İSÂ KELİMESİNDEKİ YÜKSELTİLMEK HİKMETİNİN ÖZÜ (4)
… uyarı..
...
tüm örneklemeler
beş duyu mantığının
dört boyutlu evrenine
hitap etmek için
oluşturulmuş mecazlardır,
zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…
(((… Bu bölümün bazı kısımlarında İbn Arabî’nin Ve Ahmed Avni Konuk’un bazı gerçekleri anlatım tarzına sadık kalarak özet ve yorumlarda bulunduk. Meselâ… “Ben”, “Biz”, “Ey Yolcu”, “Benim” gibi hitaplarla başlayan konuların anlatım akışını değiştirmeden verdik …)))
***
“Eğer O olmasa idi ve eğer biz olmasa idik, olan olmaz idi.”
Kendisinden başka varlık olmayan Allah olmasa idi ve boyutlarını oluşturan sıfatları olmasa idi ve sıfatlarının eserleri olan isimlerinin sûretleri âyan-ı sâbiteler olmaz idi. Âyan-ı sâbiteler olmasa idi, âyan-ı sâbitelerin dünyada yoğunlaşarak görünüm kazanmış olan varlıkları (âyan-ı kevniyye) olmaz idi.
Madde, enerji, düşünce, hayal, ruh, kudret… her ne der isek diyelim, “var” denilen her şey (kesret) ve ya “sonsuz varlık” denilen tek şey (vahdet), Allah’ın sıfatlarından ve isimlerinden başka bir şey değildir.
Varlığa ister kesret (zerreler) hükmüyle bakalım istersek vahdet (sonsuz tek) hükmüyle bakalım “varlık” Allah’dan başka bir varlığa sahip değildir. Hatta “varlık” varlık değildir sadece ve sadece “tecelliyat”tır.
(((… HER ZERRE, HAKK’IN VARLIĞI DIŞINDA HİÇBİRŞEYE SAHİP DEĞİLDİR!
“Hakk” ismi ile kastettiğimiz varlık, her zerrede, her “zerre” adı altında tümüyle; yani, zâtıyla, sıfatı dediğimiz benliği hüviyeti ile ve bu benliği hüviyetine ait sayısız mânâlar ve bu mânâların bir kısmının isimleri olan Esmâ-ül Hüsnâ ile ve bu mânâların ortaya çıkışı demek olan, Ef’al mertebesi hâli mevcuttur...
Bu böyle tahta, taş, hayvan, nebat, gaz, dünya, yıldız, galaksi, kara delik veya boşluk gibi hangi isimle neyi kastedersek edelim, bu isimlerin müsemması olan varlık ancak ve ancak “Hakk” ın varlığıdır!.. İsimlerin müsemmasında, Hakk’tan gayrına ait hiçbir varlık kesinlikle mevcut değildir.
Kısacası, her “zerre”, Hakk’ın varlığı dışında hiçbir şeye sahip değildir!... ( Ahmed HULÛSİ/Kavramlar/Hakk) …)))
Bu durumda varlık önceden “yok” idi diyemeyiz. Varlığın önceden “yok” olması için Allah’ın isimlerinden oluşmaması, Allah’ın isimlerinin ayrı, varlığın ayrı olması gerekir. Hâlbuki Allah’ın isimleri Allah’a sonradan takılmış adlar değildir. Her isim Allah’ın ezeli ve ebedi bir ilmini (mânâsını) anlatmak için kullanılan bir kelimedir.
Her zerre Allah’ın sonsuz isimlerinden (esmâsından) bir ismin (mânânın) görünümüdür (tecellisidir).
Sonsuz boyutlarıyla tek bir tecelli olan “âlem” (mükevvenât) sonsuz ve sınırsız tek varlık oan Allah isminin tecellisidir.
Her zerrenin ve ya sonsuz âlemin öncesi “mutlak yokluk” değil, Allah’ın ilminde henüz zahiri görünüm kazanmamış “göreceli bir yokluktur”. Varlığın özü, aslı, kaynağı Allah’ın ilmidir.
Her zerre ve ya sonsuz âlem Allah’ın ilminden zuhur eder (tecelliyata gelir)… bir müddet sonra tekrar geldiği ilim boyutuna döner. Bu nedenle hiçbir şey yoktan var olmaz ve var olan hiçbir şey de yok olmaz.
Resulullah a.s.’ın “fakr/yokluk” hali olarak ifade ettiği mânâ; varlığın Allah’dan başka bir varlık olarak var olamayacağıdır. O’nun “Ben yokluğumla öğünürüm” sözünü, benim varlığım Allah’ın ilminin zâhiri görünümüdür, ben Allah ilminden başka bir varlık değilim şeklinde anlayabiliriz.
Âlemin tecelliyatı Allah’ın şânıdır, her mânâsını tek tek açığa çıkarıp kendisi olarak seyridir ve tüm mânâsını tek tecelli olarak yansıtıp ahadiyetini (tekliğini) yaşamasıdır.
O’nun olmaması sıfatlarının ve isimlerinin ve fiillerinin de olmamasını gerektirir. O var ise sıfatları, isimleri ve fiilleri de vardır. Ya da sıfatlarının, isimlerinin ve fiilerinin var olması O’nun Zâtının da var olduğunu göstermektedir.
O’nun varlığı sıfatları, isimleri ve fiilleriyle “ahad”dır, bütündür. O’ndan başka sıfatlanan, O’ndan başka isimlenen ve O’ndan başka fâil (eylemci) yoktur. O tam olarak anlatılamayan ve tanımlanamayandır.
O’nu en yakın anlatım ve en yakın tanımlama şöyledir. “Ahadiyet”ine “O” (hüve/hû) diyoruz. Sıfatlarına, isimlerine ve fiillerine ise “âlem”, “varlık”, “tecelliyat” ya da kısaca “biz” diyoruz. Bundan dolayı… “Eğer O olmasa idi ve eğer biz olmasa idik, olan olmaz idi” denilmiştir.
***
“…Biz, hakîkatte kullarız ve Allah Teâlâ muhakkak bizim Mevlâ'mızdır.”
