduğu mertebe “Cenâb-ı Hakk” kavramı ile anlatılır. (Cenâb; “büyük/büyüklük/yücelik” demektir).

 
Nasıl ki “Allah” ve “Rab” kelimeleri ayrı ayrı anlam içeriyorsa “Allah ve Hakk” kelimeleri de aynı değil ayrı ayrı anlamlardadır. Meselâ “Zeyd Hakk’tır” diyebiliriz fakat “Zeyd Allah’tır” diyemeyiz. Zeyd Hakk’dır deyimimizle Zeyd’in varlığının  Cenâb-ı Hakk’ın varlığı” olduğunu anlatırız, “Cenâb-ı Allah’ın varlığı”olduğunu söyleyemeyiz.

 
Hallac-ı Mansur’un “Enel Hakk” sözü de aynı anlamdadır. Hallac bu söz ile varlığın hakikatinin Allah’ın Hakk olarak tecellî eden mânâsı olduğuna işaret etmiştir. “Ben Allah’ım” ya da “Allah’ın parçasıyım” gibi akıl ve iman dışına taşacak anlamda bir söz sarfetmemiştir.

 
Ben Hakk’ım” (Enel Hakk) demek başkadır,  Ben Allah’ım” demek başkadır.

 
Ben Hakk’ım” demek… benim cüzî varlığım aslında bir hayalden ve varsayımdan ibaret olup aslım ve hakikatim Allah’ın sonsuz ilminden oluşmaktadır anlamındadır.

 
Allah’ın varlığı oluşturan ilim boyutuna “Hakk” kavramı işaret etmektedir.

 
Brisinin “Ben Allah’ım” demesi… ben kulları olan bir tanrıyım ve kulların varlığı ayrıdır benim varlığım ayrıdır anlamına gelir ki bu söz yanlıştır. Yanlıştır çünki, Allah dahi kendisinden ayrı olan varlıkların tanrısı değildir.

 
Allah; ilmi ve ilmi ile kendi hayalinde varsaydığı sanal kullarından (âyan-ı sâbite’den) ayrı bir tanrı değildir. Allah; kendi içinde ve dışında (iç ve dış yoktur) varlıklar yaratıp da onlara tanrılık yapacak bir sistemi kabul etmemektedir. Allah kendi hakikatini tanrıya ve tanrılığa dönüştürmemektedir.

 
Bu kuralı bilen “âlim velîler” hiçbir zaman “Ben Allah’ım” demez… “Ben Hakk’ım” yâni “Benim varlığım Allah’ın ilminden var olmuş bir yokluktur” derler.

 
Kendisinin Allah olduğunu” ya da “Allah’ın bir parçası (cüz’ü) olduğunu” iddia eden ve ya inanan her kim olursa olsun bu iddası ve ya inancı ile cehâletini ortaya koymaktadır. Allah’ın tanrı olması için kendinden ayrı varlık yaratması ya da kendisinden küçük parçalar oluşturması ve onlara tanrılık yapması gerekir.

 
Hz. İbrâhim’in balta ile küçük tanrıları kırması ve baltayı büyük tanrının boynuna asarak… “Küçük tanrıları kıskanan büyük tanrı kırmıştır” demesi de Allah’ın tanrı ve tanrılıktan “münezzeh” olduğunu göstermektedir.

 
İsâ’nın var oluşunu anlatan âyetlerde geçen her kelime ve kavram da bizi Allah’ın her şeyi ilminde ve hayalinde var ediş hakikatine götürür.

 
(((… TASAVVUF, BÜTÜNÜYLE GİZLİ ŞİRKİN KALKMASI ÇALIŞMALARIDIR!

 
İslamın düşünce sistemi ve yaşamı olan “Tasavvuf”un belli başlı prensipleri vardır.

 
Tasavvuf, aklı başında - şuurlu - yüksek tefekkür gücü olan üstün istidat ve kabiliyetli insanların konusudur!

 
Ağzından çıkanı kulağı duymayan mecnunların, psikiyatrik vakaların tasavvufla, hele hele Allah’a erme gibi fevkalade muazzam kesinlikle bir ilgisi olamaz!..

