… uyarı..
...
tüm örneklemeler
beş duyu mantığının
dört boyutlu evrenine
hitap etmek için
oluşturulmuş mecazlardır,
zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…
Kur’an-ı Kerîm varlık sırrını (sırdan amaç, varlık
hakikatidir) Cebrâil’in Meryem’e Hakk’ın kelimesini
(mânâsını/ruhunu) üflemesi ve İsâ’nın
babasız olarak doğması (tecellîsi) misali ile de anlatır. Ya da bu âyetlerden
varlığın hakikatine dâir bilgiler çıkarabiliriz. Şöyle ki;
Allah; sonsuz sınırsız olarak var olandır. Allah’ın
sonsuzluğunda ve sınırsızlığında varsaydığı sonsuz mânâlara sonsuz sayıda esmâ
(isimler/mânâlar) diyoruz. İsimlerin (esmânın) bâtını olan mânâların ve zâhiri
olan sûretlerin oluşturduğu mertebe “Cenâb-ı
Hakk” kavramı ile anlatılır. (Cenâb; “büyük/büyüklük/yücelik”
demektir).
Nasıl ki “Allah”
ve “Rab” kelimeleri ayrı ayrı anlam
içeriyorsa “Allah ve Hakk” kelimeleri de aynı değil ayrı ayrı anlamlardadır. Meselâ “Zeyd Hakk’tır” diyebiliriz fakat “Zeyd Allah’tır” diyemeyiz. Zeyd
Hakk’dır deyimimizle Zeyd’in varlığının “Cenâb-ı
Hakk’ın varlığı” olduğunu anlatırız, “Cenâb-ı
Allah’ın varlığı”olduğunu söyleyemeyiz.
Hallac-ı Mansur’un “Enel Hakk” sözü de aynı anlamdadır. Hallac bu söz ile varlığın
hakikatinin Allah’ın Hakk olarak tecellî eden mânâsı olduğuna işaret etmiştir. “Ben Allah’ım” ya da “Allah’ın parçasıyım” gibi akıl ve iman
dışına taşacak anlamda bir söz sarfetmemiştir.
“Ben Hakk’ım”
(Enel Hakk) demek başkadır, “Ben Allah’ım” demek başkadır.
“Ben Hakk’ım”
demek… benim cüzî varlığım aslında bir hayalden ve varsayımdan ibaret olup
aslım ve hakikatim Allah’ın sonsuz ilminden oluşmaktadır anlamındadır.
Allah’ın
varlığı oluşturan ilim boyutuna “Hakk”
kavramı işaret etmektedir.
Brisinin “Ben
Allah’ım” demesi… ben kulları olan bir tanrıyım ve kulların varlığı ayrıdır
benim varlığım ayrıdır anlamına gelir ki bu söz yanlıştır. Yanlıştır çünki,
Allah dahi kendisinden ayrı olan varlıkların tanrısı değildir.
Allah; ilmi ve ilmi ile kendi hayalinde varsaydığı
sanal kullarından (âyan-ı sâbite’den)
ayrı bir tanrı değildir. Allah; kendi içinde ve dışında (iç ve dış yoktur)
varlıklar yaratıp da onlara tanrılık yapacak bir sistemi kabul etmemektedir.
Allah kendi hakikatini tanrıya ve tanrılığa dönüştürmemektedir.
Bu kuralı bilen “âlim velîler” hiçbir zaman “Ben
Allah’ım” demez… “Ben Hakk’ım”
yâni “Benim varlığım Allah’ın ilminden
var olmuş bir yokluktur” derler.
“Kendisinin
Allah olduğunu” ya da “Allah’ın bir
parçası (cüz’ü) olduğunu” iddia eden ve ya inanan her kim olursa olsun bu
iddası ve ya inancı ile cehâletini ortaya koymaktadır. Allah’ın tanrı olması
için kendinden ayrı varlık yaratması ya da kendisinden küçük parçalar
oluşturması ve onlara tanrılık yapması gerekir.
Hz. İbrâhim’in balta ile küçük tanrıları kırması ve
baltayı büyük tanrının boynuna asarak… “Küçük
tanrıları kıskanan büyük tanrı kırmıştır” demesi de Allah’ın tanrı ve
tanrılıktan “münezzeh” olduğunu
göstermektedir.
İsâ’nın var oluşunu anlatan âyetlerde geçen her
kelime ve kavram da bizi Allah’ın her şeyi ilminde ve hayalinde var ediş
hakikatine götürür.