Her birimiz hakikatte tek tek O’nun kullarıyız ve bütün olarak varlık yine O’na bütün olarak kulluk etmektedir.
İnsanlar dünyâ üzerinde çok farklı görünümlerle, düşüncelerle ve fiillerle O’na tek tek kulluk etmektedirler. Her insan ve her canlı dünyâ üzerinde farklı bir yöne hareket etmektedir. Her birimin yaşam çizgisi özeldir ve diğer hiçbir şeye benzemez. Her birim kendi çizgisinde O’na kulluk etmekte ve O’na dönmektedir.
Dünyâ dahi bir kuldur. Ve kendi çevresinde ve kendi yörüngesinde dönerek O’na kulluk etmektedir. Dünyanın da bir bilinci ve yaşamı vardır. Dünyâ üzerindeki birimlerin ayrı ayrı olan kulluğu dünyâ boyutunda “tek kulluk” haline gelir.
Tüm gezegenler üzerlerindeki her birimle birlikte güneş boyutunda “tek kul” haline gelir. Güneş sistemi bir bütündür ve sistemin kulluğu tek bir kulluktur.
Galaksi boyutunda yüz milyarlarca güneş sistemi “Samanyolu” ismi ile “tek kul” haline gelir. Ve O’na kulluk eder.
Tüm galaksiler sınırsız evreni oluşturarak “evren” ismi altında yine “tek kul” haline gelir. Ve O’na kulluk eder.
Evrende insanî (beş duyu) algılamalarımızın dışında sınırsız boyutlar vardır. Sınırsız boyutların tümü de “tek kul” haline gelir ve O’na kulluk eder.
İnsandan sınırsız makro evrene doğru olan açılımdan başka bir de insandan sınırsız mikro evrene doğru bir açılım vardır.
Her zerre (atomun sonsuz küçük parçası) kendi çevresinde ve yörüngesinde dönerek O’na ayrı ayrı zerreler olarak kulluk eder. Zerreler birleşerek her bir üst boyutta “tek kul” haline gelerek “atom” boyutuna kadar yükselir. Zerreler atom olarak kulluğuna başka bir boyutta da devam eder. Atomlar birleşerek insan bedenini oluşturur ve yine “tek kul” haline gelir. Ve O’na bu sefer insan boyutunda kulluk eder. Bu sıralama sınırsız evren ve boyutlarına kadar yükselir, ve sınırsız sonsuz tek bir kul olarak O’na kulluk eder.
Hiçbir boyutta O’na kulluk etmemek mümkün değildir. Çünkü “kul” dediğimiz mânâlar topluluğu O’nun sıfatı, ismi ve fiilidir. Her boyut tek bir boyut olarak sonsuz sonda “tek bir kul” olur.
Allah hükümlerini ve fiillerini ve eserlerini bizde açığa çıkan mânâları ile oluşturur. Çünkü, Allah kendi mânâları olan bizlerin yâni sıfatlarının, isimlerinin ve fiillerinin mutlak velîsidir (sorumlusudur). Mutlak idare edenidir (mutasarrıfıdır). İsimleri (kulları, mânâları) zâtı tarafından idare olunandır. İdare olunmak kulluğun gereğidir.
Bizim maddî varlığımız O’nun mânâlarının (isimlerinin) belirmelerinden, açığa çıkmalarından ibarettir. Bundan dolayı bizler mutlak kuluz (mutlak tecelliyatız) ve Allah teâlâ da mutlak velâyeti nedeniyle bizim Mevlâ’mızdır.
***
“Allah Âdem’i (insanı) kendi sûreti üzerine halk etti” hadis-i şerifindeki “sûret” Allah’ın sıfatları anlamındadır.
Halk etti (yarattı) kavramından murad “tecellî” ettirmektir.
“Âdem”den (insandan) murad Allah’ın bütün sıfatlarına, isimlerine ve fiillerine mazhariyettir (görüntü yeri olmaktır).
Fakat Allah’ın tüm sıfatlarına, isimlerine ve fiillerine tam (kâmil) mazhariyet her insan sûretinde açığa çıkmaz. Sadece İnsan-ı Kâmil Allah’ın tüm mânâlarına “boy aynası” olur. Allah sadece İnsan-ı Kâmil boy aynasında tam olarak kendisini seyreder.
Şiir:
Gerçek sevgili kendi sûretini göstermek diledi
Âdem’in su ve çamur varlığında çadır kurdu
Kendi cemâlini seyretmek için Âdem’i toraktan ayna eyledi
Ve onda kendi aksini görüp her şeyini onda buldu.
***
Bilindiği üzere her insan Allah isimlerinden bir ismin mazharıdır (görünümüdür). Ve o isim o insanı oluşturan isimlerin içinde en etkin olanıdır ( Rabb-i hassıdır, terkibindeki güçlü isimdir). Etkin isim (Rabb-i hass) o insanı alnından tutup (bilincini kontrol altına alıp) kendi mânâsının en olgun hâline doğru sevk eder.
O insandan açığa çıkan her düşünce ve her eylem o ismin etkisi iledir. Ve o isim ya “cemâlî” ya da “celâlî”dir.
Enbiyâ (Nebîler) ayrı ayrı isimlerin (ayrı ayrı Rabların) etkisi altında olan kişileri, bütün isimleri kendinde toplamış olan Allah isminin (Rabların Rabbi’nin) terbiyesi altına sokmaya gayret ederler.
39-) Ya sahıbeyissicni e erbabün müteferrikune hayrun emillahul Vahıdül Kahhar;
“(Yusuf dedi:) Ey zindan arkadaşlarım!.. Müteferrık (çeşitli/başka başka) rab’lar mı daha hayırlı, yoksa Vahid’ül Kahhar olan Allah mı?”. (Yûsuf; 12/39; B Meal)
Sadece bir ismin (bir Rabbın) etkisi altında kalanlar insan-ı nâkıstır (eksik insandır). Fakat her insan-ı nâkısta (eksik insanda) Allah isminin tüm mânâlarına ayna olabilecek potansiyel güç ve yetenek vardır. Kendisini idare eden güçlü ismin sınırlı etkisinden Allah isminin sınırsız kulluğuna yükselme şansı vardır. Bu şansın olduğunu anlatan Nebîlerin ve Velîlerin davetine uyarak kendi potansiyelini açığa çıkarması için gayret etmesi gerekir. Ne kadar gayret ederse o kadar Allah isminin tecellisi olmaya yaklaşır.