 
Nefs”i bilme; “Rabbı” bilme; “Melik”i bilme; “Allah”ı bilme; “marifetullah”ı bilme; Allah’ın tüm varlıkta yürürlükte olan sistemini müşahede etme gibi sayısız ilimleri kapsamak, “akl-ı kül” işidir en azından!..

 
Bütün bunlar, deli divanelike, meczuplukla olmaz; şuurla olur!. Hem de çok üst düzeyde bilinçle..

 
Bir takım adamlar görüyoruz ortalıkta, başıbozuk dolaşıyorlar!.. Bir takım düzensiz, şuursuz, saçma laflar ediyorlar!.. Biz de bunlara, Vahdet’i yaşıyorlar meczuplar, hakikatı yaşıyorlar, bilmem neyi yaşıyorlar diye nazar ediyoruz... Hiç alâkası yok!.

 
Mantıksal bütünlükten yoksun konuşmalar yapan Hakikat ehli yoktur!.

 
Zira Vahdet olayı, tamamiyle bir basiret, bir şuur olayı!... Nerede bir basiret- bir şuur olayı, nerede bir deli saçması!...

 
Düşünün ki bir “Ben Hakk’ım” diyor, sonra ondan vazgeçiyor, dönüyor, “Ben basit, aciz bir kulum, ben bilmem neyim” diyor... Bunlar şuurlu ifadeler değil!..

 
Şuurunu, bütünüyle, aşırı şekilde bu konuya, teksif etmekten dolayı, bu kişiye halkın “deli” demesi; delicesine bir çalışma içinde olduğu mânâsındadır!. Yoksa; sistemsiz -saçma sapan şeyler söylemek değildir, “delilik”ten murad...

 
Bir kişi bu işin böyle olduğuna inanır, iman ederse; bunu böylesine yaşayabilmek için, bedenselliğinden - huylarından- şartlanmalarından kopabilmek amacıyla yoğun bir takım çalışmalara girerse; herkesin genel anlayışına ters düşen bu çalışmalara girmesi dolayısiyle de millet ona “deli” der.

 
-“Yahu bu adam deli. Bunu terketti, şunu terketti” vesaire derler.. Ama, halkın ona deli demeleri, deli olduğu anlamına gelmez!. Nitekim, Rasûlullah aleyhisselâma dahi deli demişlerdir, mecnun demişlerdir..

 
Esasen, Tasavvuf bütünüyle “gizli şirk”in ortadan kalkması; gizli şirki doğuran, zannındaki “Ben varım” şartlanmasının kalkması çalışmalarından başka bir şey değildir. …)))

http://www.allahvesistemi.org/ahmedhulusidekavramlar/kavramlar/tasavvuf/index.htm ‘den alınmıştır.

 
***

Allah’ın hakikatini ve Allah’ın var ediş sistemini Hz. Musa’nın ve Hz. İsâ’nın anlattığı tarzda anlamaktan uzaklaşmış olanlara “ehl-i kitap” denilmiştir.

 
Hz. Muhammed a.s.’ın anlattığı Allah ve Allah sistemi”ni anlamaktan uzaklaşmış olmanın adı da “ehl-i kitap”tan olmaktır.

Ehl-i Kitap’dan olmanın tasavvufi anlamı başka bir dinden olmak değildir. Allah’ın kitabı olan varlık sistemini okumamak, yalan yanlış bilgileri tekrar etmektir.

***  

(((… "İKRA" nın yazılı bir metni okumak değil, basîret ile "Sistem realitesini "OKUmak" olduğunu yıllar önce açıklamıştık...

Bu "İKRA" kelimesi kadar yanlış anlaşılan bir diğer çok önemli kelime de "KUL" yani dilimize "DE Kİ..." diye çevrilen kelimedir.