(((… TASAVVUF, BÜTÜNÜYLE GİZLİ ŞİRKİN KALKMASI
ÇALIŞMALARIDIR!
İslamın düşünce sistemi ve yaşamı olan “Tasavvuf”un belli başlı prensipleri
vardır.
Tasavvuf, aklı başında - şuurlu - yüksek tefekkür
gücü olan üstün istidat ve kabiliyetli insanların konusudur!
Ağzından çıkanı kulağı duymayan mecnunların,
psikiyatrik vakaların tasavvufla, hele hele Allah’a erme gibi fevkalade muazzam
kesinlikle bir ilgisi olamaz!..
“Nefs”i
bilme; “Rabbı” bilme; “Melik”i bilme; “Allah”ı bilme; “marifetullah”ı
bilme; Allah’ın tüm varlıkta yürürlükte olan sistemini müşahede etme gibi
sayısız ilimleri kapsamak, “akl-ı kül”
işidir en azından!..
Bütün
bunlar, deli divanelike, meczuplukla olmaz; şuurla olur!. Hem de çok üst
düzeyde bilinçle..
Bir takım adamlar görüyoruz ortalıkta, başıbozuk
dolaşıyorlar!.. Bir takım düzensiz, şuursuz, saçma laflar ediyorlar!.. Biz de
bunlara, Vahdet’i yaşıyorlar meczuplar, hakikatı yaşıyorlar, bilmem neyi
yaşıyorlar diye nazar ediyoruz... Hiç alâkası yok!.
Mantıksal bütünlükten yoksun konuşmalar yapan
Hakikat ehli yoktur!.
Zira Vahdet olayı, tamamiyle bir basiret, bir şuur
olayı!... Nerede bir basiret- bir şuur olayı, nerede bir deli saçması!...
Düşünün ki bir “Ben Hakk’ım” diyor, sonra ondan vazgeçiyor, dönüyor, “Ben basit, aciz bir kulum, ben bilmem neyim”
diyor... Bunlar şuurlu ifadeler değil!..
Şuurunu, bütünüyle, aşırı şekilde bu konuya, teksif
etmekten dolayı, bu kişiye halkın “deli”
demesi; delicesine bir çalışma içinde olduğu mânâsındadır!. Yoksa; sistemsiz
-saçma sapan şeyler söylemek değildir, “delilik”ten
murad...
Bir kişi bu işin böyle olduğuna inanır, iman
ederse; bunu böylesine yaşayabilmek için, bedenselliğinden - huylarından-
şartlanmalarından kopabilmek amacıyla yoğun bir takım çalışmalara girerse;
herkesin genel anlayışına ters düşen bu çalışmalara girmesi dolayısiyle de
millet ona “deli” der.
-“Yahu bu adam deli. Bunu terketti, şunu terketti”
vesaire derler.. Ama, halkın ona deli demeleri, deli olduğu anlamına gelmez!.
Nitekim, Rasûlullah aleyhisselâma dahi deli demişlerdir, mecnun demişlerdir..
Esasen, Tasavvuf bütünüyle “gizli şirk”in ortadan kalkması; gizli şirki doğuran, zannındaki “Ben varım” şartlanmasının kalkması
çalışmalarından başka bir şey değildir. …)))
http://www.allahvesistemi.org/ahmedhulusidekavramlar/kavramlar/tasavvuf/index.htm ‘den alınmıştır.
***
Allah’ın
hakikatini ve Allah’ın var ediş sistemini Hz. Musa’nın ve Hz. İsâ’nın anlattığı
tarzda anlamaktan uzaklaşmış olanlara “ehl-i
kitap” denilmiştir.
“Hz. Muhammed a.s.’ın anlattığı Allah ve
Allah sistemi”ni anlamaktan uzaklaşmış olmanın adı da “ehl-i kitap”tan olmaktır.
Ehl-i
Kitap’dan olmanın tasavvufi anlamı başka bir dinden olmak değildir. Allah’ın
kitabı olan varlık sistemini okumamak, yalan yanlış bilgileri tekrar etmektir.
***
(((… "İKRA" nın yazılı bir metni
okumak değil, basîret ile "Sistem realitesini "OKUmak" olduğunu
yıllar önce açıklamıştık...