39-) Ve en leyse lil İnsani illâ ma sea;
İnsan için ancak sa’yettiği (yaptığı, amel olarak işlediği; kuvveden fiile çıkardığı, gerçekleştirdiği) vardır. (Necm; 53/39; B Meal)
Ama ne yazık ki insanların çoğu tam insanlığa (İnsan-ı Kamilliğe) daveti duyar, takip edeceği yolu anlar fakat bu gerçeğe tabi olarak ameller ortaya koymaz. Olduğu gibi kalmayı, durgunluğu, ataleti, yerinde saymayı tercih eder. Nebî’nin ve Velî’nin ilmi ile dinamizme gelmeyi tercih etmez. Nebî’nin ve Velî’nin kendisini sırtına bindirip İnsan-ı Kâmillliğe taşımasını umar. Bu umudu boştur. Allah’ın sisteminde sadece; İnsan için ancak sa’yettiği (yaptığı, amel olarak işlediği; kuvveden fiile çıkardığı, gerçekleştirdiği) vardır. (Necm; 53/39; B Meal)
İnsan-ı Kâmil olanlar Nebîlerin davetine kulak vererek, ilimlerine tabi olarak, çeşitli yollarla nefislerini terbiye ederek terkiplerindeki güçlü ismin dar çemberinden çıktılar. Allah isminin geniş dâiresine girdiler ve Hakk’ın zâtının göründüğü ayna oldular.
Ve kendilerinden tüm isimlerin (Allah mânâlarının) eserleri, hükümleri ve fiilleri açığa çıktı.
Meselâ ölüye nefh ettiler (nefeslerini üfürdüler) ölü dirildi.
Taştan, topraktan hayvan heykelleri yaptılar ve canlandırdılar. (Diğer mucizeleri, kerametleri ve basit oluşumları da bunlara kıyas ediniz)
Bunları… Allah’ın Muhyî (can verici), Tekvîn (ilmindeki mânâyı zâhire yansıtıcı), Halk (zahirde bir an evvel görünmeyeni bir an sonra görünür kılıcı, yaratıcı) ve diğer tüm sıfatlarına tam ayna oldukları için yapabildiler. Hattâ o fiiller sadece Hakk’ın oldu.
***
Soru: Her bir İnsan-ı Kâmilin bütün isimleri kendisinde toplayan “Allah” isminin tecelliyatı olduğunu öğrendik. Allah ismi İnsan-ı Kâmilin güçlü ismi (Rabb-ı hassı, öz ismi, etkin ismi) olmuştur ve bu duruma sonradan ulaşmıştır. Hâlbuki önceden onların da ayrı ayrı isimlerden oluşan bir terkibiyetleri (bileşimleri) vardı. O terkibiyette bir isim etkin idi. Onlar da o etkin ismin kulluğunu yapıyorlardı. Bir âyette de Allah’ın sisteminde değişme olmayacağı şöyle beyan ediliyor:
30-) Feekım vecheke liddiyni haniyfa* fıtratAllahilletiy fetaren Nase aleyha* LA TEBDİYLE Lİ HALKILLAH* zâliked diynül kayyimü, ve lâkinne ekseranNasi la ya`lemun;
Vechini Haniyf olarak (bir tanrıya tapınmaksızın, Allah’a şirk koşmaksızın) o Tek Diyn’e doğrult... O Allah Fıtratı’na ki, insanları onun üzerine yaratmıştır... Allah yaratışına tebdil (bedel) yoktur... İşte bu, Diyn-i Kayyım’dır (hep payidar, daim geçerli Sistem’dir)... Fakat insanların ekseriyeti bilmezler. (Rûm, 30/30; B Meal)
Bu durumda bir hakikati başka bir hakikate çevirmek mümkün görünmüyor. Nasıl oluyor da İnsan-ı Kâmil (Nebî olmayan) kendi öz ismini (Rabb-ı Hassını) terk ediyor, o ismin sırat-ı müstakiminden (zorunlu yörüngesinden) çıkıyor?
Cevap: Hayır İnsan-ı Kâmil öz isminin sırat-ı müstakimi üzerinde yürümekten çıkmıyor. Sadece bir ismin dar çerçevesi ile sınırlanmaktan çıkıyor. Ve aynı anda diğer tüm isimlerin hükümleri ve eserlerini açığa çıkarmaya başlıyor.
Bu nedenle Nebî/Resul olmayan İnsan-ı Kâmilde öz ismin her zaman etkin kalması nedeniyle tüm isimlerin açığa çıkışı bir Nebîde ve bir Resulde olduğu gibi hiçbir zaman aynı ölçü ve aynı denge üzerinde olmaz.
Yine de tüm isimlerin açığa çıkmış olması Allah ismindeki tüm mânâların açığa çıkması anlamına gelir. Nebî ve Resullerle aynı ölçü ve aynı dengede olmasa da İnsan-ı Kâmilde tüm isimler Allah isminin etkisi ile açığa çıkmıştır. Kemâlatı ancak bu anlamdadır.
Şu halde İnsan-ı Kâmil bütün isimleri kendinde toplayan HÛ (Allah) isminin özel bir tecelliyatıdır.
Bütün isimlerin hükümleri ve eserleri tam ölçü ve tam denge ile açığa çıkmış olan tek İnsan-ı Kâmil Hâtem-i Enbiyâ (Son Nebî) Hz. Muhammed a.s.’dır.
Nebî doğuştan tam denge ve tam ölçü üzerinde doğar. Allah isminin tüm mânâlarını açığa çıkarmış olarak dünyamıza gelir. Doğumundan bedensel vefatına kadar da tam ölçü ve tam dengeyi muhafaza etmek için en gerekli ibadetini hiç aksatmadan yapar. Bu nedenle çok zahmet çeker, çok çile çeker. Nebî’nin ameli doğal hâli olan en yüce mertebede kalmak ve o mertebenin sonsuz mânâlarını her an seyretmek içindir.