"KUL" hitabından murad "şimdi bildirdiğimi hissedip yaşa" demektir!. Denileni tekrar etmek teyp veya ipod işidir... ya da papağan işi! İnsana, "KUL" hitabıyla başlayan konularda, "anlattığımız bu realiteyi idrak et, hisset ve yaşa" denmesi hasebiyle, işaret edilen mananın tefekkürü önerilmektedir! Yani kısacası, "KUL" euzü veya "KUL huvallahu....  gibi hitaplar, söyleneni şuursuzca tekrar et anlamında değil, "bunun anlamını hisset yaşa" anlamındadır!. İşte bu mana ile, "KUL" hitabıyla başlayan âyetler yeniden okunmalı  ve nelerin hissedilerek yaşanmasının önerildiği fark edilmelidir.” …))) (Özel bir sohbetten/Ahmed Hulûsi/ Okyanusum.com’dan alınmıştır)

Ehl-i kitap… önlerinde okuyabileceği (tefekkür edebileceği) insan ve evren adlı açık bir kitap olduğu halde okuyamayan (tefekkür edemeyen), atalarının öğrettiği ezberini tekrar edendir.

Fakat “Ey ehl-i kitap” şeklindeki ikaz hitabı Allah’ın sistemini (insan ve evrenin varoluşunu) okuyabilme eğitimine sahip olanlar içindir. İmkânsızlıklar içinde doğmuş, ailesi sadece kalıpsal dini bilgileri öğretebilmiş, Hakikat ilmini tanıtan ve ya yaşatan kaynaklara ulaşamamış olan sâde vatandaşlar OKUMAK’dan sorumlu değildir. Yaşlı annemizi, babamızı, büyüklerimizi ya da yeteri kadar alt yapısı olmayan insanımızı tasavvufî gerçekleri bilmiyor, anlamıyor diye suçlayamayız, hor ve hakir göremeyiz. Her kul yaratılış amacını tecelli ettirmektedir hem de eksiksiz ve fazlasız tecelli ettirmektedir.

Nisâ/171. Âyetin hitâbı hem Rasulullah a.s. zamanında yaşayan hem de her dönemde yaşayan ve önlerinde sürekli açık duran “insan ve evren” kitabına bakan fakat “OKUMAK İSTEMEYEN” eğitimli insanlaradır. Hangi dinden ve ya inançtan olursa olsun “okunması gereken insan  ve evren kitabı”nı “okuyamayan” ya da “okumak istemeyen” bireyler “ehl-i kitap” kapsamındadır. Ehl-i Kitap mânâsını Yahudilik ve Hristiyanlıkla sınırlayamayız… müslüman olup da “okuyacağı kitap” açık iken “okumak” yerine “ezber tekrarı” yapıyorsa o kişi de “ehl-i kitap         bilinç boyutu gibi düşünmektedir.

***  

171-) Ya ehlel Kitabi la tağlu fiy diyniküm ve la tekulu alellahi illel Hakk* innemel Mesiyhu Iysebnü Meryeme Rasûlullahi ve KelimetuHU, elkaha ila Meryeme ve ruhun minHU, fe aminu Billahi ve RusuliHİ, ve la tekulu selasetün, intehu hayren leküm* innemAllahu ilahun vahıd* subhaneHU en yekûne leHU veled* leHU ma fiys Semavati ve ma fiyl Ard* ve kefa Billahi vekiyla;

Ey Ehl-i Kitab (zahiri yahudi ve nasara) !.. Diyninizde ölçüyü kaçırıp haddi aşmayın... Allah üzerine Hakk olmayanı söylemeyin... MeryemOğlu İsa Mesih yalnızca Allah Rasûlü ve O’nun (kudsi) Kelimesi’dir... O’nu (O Kelime’yi) Meryem’e ilka etmiştir ve kendinden (Allah’dan) bir ruh’dur (O)... O halde (B sırrıyla) Allah’a ve Rasûllerine iman edin... (Zat’tan sıfatları ayırıp) “Üçtür” (baba-oğul-kutsal ruh; Zat-Hayat-İlim) demeyin (itikat etmeyin)... Sizin hayrınıza olarak (buna) son verin... Allah ancak İlah’un Vahid’dir (Tek Bir Vücud’dur)... Subhandır O (Zat) çocuğu (ortağı) olmaktan... Semavat ve Arz’da ne varsa O’nundur... Vekiyl olarak (B sırrınca) Allah kafidir. (Nisâ/171; B Meal)

***

Ey Ehl-i Kitab (zahiri yahudi ve nasara (((…ve onlar gibi düşünen müslümanlar…)))) !.. Diyninizde ölçüyü kaçırıp haddi aşmayın... Allah üzerine Hakk olmayanı söylemeyin...