Bu "İKRA" kelimesi kadar yanlış
anlaşılan bir diğer çok önemli kelime de "KUL" yani dilimize "DE
Kİ..." diye çevrilen kelimedir.
"KUL" hitabından murad "şimdi bildirdiğimi hissedip yaşa"
demektir!. Denileni tekrar etmek teyp veya ipod işidir... ya da papağan işi! İnsana,
"KUL" hitabıyla başlayan konularda, "anlattığımız bu realiteyi
idrak et, hisset ve yaşa" denmesi hasebiyle, işaret edilen mananın
tefekkürü önerilmektedir! Yani kısacası, "KUL" euzü veya "KUL
huvallahu.... gibi hitaplar, söyleneni
şuursuzca tekrar et anlamında değil, "bunun anlamını hisset yaşa"
anlamındadır!. İşte bu mana ile, "KUL" hitabıyla başlayan âyetler
yeniden okunmalı ve nelerin hissedilerek
yaşanmasının önerildiği fark edilmelidir.” …))) (Özel bir sohbetten/Ahmed Hulûsi/ Okyanusum.com’dan alınmıştır)
Ehl-i kitap… önlerinde okuyabileceği (tefekkür
edebileceği) insan ve evren adlı açık bir kitap olduğu halde okuyamayan
(tefekkür edemeyen), atalarının öğrettiği ezberini tekrar edendir.
Fakat “Ey ehl-i kitap” şeklindeki ikaz hitabı
Allah’ın sistemini (insan ve evrenin varoluşunu) okuyabilme eğitimine sahip
olanlar içindir. İmkânsızlıklar içinde doğmuş, ailesi sadece kalıpsal dini
bilgileri öğretebilmiş, Hakikat ilmini tanıtan ve ya yaşatan kaynaklara
ulaşamamış olan sâde vatandaşlar OKUMAK’dan sorumlu değildir. Yaşlı annemizi,
babamızı, büyüklerimizi ya da yeteri kadar alt yapısı olmayan insanımızı
tasavvufî gerçekleri bilmiyor, anlamıyor diye suçlayamayız, hor ve hakir
göremeyiz. Her kul yaratılış amacını tecelli ettirmektedir hem de eksiksiz ve
fazlasız tecelli ettirmektedir.
Nisâ/171.
Âyetin hitâbı hem Rasulullah a.s. zamanında yaşayan hem de her dönemde yaşayan
ve önlerinde sürekli açık duran “insan
ve evren” kitabına bakan fakat “OKUMAK
İSTEMEYEN” eğitimli insanlaradır. Hangi dinden ve ya inançtan olursa olsun
“okunması gereken insan ve evren kitabı”nı “okuyamayan” ya da “okumak istemeyen” bireyler “ehl-i kitap” kapsamındadır. Ehl-i Kitap
mânâsını Yahudilik ve Hristiyanlıkla sınırlayamayız… müslüman olup da “okuyacağı kitap” açık iken “okumak” yerine “ezber tekrarı” yapıyorsa o kişi de “ehl-i kitap” bilinç
boyutu gibi düşünmektedir.
***
171-) Ya ehlel Kitabi la tağlu fiy diyniküm ve la tekulu alellahi illel
Hakk* innemel Mesiyhu Iysebnü Meryeme Rasûlullahi ve KelimetuHU, elkaha ila
Meryeme ve ruhun minHU, fe aminu Billahi ve RusuliHİ, ve la tekulu selasetün,
intehu hayren leküm* innemAllahu ilahun vahıd* subhaneHU en yekûne leHU veled*
leHU ma fiys Semavati ve ma fiyl Ard* ve kefa Billahi vekiyla;
Ey Ehl-i Kitab (zahiri yahudi ve nasara) !.. Diyninizde ölçüyü
kaçırıp haddi aşmayın... Allah üzerine Hakk olmayanı söylemeyin... MeryemOğlu
İsa Mesih yalnızca Allah Rasûlü ve O’nun (kudsi) Kelimesi’dir... O’nu (O
Kelime’yi)
Meryem’e ilka etmiştir ve kendinden (Allah’dan) bir ruh’dur (O)... O halde (B
sırrıyla)
Allah’a ve Rasûllerine iman edin... (Zat’tan sıfatları ayırıp) “Üçtür” (baba-oğul-kutsal
ruh; Zat-Hayat-İlim) demeyin (itikat
etmeyin)...