Nebî özüyle doğmamış olan ve öz isminin sınırlı etkisini aşarak “Allah” isminin sınırsız etkisine ulaşan İnsan-ı Kâmillerin ameli ise Hz. Muhammed a.s’ın ulaştığı İnsan-ı Kâmil kıvamına ulşamak içindir.
İnsan-ı Kâmil mertebesine aşağıdan yükselerek ulaşan Velî dış görünüm olarak dâima kendi öz ismini temsil eder. Fakat iç görünüm olarak öz ismin dar etkisinden çıkmış Allah ismi ona öz isim olmuştur. Her büyük Velî “fenâ firresul” ve “fenâ fillah” ve “bekâ billah” kavramlarıyla kendi varlığını sona erdirmiş olarak tanımlanır.
Muhammedî mertebe tek bir mertebedir. Ve o mertebeye ulaşan her bilinç “tek kul” olarak Allah’a kulluk eder.
Fıtratı gereği Nebî ve Resul olarak var olmuş İnsan-ı Kâmiller ile yaşamının belli bir aşamasından sonra çalışarak İnsan-ı Kâmil olan velîler arasında hiçbir zaman eşitlenmeyecek bir mesafe vardır. Velî İnsan-ı Kâmiller hiçbir zaman Velâyetin bir sınıfı olan “Resul” ve “Nebî” mertebesine “çalışarak” ulaşamaz. Ancak fenâ firresul sırrı ile kendi özlerinde de mevcut olan ve Hz. Muhammed a.s.’dan yansıyan Risalet nurunu fark ederler. Bu fark edişleri onları “resul” mertebesine yükseltmez. Ancak risalet nuru ile zahire ve bâtına bakan veliler haline gelirler.
***
Sen bizim dış görüntümüze bakıp da, “Sen de bizim gibi bir insansın” dersin. Fakat biz sınırlı olan bu dış görünümün yanında Hakk’ın sınırsız olan varlığına tam ayna olmuş bir iç görünüme sahibizdir.
Senin “insan” tanımın sadece bedensel ve ruhsal bir varlığı anlatır. Bizim “insan” tanımımız ise sınırsız ve sonsuz tek (ahad) varlığa ayna olan bir gönlü (kalbi, bilinci) anlatır. Ancak “insan” sadece “İnsan-ı Kâmil”dir. Diğerleri İnsan-ı Kâmil olmak için gayret gösteren insanlardır.
İnsan-ı Kâmilde Hakk’ın tecellisi zâtının sonsuzluğu iledir. İnsan-ı nâkısdaki Hakk’ın tecellisi zâtının bâzı isimlerle sınırlanmış halidir.
Ve Hakk insan-ı nâkısa sınırsız zâtı ile tecellî etmez çünkü onlarda bu tecelliyi kaldırabilecek potansiyel güç yoktur.
Her eksik (nâkıs) birimde açığa çıkan zât, sınırsız zâtın aynıdır. Fakat o birim kendisindeki sınırsızlığı idrak edemez. Buna da Allah’ın o birimde sınırlı olarak tecelli etmesi denilir.
Her tam birimde (İnsan-ı Kâmilde) açığa çıkan zât sınırsız zâtın kendisidir. Ve o İnsan kendi zâtının sınırsızlığını bilir.
***
İnsan-ı Kâmil tek varlık olan Hakk’ın nurunun (ilminin) âdeta yoğunlaşarak maddîleşmiş bir tecellisidir. İnsan-ı Kâmil’in madde görünümüne bakarak onun lâtîf (basit akılla idrak edilemeyen) hakikatinden perdelenmemek gerekir.
En lâtif olan en kesif (en katı) olmadıkça tam tecelli etmiş sayılmaz.
19-) Allahu Latıyfün Bi ıbadiHİ yerzüku men yeşa`* ve HUvel Kaviyyül Aziyz;
Allah kullarına (B sırryla?) Latiyf’dir, dilediğini rızıklandırır... O Kaviyy’dir, Aziyz’dir. (Şûrâ, 42/19; B Meal)
Buradaki “B” ayrı ayrı olmamayı, varlığın tek bir hakikat olmasını ifâde eden bir harftir. Allah’ın zâtının ahad (bölünmeyen, tek, tümel) olan nûru (ilmi) lâtif (görünmeyen) halden görünür (kesif/yoğun) hâle gelerek varlığı oluşturmuştur. Varlığın yoğunlaşmış zahiri görüntüsü, lâtif aslın perdesidir. Sadece perdeyi görmek ve perdeye madde varlık demek… lâtif olan tek gerçeği mânâ ve madde olarak ikiye ayırmaya neden olur. Bu ikiye ayırmak da tek hakikatten perdelenmektir.
Varlıkta ayrı ayrı ve tek tek görünen her şey aslında Hakk’ın lâtif varlığıdır. Lâtif varlık her birimde farklı zahir olur. Farklı zahir oluş her birimi diğerinden öz olarak farklı yapmaz. Fark sadece dış görünümdedir.
Dış görünüş perdesine aldanmayan, Hakk’ı her hal ve her şartta lâtif olarak idrak eden ancak İnsan-ı Kâmildir. Bu gerçeği Hz. Mevlâna Celâleddin-i Rûmî (r.a.) şöyle dile getirir:
“Âdem’in/Havvâ’nın madde bedeni ve görünüşe gelmesi Hakk’ın kendisini Âdem/Havvâ zahiri ile örtmesi ve perdelemesidir. Âdem/Havvâ Hakk’ın zâtının görüntüsüdür.
Kâbe Hakk’ın zâtına işaret eden bir belirteçtir. Secde Kâbe’nin taşına ve arazisine değil temsil ettiği hakikatedir. Secde Kâbe’ye değildir. Kâbe’nin taş görüntüsü secde olunacak istikameti belirten bir nişangahtır. Kâbe’nin taş yapısı tamamen oradan kaldırılsa secdeler yine o yöne olur. Kâbe’nin oturduğu alan dahi secde olunacak kutsal bir “yer” değildir.