Din, Allah’ın var ediş sistemi ve sistem gerçekleridir. İnsan Allah’ı, kendisini, diğer insanları, canlıları, evreni ve âhireti Allah Sisteminin gerçeklerine göre tanımalı ve tanıtmalıdır. Allah Sisteminde olmayan, gerçeklere uymayan şeyleri var saymak ölçüyü kaçırmak ve haddi aşmaktır.

Meselâ;

Allah’ı “göklerde oturan baba”(İncil’de geçer)… “bir insanla (Yâkub ile) güreş tutan pehlivan” (Tevrat’da geçer) gibi sembollerle tanımlamak Allah’ın sonsuzluğuna ve sınırsızlığına aykırıdır, Allah’ı basit bir gök tanrısı seviyesine indirgemektir.

Gökte oturan baba” sembolünü Hz. İsâ Allah’ın zâtı anlamında kullanmıştır. “Allah’ın Yâkûb ile güreşmesi ve yenilmesi” sembolizmi Yahudilik tasavvufu olan KABBALA kaynaklarında Hz.Yâkub’un görünüşlerin aldatıcılığından varlığın (Allah’ın) hakikat ilmine ulaşması olarak yorumlanır. İncil’in ve Tevrat’ın bu aşırı “teşbih”i (Allah’ın birimlere benzetilerek anlatımı) Kur’an’da birleştirilerek “TEVHİD” ile “denge” haline getirilmiştir. Tevhid’in  buradaki anlamı; Allah’ı her zerrede hissetmek fakat hiçbir şey ile sınırlamamaktır.

***

Hz. İsâ kendi toplumunda tanrı için kullanılan “baba” (İbranicesi abba’dır) kelimesinin harflerini değiştirmeden kullanmıştır.”BABA”nın içeriğini Allah mânâsına çekmiş ve Allah’ın  özel bir Yahudi tanrısı olmadığını tanımlamıştır. Bunun üzerine katı Yahudi din sınıfı tarafından Romalılara teslim edilerek cezalandırılmıştır.

Arap toplumu da Rasulullah’dan önce… gökte oturan ve Arapları destekleyen ve özellikle “Kureyş kabilesi sempatizanı” olan  özel bir tanrıya inanıyorlardı ve ismine de Allah diyorlardı. Rasulullah a.s. aynı Hz. İsâ gibi Allah ismindeki harfleri değiştirmeden içeriğini “TEK VE AHAD VARLIK” anlamına çekmiştir. Böylece Hz. Muhammed a.s.’ın inandığı, tanıdığı ve anlattığı “Allah”, “bir tanrı” olmaktan çıkmış “gerçek, hakiki, tek ve ahad olan varlık” mânasını kazanmıştır.

Oyuncağı elinden alınan çocukların agresifleşmesi gibi… Arapların da inandığı tanrısı ve tanrısının özel ismi ellerinden alınınca çılgına dönmüşler Hz. Muhammed a.s.’ın anlattığı Allah’ın tanrı olmadığını anlamışlar ve “eski tanrı”larını geri almak için saldırıya geçmişlerdir.

Tarih tekerrürden (aynı olayların oyuncuları değişerek tekrarından) ibarettir denilmiş. Tanrısı elinden alınan eski Yahudi ve Arap toplumu gibi her çağın bir tanrısı vardır. Her çağın “yenileyici bilinci ve ilmi” de vardır. Yenileyici bilinçler eskiye dönerek tanrıya dönüşen “Allah” ismine yeniden “Muhammedî mânâ” yüklerler ve ortam yeniden gerilir. Bu böylece devam eder gider.

Melekleri havada uçan, kanatlı, erkek, dişi ve ya cinsiyetsiz yarı insan yarı kuş imajı ile tanımlamak da haddi aşmaktır.

Rasuller “meleklerin kanatları” tanımını “meleklerin kuvvetleri ve görevleri” anlamında kullanmışlardır… Bu gibi açıklamalar dahi dinin dokunulamaz, düşünülemez, anlaşılamaz dogmaları (değişmezleri/kör inançları) haline getirilmişlere saldırı kabul edilir.