Sizin hayrınıza olarak (buna) son verin... Allah ancak İlah’un
Vahid’dir (Tek Bir Vücud’dur)... Subhandır O (Zat) çocuğu (ortağı) olmaktan... Semavat ve
Arz’da ne varsa O’nundur... Vekiyl olarak (B sırrınca) Allah kafidir.
(Nisâ/171; B Meal)
***
Ey Ehl-i Kitab (zahiri yahudi ve nasara (((…ve onlar gibi
düşünen müslümanlar…)))) !.. Diyninizde ölçüyü kaçırıp haddi aşmayın... Allah üzerine Hakk
olmayanı söylemeyin...
Din,
Allah’ın var ediş sistemi ve sistem gerçekleridir. İnsan Allah’ı, kendisini,
diğer insanları, canlıları, evreni ve âhireti Allah Sisteminin gerçeklerine
göre tanımalı ve tanıtmalıdır. Allah Sisteminde olmayan, gerçeklere uymayan
şeyleri var saymak ölçüyü kaçırmak ve haddi aşmaktır.
Meselâ;
Allah’ı
“göklerde oturan baba”(İncil’de geçer)… “bir insanla (Yâkub ile) güreş tutan pehlivan” (Tevrat’da geçer) gibi sembollerle tanımlamak
Allah’ın sonsuzluğuna ve sınırsızlığına aykırıdır, Allah’ı basit bir gök
tanrısı seviyesine indirgemektir.
“Gökte oturan baba” sembolünü Hz. İsâ Allah’ın zâtı anlamında
kullanmıştır. “Allah’ın Yâkûb ile güreşmesi ve yenilmesi” sembolizmi Yahudilik tasavvufu olan KABBALA kaynaklarında Hz.Yâkub’un görünüşlerin
aldatıcılığından varlığın (Allah’ın) hakikat ilmine ulaşması olarak yorumlanır.
İncil’in ve Tevrat’ın bu aşırı “teşbih”i (Allah’ın birimlere benzetilerek anlatımı)
Kur’an’da birleştirilerek “TEVHİD” ile “denge” haline getirilmiştir. Tevhid’in buradaki anlamı; Allah’ı her zerrede
hissetmek fakat hiçbir şey ile sınırlamamaktır.
***
Hz.
İsâ kendi toplumunda tanrı için kullanılan “baba” (İbranicesi abba’dır) kelimesinin harflerini
değiştirmeden kullanmıştır.”BABA”nın içeriğini Allah mânâsına çekmiş ve
Allah’ın özel bir Yahudi tanrısı olmadığını
tanımlamıştır. Bunun üzerine katı Yahudi din sınıfı tarafından Romalılara
teslim edilerek cezalandırılmıştır.
Arap
toplumu da Rasulullah’dan önce… gökte oturan ve Arapları destekleyen ve
özellikle “Kureyş kabilesi sempatizanı” olan özel
bir tanrıya inanıyorlardı ve ismine de Allah diyorlardı. Rasulullah a.s. aynı
Hz. İsâ gibi Allah ismindeki harfleri değiştirmeden içeriğini “TEK VE AHAD VARLIK” anlamına çekmiştir. Böylece Hz. Muhammed a.s.’ın
inandığı, tanıdığı ve anlattığı “Allah”, “bir tanrı” olmaktan çıkmış “gerçek, hakiki, tek ve
ahad olan varlık”
mânasını kazanmıştır.
Oyuncağı
elinden alınan çocukların agresifleşmesi gibi… Arapların da inandığı tanrısı ve
tanrısının özel ismi ellerinden alınınca çılgına dönmüşler Hz. Muhammed a.s.’ın
anlattığı Allah’ın tanrı olmadığını anlamışlar ve “eski tanrı”larını geri almak için saldırıya geçmişlerdir.
Tarih
tekerrürden (aynı olayların oyuncuları değişerek tekrarından) ibarettir
denilmiş. Tanrısı elinden alınan eski Yahudi ve Arap toplumu gibi her çağın bir
tanrısı vardır. Her çağın “yenileyici bilinci ve ilmi” de vardır. Yenileyici bilinçler eskiye dönerek
tanrıya dönüşen “Allah” ismine yeniden “Muhammedî mânâ” yüklerler ve ortam yeniden gerilir. Bu böylece
devam eder gider.
Melekleri
havada uçan, kanatlı, erkek, dişi ve ya cinsiyetsiz yarı insan yarı kuş imajı
ile tanımlamak da haddi aşmaktır.
