Fusûsu'l Hikem (15/3) Bölüm
..Kemal Gökdoğan 22 Haziran 2008

İSÂ KELİMESİNDEKİ YÜKSELTİLMEK HİKMETİNİN ÖZÜ (3)

… uyarı..
... tüm örneklemeler
beş duyu mantığının
dört boyutlu evrenine
hitap etmek için
oluşturulmuş mecazlardır,
zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur…


Hz. İsâ a.s. Hz. Meryem’in gerçek yumurta hücresinden var olmakla tam olarak madde boyutuna aittir. Aynı zamanda yumurtayı aşılayan ve bebek oluşumunu başlatan “ babasız oluşum mucizesi”ile de tam olarak esmâ boyutuna aittir.

Aslında esmâ boyutundan bakıldığında her insan bir yönüyle “annesiz ve babasız”dır. Çünkü esmâ boyutunda madde boyutunun “yaratılış” hükümleri geçerli değildir. Her esmâ Allah’ın bir mânâsı olmak bakımından “yaratılmışlık” özelliği taşımaz.

Madde boyutunda “Meryem” ismi ile tanıdığımız, özelliklerini anladığımız varlık “esmâ boyutunda” Allah’ın sadece bir mânâsıdır. Tüm varlığını Hakk’ın zâtından alır. Esmâullahdır yâni Allah’ın isimlerinden bir isimdir, bir mânâdır.

Esmâ boyutunda… madde boyutundaki; insanlık, doğmak, ölmek, bedensellik, İsrâilli olmak,  dişilik, annelik, doğurmak gibi “göreceli” özelliklerden münezzehtir.

Madde boyutunda “İsâ” ismi ile tanıdığımız, özelliklerini anladığımız varlık da “esmâ boyutunda” Allah’ın sadece bir mânâsıdır. Tüm varlığını Hakk’ın zâtından alır. Esmâullahdır yâni Allah’ın isimlerinden bir isimdir, bir mânâdır. Esmâ boyutunda… madde boyutundaki; insanlık, doğmak, ölmek, bedensellik, İsrâilli olmak,  erkeklik, babasız oluşmak, baba olmak gibi “göreceli” özelliklerden münezzehtir.

Esmâ boyutunda sadece Meryem ve İsâ değil madde boyutunda tecelli etmiş olan her varlık/birim/birey aynı haldedir. Kimse kimsenin varoluş nedeni değildir. Çünkü esmâ boyutunda “nedensellik” yoktur. Her varlığın tek ve direk nedeni Allah’ın ezelî ve ebedî mânâlarından bir mânâ olmaktır.

Esmâ boyutundaki Meryem (ve her birey) madde boyutuna inince madde boyutunun “nedensellik” yasalarına tabi olur.

Meryem, İsâ (ve her birey için) “esmâ boyutundan”  “madde boyutuna indi” demeyiz de falanca babadan oldu, filanca anneden doğdu deriz. Aslında Meryem, isâ (ve her birey) doğmamıştır, sadece “esmâ boyutundan” “madde boyutuna” tecelli etmiştir/inmiştir/ zâhir olmuştur.

Esmâ boyutundan madde boyutuna inişi için memeli canlıların “doğum” yapmasına, kuşların yumurtadan “civciv çıkarmasına”, bitkilerin tohumdan filizlenmesine, çiçeklerin tozlaşarak meyveye dönüşmesine, tek hücrelilerin bölünerek yeni canlılar oluşturmasına “yaşamın başlangıcı” diyoruz.

Akıl, iman ve ikan gözüyle madde boyutunun “yaşamın başlangıcı” görüntüsüne Kâmil insanlar aldanmazlar. Nitekim Hz. Âdem ve Hz. Havva ismi ile andığımız annesiz ve babasız insanlar doğum gibi nedenlere bağımlı kalmadan  “esmâ/cennet” boyutundan “dünyâ” boyutuna inerek insan yaşamını başlatmışlardır. Hz. İdris, Hz. İlyas ve Hz. Hızır gibi İnsan-ı Kâmiller de “ölüm” nedenini gerçekleştirmeden “esmâ/cennet boyutuna” yükselebilmişlerdir.

Hz. Meryem Kâmil bir insan olduğu için Esmâ boyutundaki “İsâ” isimli mânâyı “baba” nedenini kullanmadan sadece “annelik ve doğal süreçler” nedenini kullanarak dünya boyutuna indirmiştir.

Hz. Muhammed a.s.’ın bu tür mucizeler göstermeme sebebi bu kısmın sonunda izah edilecek olan “ilmî mucize” bahsinde anlatılacaktır.

***

49-) Ve Rasûlen ilâ beni israiyle enniy kad ci`tüküm Bi ayetin min Rabbiküm, enniy ahlüku leküm minet tıyni kehey`etit tayri feenfühu fiyhi feyekûnu tayran Bi iznillah* ve übriül ekmehe vel ebrasa ve uhyil mevta Bi iznillah* ve ünebbiüküm Bi ma te`külune ve ma teddehırune fiy buyutikum* inne fıy zâlike le ayeten leküm in küntüm mu’miniyn;

(Onu) İsrailOğullarına (şöyle diyecek olan) Rasûl yapacak: “Hakikaten ben size Rabbinizden (B sırrınca) bir ayet/mucize olarak geldim/getirdim... Ben size çamurdan kuş şeklinde (bir şey) yaratırım; onda nefhederim (Can üflerim) de Bi-iznillah (Allah’ın izniyleo gerçek) bir kuş olur... (Anadan doğma) körü ve alacalıyı iyileştiririm... Bi-iznillah ölüleri diriltirim... Evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi de (B sırrınca) size haber veririm... Eğer mü’minler iseniz bunda sizin için gerçekten bir ayet/ibret vardır. (Âl-i İmran/49 ; B Meal)