Halbuki din bizden “anlamamızı” ve “anlayarak iman” etmemizi istiyor.

***  

MeryemOğlu İsa Mesih yalnızca Allah Rasûlü ve O’nun (kudsi) Kelimesi’dir...

Meryem” ismi İbranicede “hizmetçi” demektir. Hz. İsâ’nın annesi doğunca tapınağa hizmetçi olarak adanmış ve isim verilmeden tapınağa bırakılmıştır. Büyüyünce de tapınakda hizmete başlamış ve   Meryem” (tapınağa adanmış hizmetçi kız) olarak çağrılmaya devam etmiştir.

Tapınak (mâbet) Allah’a nasıl ibadet (tefekkür ve secde) edileceğinin öğretildiği yerdir. Allah sisteminde (İslâm’da) sınırları belirli bir “tapınak” yoktur. Tüm yeryüzü ve tüm evren Allah’ı ve sistemi olan İslâm’ın öğrenileceği sınırsız “tefekkür ve secde” yeridir.

Hz. Meryem, başlangıçta Yahudilik inancıyla sınırlanmış olan bir tapınağa âdeta hapsedilmişti. Orada düşünce sınırlarını kaldırınca tapınak sınırlarını da kaldırmış bir bilinç haline geldi. Allah’ın “ilim ve varediş” sistemi olan “Cebrâiliyet” boyutu ile sıfatlandı. Cebrâiliyet sırrı ile İsâ’yı babasız olarak dünyaya getirdi (var etti). Meryem’in bu fiilini Hıristiyanların bir bölümü onun da tanrı(ça) olduğuna bağladılar. Halbuki Meryem özündeki Kün sırrını açığa çıkarmış bir kul idi.

Tanrı’nın oğlu İsâ” düşüncesini Hz. Muhammed a.s. vahiy ile; “Meryem’in oğlu Mesih” (yanlış bilgiden kurtarıcı)… ve İsâ (Allah’ın kurtarıcı gücü) olarak düzeltmiştir.

Ayrıca “Meryem” ismi Allah’ın Zât’ına “hizmet/kulluk” eden “esmâ boyutu”na… “oğul” ismi (sıfatı) ile de “esmâ terkibiyeti”olarak tecellî eden “madde boyutu”na ve “kesret/çokluk” algısına işaret edilmektedir.

Rasul (haberci) sıfatı Allah’ın zâtına (sınırsız varlığına) yönlendiren “işaret levhası” ve “bilgi kaynağı”dır. Genel anlamda “varlık/evren” tümel olarak bir “işaret levhası ve bilgi kaynağı” anlamında “Rasul”dür. “Rasul”ün Kur’andaki anlamlarından birisi; “varlığı okuyan akıl”dır. Her insanda “varlığı okuma” potansiyeline sahip akıl mevcuttur. Aklını işleten, aklına varlığı okutarak Hakk’ı tanıyan her birim özündeki RİSALET gücünü açığa çıkarmış olur.

Risalet gücünü en mükemmel açığa çıkaran Hz. Muhammed a.s. olmuştur. Hz. Muhammed a.s. RİSALET GÜCÜ ile Allah’ın “gafil bilinçlerden koruduğu” “ korunan kitab”ı yâni “açık olan sistemi” OKUMUŞTUR. Okuma tekniğini de yaşamı ve sözleri ile açıklamıştır… ki insanlar da özlerindeki “okuma”gücünü fark etsinler ve OKUSUNLAR.

İsâ’nın Allah Rasulü olması; “varlığın/evrenin” İsâ bedeni ve bilinci ile tecelli ederek konuşmasıdır. Burada Rasul İsâ görüntüsüne bürünen Allah değil, Allah’ın ilmi olan “evren”dir. “Ete kemiğe bürünmek ve (YUNUS) İsâ diye görünmek” söylemini Allah’a değil, Allah’ın sınırsız ilmine (sınırsız evrene) benzetmek daha doğru olacaktır.

Ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm” sözünü sınırsız olan Allah; “Allah ete kemiğe büründü Yunus diye göründü” formunda anlamak, Allah mânâsını parçalanan ve her parçası bir insana dönüşen bir eski çağ tanrısına benzetmek olur. Fakat “Allah’ın sınırsız ilmi (evren/varlık) ete kemiğe büründü Yunus diye göründü” formunda düşünülürse Yunus Emre’nin mesajı daha doğru anlaşılacaktır.