İnsan-ı Kâmil de Kâbe gibi bir belirteçtir. Çünkü İnsan-ı Kâmil Hakk’ın zâtını işaret eden bir ilim ve irfan tecellisidir.”
Ancak Nebîler dahil hiçbir Resule, velîye ve hiçbir İnsan-ı Kâmil’e secde edilmez. Eğer bir insana secde edilmiş olsaydı Hakk, secde olunan insan kadar bir hacme sahip tanrı olmuş olurdu. Her secde edilen de bir tanrı olurdu. Böylece Allah’dan başka tanrılar edinilirdi. Halbuki Allah hakikatte tanrı değildir ki başka tanrılar olsun... Allah kendi varlığından başka varlık var etmediği için tanrılığı redetmektedir. Bu sır nedeniyle tanrı ve tanrılık kavramı ebediyen bâtıldır.
Meleklerin ve cinlerin Âdem’e secdesi dahi Âdem’in bedenine değildir. Âdem’in ruhuna değildir. Âdem ile temsil olunan hakikatedir. Secde ile işaret olunan hakikat başı yere koyup bir tanrıya tapınmak kadar kuru ve baist değildir. Secde, Allah’ın hakikati ile kulun hakikatinin tek hakikat olduğunu idrak halidir.
Bâzı İnsan-ı Kâmiller (Hallac-ı Mansur gibi) secde hakikatini taşkın duygularla ifade ederken İblis’in Âdem’e secdeyi red edişindeki sırrı da ifşâ etmişlerdir. Bu yüzden suçlanmışlar ve yargılanmışlardır.
Hallac’a göre… secde eden melekler Âdem’in zahiri ve bâtıni varlığının ve kendilerinin tek hakikat oluşunu tastik anlamında secde etmişlerdir. Secde etmeyen İblis ise Hakk’ı Âdem’in sadece zahiri varlığı ile sınırlamamak için secde etmemiştir.
***
Hakk’ın mertebe mertebe taayyünâtı (açığa çıkışı, tecelliyatı, boyutlar oluşturması) şuna benzer:
Elimize bir çekirdek alsak bunun ismine “çekirdek” deriz.
Toprağa gömdükten sonra kabuğunu çatlatarak yeşerince çıkan filize “fidan” deriz.
Fidan ismi çekirdeğin bir boyutta aldığı başka bir isimdir.
Çekirdek yarılmadan önce kendisinin “fidan” boyutuna “çekirdek” olarak “perde” idi. Yarılıp fidan olunca da “fidan” ismi ile kendisinin “çekirdek” boyutuna “perde” oldu.
Çekirdek, fidan, gövde, dal, yaprak, meyve, çekirdekler ve çekirdeklerden oluşacak olan ormanlar “tek bir hakikat” olup çok çeşitli mertebelerde açığa çıkar. Ve her mertebe (boyut) diğer mertebelerin (boyutların) perdesi olur.
Şimdi sen de insana ve ya başka bir birime bakıp Allah’dan perdelenme.
İnsan… bahr-i vücûb (varlığı zorunlu olan Allah’ın zâtı) ile bahr-i imkân (varlığı Allah’ın gölgesi olan tecelliyatlar) arasındaki berzâh-ı kübrâdır (en büyük geçittir). Böylece Hakk’ın lâtif olan sonsuz varlığı ile yine Hakk’ın sonsuz tecellileri olan maddi görünümlerin tek bir hakikat olduğu insan ile bilinmektedir.
19-) Meracelbahreyni yeltekıyan;
Salmıştır (biri tuzlu, biri tatlı) iki denizi (Sema ve Arz denizleri, yani Ruh ve beden denizleri);kavuşup kucaklaşıyorlar (insanda).
20-) Beynehüma berzahun la yebğıyan;
Aralarında bir berzah var, birbirinin sınırını aşamıyorlar (böylece kendi orijinalliklerini ve iki deniz halini muhafaza ediyorlar). (Rahmân, 55/19,20; B Meal)
***
Ey Allah yolunun yolcusu!
Tüm zıtları tek hakikat olarak idrak ettiğin zaman.
İdrak edilen ve idrak eden arasındaki zıtlığı da kaldırıp idrak halinden kurtulduğun zaman.
Ve henüz tecellî etmemişlik (yansımamışlık), henüz taayyün etmemişlik (zahir olmamışlık) boyutuna yükseldiğin zaman.
Fark edeceksin ki, senden sonsuz mânâlar, sonsuz hükümler ve sonsuz fiiller yansımaktadır. Âlemler senin gölgelerin olmaktadır. Ve sen kendini seyretmektesindir. Bu hal içinde iken “benlik” duygunu iptal et. Geriye sadece “gerçek ben” kalsın. “Gerçek ben” Hakk’tır ve âlemler de Hakk’ın gölgeleridir.
Bu durumda “sen” âlemlere “Rahman” sıfatı olursun. Zirâ (çünkü) İnsan-ı Kâmil zahiri ve bâtını ile varlığa “rahmettir”. Hz. Resulullah s.a.v. hakkında şöyle beyan edildi:
107-) Ve ma erselnake illâ rahmeten lil alemiyn;
Biz seni ancak alemler için bir rahmet olarak irsal ettik (zahiri şirk, toptan helak dönemi bitti; istidadı müsayit olanlar da veliy olacak). (Enbiyâ 21/107; B Meal)
Ey Allah yolunun yolcusu!
Sen insan-ı Kâmil olunca Hakk’ın değişmez varlığı ile Hakk’ın her an değişen tecelliyatı hükmündeki geçici varlıkları arasında “irtibat ve geçiş” boyutu olursun. Bu özelliğin nedeniyle de Hakk’dan aldığını halka (tecelliyata) ulaştırırsın. Hakk’ın sonsuz ilminden aldığın mânâları hakikat imine susamış olanlara içebilecekleri damlalar kadar dağıtırsın.