Rasuller
“meleklerin kanatları” tanımını “meleklerin kuvvetleri ve görevleri” anlamında kullanmışlardır… Bu gibi açıklamalar
dahi dinin dokunulamaz, düşünülemez, anlaşılamaz dogmaları (değişmezleri/kör
inançları) haline getirilmişlere saldırı kabul edilir.
Halbuki
din bizden “anlamamızı” ve “anlayarak iman” etmemizi istiyor.
***
MeryemOğlu İsa Mesih yalnızca Allah Rasûlü ve O’nun
(kudsi) Kelimesi’dir...
“Meryem” ismi İbranicede “hizmetçi” demektir. Hz. İsâ’nın annesi doğunca tapınağa
hizmetçi olarak adanmış ve isim verilmeden tapınağa bırakılmıştır. Büyüyünce de
tapınakda hizmete başlamış ve “Meryem” (tapınağa adanmış hizmetçi kız) olarak çağrılmaya devam etmiştir.
Tapınak
(mâbet) Allah’a nasıl ibadet (tefekkür ve secde) edileceğinin öğretildiği
yerdir. Allah sisteminde (İslâm’da) sınırları belirli bir “tapınak” yoktur. Tüm yeryüzü ve tüm evren Allah’ı ve
sistemi olan İslâm’ın öğrenileceği sınırsız “tefekkür ve secde” yeridir.
Hz.
Meryem, başlangıçta Yahudilik inancıyla sınırlanmış olan bir tapınağa âdeta hapsedilmişti.
Orada düşünce sınırlarını kaldırınca tapınak sınırlarını da kaldırmış bir
bilinç haline geldi. Allah’ın “ilim ve varediş” sistemi olan “Cebrâiliyet” boyutu ile sıfatlandı. Cebrâiliyet sırrı ile
İsâ’yı babasız olarak dünyaya getirdi (var etti). Meryem’in bu fiilini
Hıristiyanların bir bölümü onun da tanrı(ça) olduğuna bağladılar. Halbuki
Meryem özündeki Kün sırrını açığa çıkarmış bir kul idi.
“Tanrı’nın oğlu İsâ” düşüncesini Hz. Muhammed a.s. vahiy ile; “Meryem’in oğlu Mesih” (yanlış bilgiden kurtarıcı)… ve İsâ (Allah’ın
kurtarıcı gücü) olarak düzeltmiştir.
Ayrıca
“Meryem” ismi
Allah’ın Zât’ına “hizmet/kulluk” eden “esmâ boyutu”na… “oğul” ismi (sıfatı) ile de “esmâ terkibiyeti”olarak tecellî eden “madde boyutu”na ve “kesret/çokluk” algısına işaret edilmektedir.
Rasul (haberci) sıfatı Allah’ın zâtına (sınırsız
varlığına) yönlendiren “işaret levhası” ve “bilgi kaynağı”dır. Genel anlamda “varlık/evren” tümel olarak bir “işaret levhası ve bilgi
kaynağı” anlamında “Rasul”dür. “Rasul”ün Kur’andaki anlamlarından birisi; “varlığı okuyan akıl”dır. Her insanda “varlığı okuma” potansiyeline sahip akıl mevcuttur. Aklını
işleten, aklına varlığı okutarak Hakk’ı tanıyan her birim özündeki RİSALET
gücünü açığa çıkarmış olur.
Risalet
gücünü en mükemmel açığa çıkaran Hz. Muhammed a.s. olmuştur. Hz. Muhammed a.s.
RİSALET GÜCÜ ile Allah’ın “gafil bilinçlerden koruduğu” “ korunan kitab”ı yâni “açık olan sistemi” OKUMUŞTUR. Okuma tekniğini de yaşamı ve sözleri
ile açıklamıştır… ki insanlar da özlerindeki “okuma”gücünü fark etsinler ve OKUSUNLAR.
İsâ’nın
Allah Rasulü olması; “varlığın/evrenin” İsâ bedeni ve bilinci ile tecelli ederek
konuşmasıdır. Burada Rasul İsâ görüntüsüne bürünen Allah değil, Allah’ın ilmi
olan “evren”dir.
“Ete kemiğe bürünmek ve (YUNUS) İsâ diye görünmek” söylemini Allah’a değil, Allah’ın sınırsız ilmine (sınırsız evrene) benzetmek
daha doğru olacaktır.