Allah’ın (sınırsız zâtın/sınırsız hakikatin) İsâ’ya ve ya birimlere, bireylere dönüşmesi yanlış inançtır. Kilisenin “tanrı aramıza İsâ bedeni ve ruhuyla inmiştir” tezi bu açıdan hatalıdır.

İsâ’nın Allah’ın kelimesi olması Allah isimlerinden yâni Allah’ın mânâlarından sadece bir mânâ olmasına işaret eder. Bu işareti her birim ve her birey için genişletirsek; her birim ve her birey Allah’ın bir kelimesidir sonucuna ulaşırız.

Kur’an’ın öğreti yöntemi… bir ve ya birkaç örnek vermek ve bu örnekleri de bize genellettirmek tarzındadır. Sadece İsâ’yı Allah kelimesi sıfatı ile sınırlarsak diğer birim ve bireylerin de İsâ gibi birer kelime (mânâ) olduğunu görmezden gelirsek Kur’an’ın mesajına da sınır getirmiş oluruz.

***  

... O’nu (O Kelime’yi) Meryem’e ilka etmiştir ve kendinden (Allah’dan) bir ruh’dur (O)...

Allah’ın sisteminde var oluş gerçeği…  önce ilim boyutunda  birimlerin/bilinçlerin mânâ (ruh) olarak tecelli etmesidir.

Allah birimleri/bilinçleri kendi ilminden var eder. Bu sistem gereği hiçbir birim/bilinç Allah’ın varlığından başka bir varlığa sahip değildir.

O halde (B sırrıyla) Allah’a ve Rasûllerine iman edin... (Zat’tan sıfatları ayırıp) “Üçtür” (baba-oğul-kutsal ruh; Zat-Hayat-İlim) demeyin (itikat etmeyin)... Sizin hayrınıza olarak (buna) son verin…

Allah’ın var ediş sistemini; “fe aminu Billahi ve RusuliHİ”/ O halde (B sırrıyla) Allah’a ve Rasûllerine iman edin... gereğince;

1. Allah,

2. Allah’ın emri/ruhu,

3. Varlığı Allah’ın varlığından, ruhu Allah’ın ruhundan olan  “yaratıklar olarak üç ayrı kategoriye ayıramayız.

Allah’ın varlığına “kendisinden başka varlık olmayan” özet düşüncesiyle iman edebiliriz.

Rasullerine “Allah’ın ilminin tüm varlık olarak tecellisi” özet düşüncesiyle iman edebiliriz.

Allah’ın emrini / Allah’ın ruhunu da (Ruhu’l Kudüs)tümel varlık boyutu ya da “Allah’ın var kabul etme gücü” olarak düşünebiliriz. Böylece varlığı üç ayrı bölüme ayırmaktan (teslis’den) bilincimizi  arındırırız.

Varlığın üç ayrı öz olduğu düşüncesinden kurtulmanın tasavvuftaki sembolik söylemleri şunlardır:

Zünnarı (Papazın belinde ucunda haç takılı kalın ipi) kesmek

Haçı kırmak… (kilisedeki haçı değil, bilinçteki üçlemeyi kırmak)…

***

Sizin hayrınıza olarak (buna) son verin…

Bilincinde “üçleme” taşıyan her birey “Allah, ruh ve varlık” hakkındaki bilgisini ve inancını düzeltmelidir.

Düzeltirsek ne olur? Düzeltmezsek ne olur? Diye sormak en doğal hakkımızdır. Rasulullah a.s.’ın vahiyle gelen teklifindeki hikmet ne olabilir? Boş bir teklif olmadığı gerçektir ama teklifi kabul ne kazandırır?

Bu soruların tek bir cevabı yoktur. Örnek olması bakımından birkaç açıklama getirelim.

Varlığı üçe ayıran”… “ehl-i sâlib” gibi düşünenlere yâni haçın temsil ettiği Allah, Allah’ın Ruhu, Allah’dan başkası… mantığına dahil olur.