***
Ömer Hayyam’dan bir dörtlüğün açıklanması:
“İlâhî aşk meyhânesinde aşk şarabını zikretmek Allah’ın Celâl ismini anmaktır. Dünyâ işlerini hoş ve boş gören rindlik ve aşk şarabını taparcasına sevmek benim amelimdir. Ben bu dünyada âlemlerin canıyım. Âlemlerin her boyutu benim tekliğimden doğmuştur.”
***
Hakk’ın gölgeleri olan bizler Allah’ın ezelî ve ebedî ilminde “ezelî ve ebedî” mânâlar olarak hep var idik. Âyan-ı sâbiteler idik. İlâhî isimler idik.
Hakk zamansız ve mekânsız anda kendi hakikatinden kendi hakikatine tecellî etti. Böylece bizlerin mânâ halindeki varlığımız zâhiri görünümler de kazanmış oldu.
Zatından zatına olan bu tecelliye “feyz-i akdes” denildi.
Hakk’ın bizim zahirimize bürünüp kendi varlığı ile biz olarak tecelliyatına (oluşuna) da “feyz-i mukaddes” denildi.
Hep denildi ki… “İnsan Hakk’a aynadır.” Bir de bunun tersini düşünün. Belki de aynı zamanda Hakk insana aynadır.
Ezelî ve ebedî mânâlardaki yâni bizlerdeki özellikler Hakk aynasına yansıdı. Biz Hakk’a kendimizdeki ezelî ve ebedî mânâları verdik. Ayna da bizim verdiğimizi yine bize yansıttı. Biz aynaya ne verdi isek ayna bize onu verdi. Bu durumda Hakk hiç kimseye zulmetmemiş oldu. Başımıza gelen her şey kendi ellerimizle ezelde Hakk’a verdiklerimizin aynısı ile bize iadesi oldu.
Ayna kendisine verilenden başka bir şeyi göstermez.
Mesnevî’den iki alıntı:
“Bu cihan (varlık âlemi) bir dağdır ve bizim fiilimiz bir bağırma, bir sestir. Kulağımıza gelen, cihan dağına çarpan kendi bağırışlarımızın yankılarıdır.”
“Bu cihan bir dağdır. Ve senin ağzından çıkan dedi kodu dağa çarparak yankılanır ve yine sana geri döner”.
***
Benim kalbim ve ruhum; Rabb-ı hassım (beni oluşturan güçlü esma) olan hakikatim ve Allah ilmindeki ezelî-ebedî mânâ sûretimdir.
İnsan-ı Kâmil olmak bakımından benim Rabb-ı hassım (beni oluşturan, bende tasarruf eden güçlü isim) bütün isimleri kendinde toplamış olan “Allah” ism-i camisidir. Allah zatından zatına olan tecellisinde (tecellî-i Akdes’de) benim hakikatimin potansiyel mânâlarını bilir. Ve kendisindeki tüm mânâları bende seyreder.
Sonsuz ve sınırsız mânâlarıyla mekâna ve zamana sığmayan Allah benim Rabb-i Hassım olan kalbime (hakikatime) sığar.
Benim yok hükmündeki varlığımı bir öz ve bir dış olarak var sayar. Kendindeki tüm mânâları bana yüklemek için kalbimi ve beynimi ruhu (sıfatları) kabul edecek kıvama gelinceye kadar olgunlaştırır. Son şekli verir ve kendindeki tüm mânâları yükler (nefh eder). Böylece tüm mânâlar (melekler ve cinler/canlar) benim hakikatime secde etmiş (toplanmış) olur. Ve yok ve ölü hükmündeki mânâ varlığım böylece ihyâ olunur (diriltilir).
29-) Feiza sevveytühu ve nefahtü fiyhi min RuhİY fekau lehu sacidiyn;
“Onu tesviye edip (o hücresel yapıyı düzenleyip, dengeleyip; o beyni nefhi ruhu kabil hale getirip), o yapının içinde RuhUM’dan nefhettiğim vakit, Ona secdeye kapanın”. (Hicr, 15/29; B Meal)
İnsan-ı Kâmil Hakk’ı kendi zatı olarak, kendi hakikati olarak tanır ve bilir. İnsan-ı Kâmil’in kendisini bilmesi Rabbı olan Allah’ı bilmesidir. İnsan-ı nâkıs da Allah’ın varlık sırlarını İnsan-ı Kâmil’in açığa çıkardığı ilim ile bilir.
***
Biz Ahad olan mutlak varlığın (Allah’ın) kendisinden kendisine tecellisinden evvel O’nun varlığında âlemler, mânâlar ve anlar/zamanlar idik.
Çünkü bizim ve bütün varlıkların mânâ sûretleri O’nun Zâtının iş ve oluşlarıdır. O’nun iş ve oluşları O’nun ezelî zâtında ezelî varlık mânâlarıdır. Bu nedenle cümlemiz (tüm mevcûdat) O’nun varlığından başka bir şey değil idik ve hâlen de değiliz. Çünkü O “tek varlık” içinde ve dışında ikinci bir varlık/varlıklar var etmeyendir.
Ahadiyet (ZÂT/BİR’lik) boyutu… Sıfat/İsim/Fiil boyutunu sanal olarak oluşturur. Aslında Zât boyutunda sıfat, isim ve fiil diye sonradan oluşma mânâlar bulunmaz. Sıfat, isim ve fiiller Zâtın var saydığı “vehimsel” mânâlardır.
Varlığı açıklamak ve anlamak için Zât boyutunun sıfat, isim ve fiiller boyutunu oluşturduğunu kabul ediyoruz. Bu kabul edişin de amacı zâhiren çokluk görüntüsünün bâtınen teklik (kesret ve vahdet aynılığı) olduğunu anlamamız içindir.
Biz ezelde yok idik dediğimiz zaman Allah’ın Zât boyutunun şu anda dahi kendisinden başka varlık/varlıklar ile birlikte olmadığını anlatmış oluyoruz. “Ezelde” şeklindeki zaman belirteci eski zaman, geçmiş zaman anlamında değildir. Geçmiş, şimdi ve gelecek zaman diye üç hâl aslında yoktur. Anlatım ve anlama kolaylığı için bu zaman belirteçleri kullanılır. İster ezelî diyelim, ister ebedî diyelim istersek “an” diyelim… kastedilen hâlen tek an olan “an”dır. Ve şu an dahi o andır.