“Ete kemiğe büründüm
Yunus diye göründüm”
sözünü sınırsız olan Allah; “Allah ete kemiğe büründü Yunus diye göründü” formunda anlamak, Allah mânâsını parçalanan ve her
parçası bir insana dönüşen bir eski çağ tanrısına benzetmek olur. Fakat “Allah’ın sınırsız ilmi
(evren/varlık) ete kemiğe büründü Yunus
diye göründü” formunda
düşünülürse Yunus Emre’nin mesajı daha doğru anlaşılacaktır.
Allah’ın
(sınırsız zâtın/sınırsız hakikatin) İsâ’ya ve ya birimlere, bireylere dönüşmesi
yanlış inançtır. Kilisenin “tanrı aramıza İsâ bedeni ve ruhuyla
inmiştir” tezi bu açıdan hatalıdır.
İsâ’nın
Allah’ın kelimesi olması Allah isimlerinden yâni Allah’ın mânâlarından sadece
bir mânâ olmasına işaret eder. Bu işareti her birim ve her birey için
genişletirsek; her birim ve her birey Allah’ın bir kelimesidir sonucuna
ulaşırız.
Kur’an’ın
öğreti yöntemi… bir ve ya birkaç örnek vermek ve bu örnekleri de bize
genellettirmek tarzındadır. Sadece İsâ’yı Allah kelimesi sıfatı ile sınırlarsak
diğer birim ve bireylerin de İsâ gibi birer kelime (mânâ) olduğunu görmezden
gelirsek Kur’an’ın mesajına da sınır getirmiş oluruz.
***
... O’nu (O Kelime’yi) Meryem’e ilka etmiştir ve kendinden (Allah’dan) bir ruh’dur (O)...
Allah’ın
sisteminde var oluş gerçeği… önce ilim
boyutunda birimlerin/bilinçlerin mânâ
(ruh) olarak tecelli etmesidir.
Allah
birimleri/bilinçleri kendi ilminden var eder. Bu sistem gereği hiçbir
birim/bilinç Allah’ın varlığından başka bir varlığa sahip değildir.
O halde (B sırrıyla) Allah’a ve Rasûllerine iman edin... (Zat’tan sıfatları
ayırıp) “Üçtür”
(baba-oğul-kutsal ruh; Zat-Hayat-İlim) demeyin (itikat
etmeyin)...
Sizin hayrınıza olarak (buna) son verin…
Allah’ın
var ediş sistemini; “fe aminu Billahi ve RusuliHİ”/ O halde (B sırrıyla) Allah’a ve Rasûllerine
iman edin... gereğince;
1. Allah,
2. Allah’ın emri/ruhu,
3. Varlığı Allah’ın varlığından, ruhu Allah’ın
ruhundan olan “yaratıklar”
olarak üç
ayrı kategoriye ayıramayız.
Allah’ın
varlığına “kendisinden başka varlık
olmayan” özet düşüncesiyle iman edebiliriz.
Rasullerine
“Allah’ın ilminin tüm varlık olarak
tecellisi” özet düşüncesiyle iman edebiliriz.
Allah’ın emrini / Allah’ın ruhunu da (Ruhu’l
Kudüs)… tümel varlık boyutu ya da “Allah’ın var kabul etme gücü” olarak düşünebiliriz. Böylece varlığı üç ayrı
bölüme ayırmaktan (teslis’den) bilincimizi arındırırız.
Varlığın
üç ayrı öz olduğu düşüncesinden kurtulmanın tasavvuftaki sembolik söylemleri
şunlardır:
Zünnarı (Papazın belinde ucunda haç takılı kalın ipi) kesmek…
Haçı kırmak… (kilisedeki haçı değil, bilinçteki
üçlemeyi kırmak)…
***
Sizin hayrınıza olarak (buna) son verin…
Bilincinde
“üçleme”
taşıyan her birey “Allah, ruh ve varlık” hakkındaki bilgisini ve inancını düzeltmelidir.
Düzeltirsek
ne olur? Düzeltmezsek ne olur? Diye sormak en doğal hakkımızdır. Rasulullah
a.s.’ın vahiyle gelen teklifindeki hikmet ne olabilir? Boş bir teklif olmadığı
gerçektir ama teklifi kabul ne kazandırır?
Bu
soruların tek bir cevabı yoktur. Örnek olması bakımından birkaç açıklama
getirelim.