Kendi varlığındaki Allah’ın hakikatini çıkarıp atar, Allah’ı bir tanrı olarak ötesine oturtur. Böylece Allah ismi ile işaret edilen “kuvvetleri, sıfatları, isimleri, fiilleri” kendisinde pasivize eder. Rasuller ve Kâmil Evliya kendilerini Allah hakikatinden ayırmadıkları için bu dünya boyutunda “mucize/keramet” diye tanımlanan Allah gücü ile yaşamışlardır. Bu inanç ve güç ile Hz. Nuh “zahiri tufan”, Hz. Musa “zahiren denizi yarmak”, Hz. İsâ “zahiren ölüyü diriltmek” ve Hz. Muhammed a.s. “zahiri söz ile Kur’an’ı açığa çıkarmak” mucizelerini göstermişlerdir. Bu mucizelerin bâtıni yönü ise zâhirinden çok daha kuvvetli, azametli ve üstün olan “ilim mucizesi”dir.

Bu dünyada Allah’ın varlığına kendisini ikinci bir varlık olarak ilâve etmeyenler (gizli şirk’e düşmeyenler) ahiret boyutunda Allah’ın “yaratma/halk” sıfatını kendi özlerinden direk olarak açığa çıkaracaklardır. Ahirette bir şeyin olmasını istedikleri zaman;  meselâ…“Yâ Rabbi, bana şunu yarat ve gönder” demeyeceklerdir. Allah’ı sipariş kabul ederek bir şeyler yaratan tanrı konumuna sokmayacaklardır. Olmasını istedikleri şey ne ise sadece “ol/kün” diyecekler (ol diye düşünecekler) ve istedikleri şey o anda “olacaktır”. Bu sırrın (gerçeğin) tasavvuftaki sembolik söylemi “kün/ol”sırrıdır.

Kur’an’daki;

İnnema emruhû iza erade şey’en en yekule lehu KÜN FEYEKÛN;

Bir şeyi irade ettiğinde O’nun emri ancak ona “Kün= Ol!” demesidir (zaman söz konusu değildir)... (Artık o) olur (tekevvün eder; hikmetle kevne gelir).” (YÂSÎN/82; B Meal)

âyeti insanın “halife” yönü ile “var ediş” potansiyeline işâret etmektedir.

Varlığın özüne… yâni kendi özüne akıl ve kalb ile mirac etmeyenler için bu türlü konuların hiçbir değeri olmayabilir. Fakat Rasuller ve Velîler için bu tür konuları insana öğretmenin, açıklamanın ve sonsuz gelecek için yol açmanın ismi “Risâlet Görevi”dir.

***

Allah ancak İlah’un Vahid’dir (Tek Bir Vücud’dur)... Subhandır O (Zat) çocuğu (ortağı) olmaktan... Semavat ve Arz’da ne varsa O’nundur... Vekiyl olarak (B sırrınca) Allah kafidir.

Allah’ın tek ilah olması genellikle “tek kanun koyucu” olarak yorumlanır. Kanun koyan bir ilah tasavvuru… kanun çıkaran ve aşağıdaki varlıklara gönderen bir tanrı modeli basit düşüncesine götürmektedir.

Allah’ın zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde bölünme, parçalanma olmaz.  

Allah’ın hâkimiyetine (Melikiyyetine); sonradan ilave olma, sonradan hükmü düşme, yardımcı varlıklar edinme ve başkasıyla ortak iş yapma gibi kirler bulaşmaz.

Allah’ın “tek ilah” olması akledebilenlere O’nun tek varlık  tek güç ve tek fâil  olduğuna dâir bir işarettir.

İlahlık (uluhiyyet) boyutu esmâ terkibinden oluşan birimsel varlık boyutunun evrensel yasalarıdır. Günümüz bilimi Allah’ın ilahlık özelliği ile düzenlediği evrensel yasalara “doğa kanunları” demektedir.

Allah’ın yasama, yürütme ve yargı gücünde “ayrılıklar prensibi”yoktur, “ayniyyet/aynılık” prensibi vardır. Çünkü Allah’ın varlığından başka varlık yoktur. Bu durumda “ayrılık prensibi” zahiren varmış gibi görünür fakat hakikatte semalarda (varlık boyutlarında) ve arzda (madde boyutunda) tüm maddi ve mânevî olarak ne varsa O’nundur.