Bu zaman hakkındaki bilgilerden sonra… "Allah Teâlâ var idi ve onunla berâber bir şey mevcûd değil idi" rivayetini yeniden düşünelim. Ve şu anda dahi Allah’ın hâlen “tek/ahad” olduğunu kavramaya çalışalım.
Ne zamanki insan bu gerçeği unuttu, bu unutmadan dolayı Hakk’ın varlığı Zât, sıfat, esmâ ve ef’al gibi farklı mertebeler olarak algılanmaya başladı.
Ne zamanki insan her mertebenin ayrı olmadığını ilim ve bilgi ile öğrendi, tüm boyutlar ortadan kalktı ve sadece Allah ismi ile tecellî eden “tek varlık” kaldı.
***
Soru: Şu anda dahi Allah ile birlikte Allah’dan başka varlık ve varlıklar mevcut değilse; "Benim Allah ile bir vaktim vardır ki, o vakte ve hâle Allâh'ın gayri (başkası) sığmaz." Hadisini nasıl anlamalıyız?
Cevap: İnsan-ı Kâmil’in “her an Allah var, Allah’dan başkası yok” şeklindeki “Mahviyyet/yokluk” hâli bazen kesintiye uğrar. Eğer ki “Mahviyyet/yokluk” yâni teklik bilinci İnsan-ı Kâmil’de kesintisiz olarak devam etse çevre ile doğal bağlantısı tamamen kesilir. Varlığı Hakk ve beşer olarak iki kategoriye ayırmaz. Ulaşmış olduğu ilmi ve irfânı beşer boyutunda bocalayan insanlara anlatmaz. Tebliği ve irşadı terk eder.
İnsan-ı Kâmil “Mahviyyet/yokluk”hâlinden “sahv/uyanıklık/varlık” hâline yâni sıfatlar, isimler ve filler boyutuna kesinti nedeniyle düşünce varlık ile doğal irtibata geçer. Varlığın anladığı dilden ve seviyeden konuşur. Varlığa hakikatini öğretmeye çalışır.
Mahviyet/yokluk hâline “İstihlâk/bitmişlik-tükenmişlik” hâli de denilir. İnsan-ı Kâmiller “Mahviyyet ve istihlâk” hallerinde coşarak bazı “bilinçli” sözler sarfederler.
(((… Bu sözlere bilinçsizce sarfedilmiş cümleler diyemeyiz. Çünkü İnsan-ı Kâmillerin coşku hâli üzüm şarabından gelen sarhoşluk gibi değildir. Üzüm şarabı sarhoşunun başından bilinç gider ve anlamsız “saçma” sözler sarfeder. Hakk’ın ilmi ve irfânı ile mest olan İnsan-ı Kâmil ise üst bilinç hallerine yükselir. O halin hakikatini anlatan sözleri alt bilinçlere göre ağır gelir. Bu nedenle “derin anlamlar” taşıyan sözlere mecâzen “şatahat/coşku” sözleri denilmiştir. …)))
İnsan-ı Kâmillerin coşkulu sözlerine örnekler:
“Men reânî fekad rea'l-Hakka” (beni gören Hakk’ı görmüştür)… (Hz. Muhammed a.s.)
“Ene'l-Hak” (ben Hakk’ım)…
“Leyse fî cübbetî sivallah” (cübbemin içinde Allah’ın gayrı yoktur)…
“Sübhânî mâ a'zame şânî” (ben kendimi tesbih ederim, benim şanım ne yücedir)…
(((… “BENİ GÖREN HAKK’I GÖRMÜŞTÜR!”
(Soru: Rasûllulah Efendimiz aleyhisselâmın "Beni gören hakkı görmüştür" açıklaması ışığında düşünerek Rasûlullah aleyhisselâmın Ruh-u Âzâm’ın mânâlarından sadece bir mânânın yeryüzünde açığa çıktığı mahal olmasını nasıl düşünelim açabilir misiniz?...)
Hz. Muhammed aleyhisselâm, “BENİ” derken, aslında beden boyutunu kastetmiyor… Kendisinde açığa çıkan Esmâ boyutuna işaret ediyor!... (Ahmed HULÛSİ/Kavramlar/Hakk) …)))
İnsan-ı Kâmiller coşku hâlinden doğal beşeri duygulara dönünce de… “Ene'l-abdü'z-zelîl” (ben zelil (hor, hakir bir kulum) derler.
6-) Kul innema ene beşerun mislüküm yuha ileyye ennema ilahuküm ilahun vahıdun festekıymu ileyHİ vestağfiruHU, ve veylün lil müşrikiyn;
(Rasûlüm) de ki: “Ben sizin misliniz beşerim, ancak; (öyle ki) ilahınızın (SİZ’i yaratanınızın?) İlah’un Vahid (Bir Tek Vücud) olduğu bana vahyolunuyor (dıştan bilgi gibi, değil?)... O halde O’na istikamet edin ve O’ndan mağfiret dileyin... Veyl olsun müşriklere!”. (Fussılet, 41/6;B Meal)
***
Bu bölümde geçen konulara çağdaş anlam ışığı yansıtacak Üstad Ahmed HULÛSİ’den (Kavramlar/Hakk’dan) alıntılar.
“HAKK”, İSİMLERİN MÂNÂLARININ TÜMÜNÜN YEGÂNE SAHİBİ OLAN VARLIKTIR!
İşte bu terkibiyet hâli "halk" ismiyle kastedilmiştir. "Hak ve Halk" diyoruz ya.... İşte, terkibiyet hâlinin adı "Halk"tır. Hâlik isminden Halk meydana gelmiştir. “Halk olmuş” dediğimiz şey bu terkiblerdir.