“Varlığı üçe ayıran”… “ehl-i sâlib” gibi düşünenlere yâni haçın temsil ettiği Allah, Allah’ın Ruhu,
Allah’dan başkası…
mantığına dahil olur.
Kendi
varlığındaki Allah’ın hakikatini çıkarıp atar, Allah’ı bir tanrı olarak ötesine
oturtur. Böylece Allah ismi ile işaret edilen “kuvvetleri, sıfatları,
isimleri, fiilleri” kendisinde
pasivize eder. Rasuller ve Kâmil Evliya kendilerini Allah hakikatinden
ayırmadıkları için bu dünya boyutunda “mucize/keramet” diye tanımlanan Allah gücü ile yaşamışlardır. Bu
inanç ve güç ile Hz. Nuh “zahiri tufan”, Hz. Musa “zahiren denizi yarmak”, Hz. İsâ “zahiren ölüyü diriltmek” ve Hz. Muhammed a.s. “zahiri söz ile Kur’an’ı
açığa çıkarmak”
mucizelerini göstermişlerdir. Bu mucizelerin bâtıni yönü ise zâhirinden çok
daha kuvvetli, azametli ve üstün olan “ilim mucizesi”dir.
Bu
dünyada Allah’ın varlığına kendisini ikinci bir varlık olarak ilâve etmeyenler
(gizli şirk’e düşmeyenler) ahiret boyutunda Allah’ın “yaratma/halk” sıfatını kendi özlerinden direk olarak açığa
çıkaracaklardır. Ahirette bir şeyin olmasını istedikleri zaman; meselâ…“Yâ Rabbi, bana şunu yarat
ve gönder” demeyeceklerdir. Allah’ı
sipariş kabul ederek bir şeyler yaratan tanrı konumuna sokmayacaklardır.
Olmasını istedikleri şey ne ise sadece “ol/kün” diyecekler (ol diye düşünecekler) ve istedikleri
şey o anda “olacaktır”. Bu sırrın (gerçeğin) tasavvuftaki sembolik söylemi
“kün/ol”sırrıdır.
Kur’an’daki;
“İnnema
emruhû iza erade şey’en en yekule lehu KÜN FEYEKÛN;
Bir şeyi irade ettiğinde O’nun emri ancak ona “Kün=
Ol!” demesidir (zaman
söz konusu değildir)... (Artık o) olur (tekevvün eder; hikmetle
kevne gelir).” (YÂSÎN/82; B Meal)
âyeti
insanın “halife” yönü
ile “var ediş”
potansiyeline işâret etmektedir.
Varlığın
özüne… yâni kendi özüne akıl ve kalb ile mirac etmeyenler için bu türlü
konuların hiçbir değeri olmayabilir. Fakat Rasuller ve Velîler için bu tür
konuları insana öğretmenin, açıklamanın ve sonsuz gelecek için yol açmanın ismi
“Risâlet Görevi”dir.
***
Allah ancak İlah’un Vahid’dir (Tek Bir Vücud’dur)... Subhandır O (Zat) çocuğu (ortağı) olmaktan... Semavat ve
Arz’da ne varsa O’nundur... Vekiyl olarak (B sırrınca) Allah kafidir.
Allah’ın
tek ilah olması genellikle “tek kanun
koyucu” olarak yorumlanır. Kanun koyan bir ilah tasavvuru… kanun çıkaran ve
aşağıdaki varlıklara gönderen bir tanrı modeli basit düşüncesine götürmektedir.
Allah’ın
zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde bölünme, parçalanma olmaz.
Allah’ın
hâkimiyetine (Melikiyyetine); sonradan ilave olma, sonradan hükmü düşme, yardımcı
varlıklar edinme ve başkasıyla ortak iş yapma gibi kirler bulaşmaz.
Allah’ın “tek ilah” olması akledebilenlere O’nun
tek varlık tek güç ve tek fâil olduğuna dâir bir işarettir.
İlahlık
(uluhiyyet) boyutu esmâ terkibinden oluşan birimsel varlık boyutunun evrensel
yasalarıdır. Günümüz bilimi Allah’ın ilahlık özelliği ile düzenlediği evrensel
yasalara “doğa kanunları”
demektedir.
Allah’ın
yasama, yürütme ve yargı gücünde “ayrılıklar
prensibi”yoktur, “ayniyyet/aynılık”
prensibi vardır. Çünkü Allah’ın varlığından başka varlık yoktur. Bu durumda “ayrılık prensibi” zahiren varmış gibi
görünür fakat hakikatte semalarda (varlık boyutlarında) ve arzda (madde
boyutunda) tüm maddi ve mânevî olarak ne varsa O’nundur.