Allah kendisine yardımcılar, aracılar, sebepler ve vekiller var etmeyen tek varlıktır.

***

Allah’ın var ediş sisteminde bir zerre ile… bir Âdem’i, bir İsâ’yı ve ya sınırsız âlemleri topyekun olarak varetmek arasında hiç bir fark yoktur. Biz beşeri yönümüzle görmeye alışık olmadığımız “annesiz-babasız Âdem” ve “anneli- babasız İsâ” gibi var oluş modellerine “mucize” diyoruz. “Anneli babalı” var oluşlara da “normal var oluş” diyoruz.

Bir başka boyutun şartlarına göre bir canlının aniden veya yavaş bir süreçle ortaya çıktığını kabul edelim.  Âdem ve Havvâ’nın “yoktan” belli bir süreçle tekâmül ve ya âniden varoluşu gibi düşünelim. O boyutta her şey kendiliğinden olurken… Bir birim, bir erkek ve bir dişinin birleşmesi ile uzun bir hamilelik ve sancılı bir doğum olayı ile bir defaya özgü olmak üzere tecelli etse… O boyutun bilinçleri bu “eşeyli üreme”ye algıları ve şartlanmaları alışık olmadığı için “mucize” diyeceklerdir. Halbuki “eşeyli üreme” biz beş duyulu ve üç (artı zaman) boyutlu varlıklar için “normal varoluş”tur. O boyuta göre ise “eşeyli üreme mucize varoluş”tur.

Allah’a göre ise “normal var ediş” ve ya “mucize var ediş” diye bir ayrım yoktur.

İsâ’nın “anneli-babasız varoluş mucizesi” ile Âdem’in “annesiz babasız var oluş mucizesi” tecellisi belki de bu tür varoluş modellerinin başka boyutlar için “mucize” olmadığı mesajını vermektedir.

Topyekun âlemlerin varoluşu, tecellisi, yaratılması… her ne dersek diyelim ve  her türlü varoluş modeli “tek’den çok’a bakış’a göre” eşit değerdedir. Fakat “çok’dan tek’e bakış’a göre” her canlı kendi boyutunda bazı şeyleri mucize bazı şeyleri de normal görür.

Mucize “âciz bırakmak” anlamında bir kavramdır. Mucizenin ilk etaptaki amacı; insan aklının bir olay ile “âciz bırakılması”dır. Rasuller aklı âciz bırakma gösterisi ile kendisinin üstün bir gücün (Allah’ın) emrinde olduğunu insanlara kabul ettirir. Mucizenin ilk etabı böylece gerçekleşir.

İlk etaptaki amaç ile kilitli  kalırsak mucizenin ikinci etabındaki amacına ulaşamayız. Âciz kalmış bir akıl ile “yarı korku yarı hayret” içeriğindeki bir iman Allah’ın ve Rasul’ünün istediği iman mıdır? Yoksa… “Aklı olmayanın imanı yoktur” hadisi gereğince bizden âcizlikte bloke olmamış bir akıl ile dinamik bir iman mı isteniyor?

Normal varoluşu görüyoruz. Mucize var oluşları da görmüşler (biz de imanla kabul ediyoruz). Mucize ve normal var oluşları tefekkürle aklımızı “kalkındırmamız” ötesine geçmemiz ve Allah’ın var ediş sistemini “kalkınmış/üst/küllî/ilâhî akıl” ile kavramamız belki de “ikinci etap”tır.

İkinci etapta “iman” “ikan” ismini alır. Üçüncü etap ise “iman” ve “ikan”ın da ötesidir. Oraya yalnızca “Rasul Aklı”na “Fenâ firrasul” geçidi ile kontakt kurmuş olan çok yüksek mertebeli Velîler ulaşabilir.

Madde boyutunda fizik, kimyâ, biyoloji kanunlarına üstün gibi gelen mucizeler; mucizeye gerek duymadan iman ve ikan ve daha da ötesine bizi götürecek olan yolculuğun ilk adımıdır.

 

15/5. BÖLÜM SONU

 

Kemal Gökdoğan

kemalgokdogan@gmail.com

ana sayfa
15/4. bölüm -