Halketmek, var olmayan bir şeyi var kılmaktır. "Halk" diye bir şey yok!.. İşte yok olan bir şeyi, var kılıyor!.. Ama neyle var kılıyor, gene kendi mânâlarıyla!.. Mânâları değişik terkipler şeklinde meydana getirerek, her bir terkipte değişik oranlarda âşikâre çıkartmak suretiyle, halk ismi müsemması meydana geliyor. "Halk" ismi ile işaret ediliyor. Ama "halk" isminin müsemması Hakk’ın mahiyeti itibariyle Hakk’ın kendisidir!.. Ancak biz "Hak" kelimesiyle bu Esmâ-ül Hüsnâ'yı, bu Esmâ-ül Hüsnâ'ya sahip olan varlığı kastederiz. Yani, bu isimlerin manâlarının tümünün sahibini!..
Eğer bir terkib durumuyla bu isimlerin manâları bir mahâlde toplanmışsa, o zaman ona "hakk" değil "halk" adını veririz!..
Dolayısıyla, terkibiyetten doğan tâbirler, "halk" adına bağlanır, "Hak" adına bağlanmaz! "Hakk" dediğimiz zaman, bu isimlerin mânâlarının sahibi olan varlığı kastederiz. Halk veya mahlûk dediğimiz zamanda bu terkibi kastederiz!
Mahlûkta ve halkta dediğimiz haller, halk olarak müşahede edilmesi dolayısıyla, geçerli olan tâbirlerdir. Eğer aynı hallerde o isim terkibinin mânâsının aslı olan Hakkaniyetini müşahede edersen; terkibiyet yönünü değil de, o ismin aslını; mânâdaki asliyetini müşahede edersen, o zaman "Hakk" adını verirsin!
Bu neye benzer; akvaryuma bakıyorsun akvaryumda suyu görüyorsun. Ama, balıkları gösterip akvaryumda yaşıyorlar, diyoruz. Akvaryumda yaşıyorlar, derken akvaryumdaki, "suda" demek istiyoruz. Ama konuşmada, akvaryumdaki "suda" demeden, sadece kısaca akvaryumda diyoruz. Halbuki balık akvaryumda değil suyun içinde yaşıyor!.. Akvaryumdaki suyun içinde yaşıyor!..
Eğer burada sen, akvaryumdaki suyun denizdeki su olduğunu veya göldeki su olduğunu, göldeki sudan farklı bir şey olmadığını müşahede ediyorsan, o suyun göldeki su olduğunu müşahede ettiğin gibi; herhangi bir terkipde ortaya çıkan manânın sahibi olan, o manâya sahip olan ana varlığın müşahede ederek "Hakk" diyebilirsin!..
Fakat o mahâlde, bir isimler terkibi olduğunu ve bu isimlerin değişik oranlarda bir araya gelmiş olduğunu müşahede ettiğin zaman, ona "Hak" değil "halk" dersin; ve o noksan olarak nitelendirilen hali ona bağlayabilirsin.
Zaten noksanlık denilen hallerin oluşması zaruridir ve elzemdir!.. Çünkü o noksan denilen haller olmasa, “kemâl” denilen mânâ anlaşılmaz, müşahede edilemez!.. Her bir noksanlık, bir kemâlin ortaya çıkmasına vesiledir.ilâhî isimlerin, bu terkiplerle, çeşitli noksanlıklar şeklinde müşahede edilmesi gereklidir ki, o isimlerin kemâl yönleri de neticede müşahede edilebilsin, seyredilebilsin!..
***
HAKK’I BİLMENE RAĞMEN HÂLÂ TERKİBİ KAYITLARLA
TABİATIN HÜKMÜYLE ALIŞKANLIKLARINLA YAŞIYORSAN,
BU YAŞAMININ NETİCESİNDE SENİN İÇİN AZAB SÖZKONUSUDUR!
Beşerden meydana gelen fiiller, eğer terkib hükmünün neticesiyse, tabiatı, duyguları, şartlanmaları ve neticesi alışkanlıkları ortaya koyar!..
Alışkanlıklar, şartlanmalar, tabiat, duygular dediğimiz şey ise, tabîi hükmüyle ortaya çıkması halinde, ilâhi emirlere ters düşer!..İlâhi emirlere ters düşmesinin sebebi de , beşeriyet kayıtları içinde, yâni Hakk’ın belli isim terkibi, mânâları içinde kalması dolayısıyladır..Ki bu da kişinin neticede âkibette cehennemini meydana getirir.
***
HAKKANİ KONUŞMA
Zâten bizim genel olarak din hakkındaki bütün konuşmalarımız ya ef'âl mertebesindendir, Rabbani bir konuşmadır; veyahut esmâ mertebesinden olur, "Hak"kânî bir konuşma olur!.. Bunun ötesindeki konuşmalarımız zaten çok çok enderdir!
Esmâ mertebesinden olan konuşma nasıl olur, ilâhî isimlerin mânâları hakkında olan konuşmalar, "Hak"a ait Hakkanî konuşmalardır!..ilâhî isimlerin mânâları konuşulduğu zaman Hak'tan sözedilmiş olur.
***
ESMÂ MERTEBESİ İTİBARİYLE ALLAH’A “HAKK” DİYE HİTAP EDİLİR!
"Hak" nedir?..
İlâhî isimlerin bütünü olan mertebenin adıdır! Yani bütün isimlerin kül halinde bulunması hâsebiyle, yani esmâ mertebesi itibariyle Allah'a "Hakk" ismiyle de hitap edilir.
***
ZÂHİR GÖZÜYLE GÖRDÜĞÜNE “HAKK” DİYEMEZSİN!
Sınırlı müşahedede, müşahede edilecek mahalde verilecek isim, "halk" ismi olur!.. Sınırsız müşahede söz konusu ise, bu defa müşahede edilene verilecek isim "Hakk" olur. Zâhir gözüyle, "Hakk"ı görmek muhaldir! Çünkü zâhir gözü, mutlak olarak sınırlı görür! Zâhir gözü mutlak olarak sınırlı gördüğü için, zâhir gözüyle gördüğüne "Hakk" diyemezsin, "halk" demek mecburiyetindesin!.. Çünkü, sınırlı olarak müşahede ettiğin her şey terkiptir ve "halk" ismine bağlanır!..
***
15/4. BÖLÜM SONU
Kemal Gökdoğan
kemalgokdogan@gmail.com
ana sayfa
15/3. bölüm - |