Allah
kendisine yardımcılar, aracılar, sebepler ve vekiller var etmeyen tek
varlıktır.
***
Allah’ın
var ediş sisteminde bir zerre ile… bir Âdem’i, bir İsâ’yı ve ya sınırsız
âlemleri topyekun olarak varetmek arasında hiç bir fark yoktur. Biz beşeri
yönümüzle görmeye alışık olmadığımız “annesiz-babasız
Âdem” ve “anneli- babasız İsâ”
gibi var oluş modellerine “mucize”
diyoruz. “Anneli babalı” var
oluşlara da “normal var oluş”
diyoruz.
Bir başka
boyutun şartlarına göre bir canlının aniden veya yavaş bir süreçle ortaya çıktığını
kabul edelim. Âdem ve Havvâ’nın “yoktan” belli bir süreçle tekâmül ve ya
âniden varoluşu gibi düşünelim. O boyutta her şey kendiliğinden olurken… Bir
birim, bir erkek ve bir dişinin birleşmesi ile uzun bir hamilelik ve sancılı
bir doğum olayı ile bir defaya özgü olmak üzere tecelli etse… O boyutun bilinçleri
bu “eşeyli üreme”ye algıları ve
şartlanmaları alışık olmadığı için “mucize”
diyeceklerdir. Halbuki “eşeyli üreme”
biz beş duyulu ve üç (artı zaman) boyutlu varlıklar için “normal varoluş”tur. O boyuta göre ise “eşeyli üreme mucize varoluş”tur.
Allah’a
göre ise “normal var ediş” ve ya “mucize var ediş” diye bir ayrım yoktur.
İsâ’nın “anneli-babasız varoluş mucizesi” ile
Âdem’in “annesiz babasız var oluş
mucizesi” tecellisi belki de bu tür varoluş modellerinin başka boyutlar
için “mucize” olmadığı mesajını
vermektedir.
Topyekun
âlemlerin varoluşu, tecellisi, yaratılması… her ne dersek diyelim ve her türlü varoluş modeli “tek’den çok’a bakış’a göre” eşit
değerdedir. Fakat “çok’dan tek’e bakış’a
göre” her canlı kendi boyutunda bazı şeyleri mucize bazı şeyleri de normal
görür.
Mucize “âciz bırakmak” anlamında bir kavramdır.
Mucizenin ilk etaptaki amacı; insan aklının bir olay ile “âciz bırakılması”dır. Rasuller aklı âciz bırakma gösterisi ile
kendisinin üstün bir gücün (Allah’ın) emrinde olduğunu insanlara kabul ettirir.
Mucizenin ilk etabı böylece gerçekleşir.
İlk
etaptaki amaç ile kilitli kalırsak
mucizenin ikinci etabındaki amacına ulaşamayız. Âciz kalmış bir akıl ile “yarı korku yarı hayret” içeriğindeki
bir iman Allah’ın ve Rasul’ünün istediği iman mıdır? Yoksa… “Aklı olmayanın imanı yoktur” hadisi
gereğince bizden âcizlikte bloke olmamış bir akıl ile dinamik bir iman mı
isteniyor?
Normal
varoluşu görüyoruz. Mucize var oluşları da görmüşler (biz de imanla kabul
ediyoruz). Mucize ve normal var oluşları tefekkürle aklımızı “kalkındırmamız” ötesine geçmemiz ve
Allah’ın var ediş sistemini “kalkınmış/üst/küllî/ilâhî
akıl” ile kavramamız belki de “ikinci
etap”tır.
İkinci
etapta “iman” “ikan” ismini alır. Üçüncü etap ise “iman” ve “ikan”ın da
ötesidir. Oraya yalnızca “Rasul Aklı”na
“Fenâ firrasul” geçidi ile kontakt
kurmuş olan çok yüksek mertebeli Velîler ulaşabilir.
Madde
boyutunda fizik, kimyâ, biyoloji kanunlarına üstün gibi gelen mucizeler;
mucizeye gerek duymadan iman ve ikan ve daha da ötesine bizi götürecek olan
yolculuğun ilk adımıdır.
15/5. BÖLÜM SONU
Kemal Gökdoğan
kemalgokdogan@gmail.com