Esmâ boyutunda “bir kuşun var olması”nda tek neden “Allah”ın bir mânâsı olarak evvel ve âhir isimleri gereği ezelî ve ebedî bir ilim olarak “mevcud oluşudur”. Hz. İsâ madde boyutunun nedenselliğindeki “yumurtadan civciv olarak çıkış”ı çamurdan kuş yapıp üflemek “nedeni” ile mucizevi olarak değiştirmiştir. Esmâ boyutundaki kuş mânâsını madde boyutuna bu yöntemle indirmiştir. Bu iniş yâni tecelliyata da bir kuş yapmak ve canlandırmak denilmiştir.

Âyette kuşun canlanıp uçması için “kün” fiili yâni “olmak” fiili kullanılmıştır. Meallerde “kün” fiili            “yaratmak” kavramı ile çevrilebilmektedir. Fakat bu örnekteki “kuşun yaratılışı” yoktan yaratmak anlamındaki “halk ediş” fiilinden ayrı bir anlam içermektedir.

Allah “Hâlık/yoktan yaratıcı” sıfatı ile ilminde ezelde (başlangıçsız olarak) kuşun mânâsını “yoktan yaratmıştır/yoktan var etmiştir”. Yoktan yaratılış sadece allah’ın ilminde “var oluş” anlamındadır.

Allah’ın ezeli ilmindeki bu mânâ (ayan-ı sâbite) zâtından bir alt boyuta yâni esmâ boyutuna “kün/ol” emri ile iner. Ol emri “yok”a verilmez, ezeli ilimde “yok hükmünde mânâ” olan kuşun âyan-ı sâbitesine “ol” emri verilir ve kuş zâti ilimden esmâ boyutuna iner. Bu inişe “tekvin/bir boyuttan başka bir boyuta var oluş” denilir. Bir bakıma “esmâ boyutu” için “yaratılıştır”. Fakat “mutlak yokdan/ademden” yaratılış değil, ezeli ilimdeki mânâdan başka bir boyuta var ediştir. Kabaca söylersek bir “transfer”dir.

Hz. İsâ’nın çamurdan kuş yapıp canlandırması (ihyâsı) mutlak yokluktan “yaratmak” değildir, boyutlar arası bir indirgemedir, tecelli ettirmedir ve “kün/ol”  fiili ile anlatılmıştır.

(((… İbn Arabî’yi klasik/sünnî İslâm kelamcıları ile karşı karşıya getiren konulardan birisi de budur. Kelamcılara göre Allah’ın “yaratışı” mutlak yokluktan yaratmadır ve yaratılan şey Allah’ın varlığından sonra olduğu için “hâdis/ezelî olmayan” özellikte kabul edilir. İbn Arabî’ye göre ise Allah’ın yaratışı mutlak yoktan yaratma değildir. Eğer “şeyler” mutlak yoktan yaratılmış olursa Allah ile birlikte “var olacaklardır”. Bu durumda Allah’ın “ahad / tek” varlık olmak sıfatı bâtıl (geçersiz) olacaktır. Bu nedenle Allah’ın yaratışı.. sonradan oluşturma ve kendi ezeli ilminin haricinden yaratma tarzında değildir. Allah başlangıçsız (ezeli) ve bitişsiz (ebedî) ilminde her “mânâ”ya ezeli ve ebedi olarak sahiptir. Bu ezeli ve ebedi mânâlara “âyan-ı sâbite” denilir. Âyan-ı sâbite Allah’ın ilmi ve mânâları olmak bakımından “ezeli ve ebedi”dir, yaratılmamıştır, varlık kokusu koklamamıştır. Zâtından, esmâsına ve ef’aline inişi/tecellisi bakımından ise göreceli olarak “hadistir/sonradan yaratılmıştır”. …)))

***

Kur’an imanımızı iki bin yıl önceki bir insanın öldürülüp öldürülmediğine, çamurdan kuşun uçup uçmadığına “inanıp inanmadığımızı” ölçmek için “nâzil” olmamıştır. Bu örneklerdeki “hakikati” anlayıp kendi hakikatimize iman etmemiz için “nâzil” olmuştur.

Görmediğimiz, duymadığımız olaylar hakkındaki “tanıklığımız” insan yapısı (?) hukukta dahi geçerli değilken… iki bin yıl önceki olay hakkında “ilâhî hukuk” bizden onay ya da ret kararı bekler mi? Görmediğimiz, bilmediğimiz “İsâ’nın ölümü” hakkında doğru ya da yanlış demekle asla mükellef değiliz. Bizlerin mükellefiyeti o olaylarla anlatılan hakikati kavramaktır. Fakat âyetler asla yanılmayan kaynaktan geldiği için olayların zâhiren de anlatıldığı gibi olduğuna iman ederiz.

Kur’an âyetleri… Hz. Meryem’in, Hz. İsâ’nın ne kadar haklı olduklarını iki bin yıl sonraki bizlere anlatmak için beyan olmamıştır. Bu âyetlerle anlatılan “hakikati” düşünmemiz ve kendi varlığımızı tanımamız için beyan olmuştur.

***

Ben size çamurdan kuş şeklinde (bir şey) yaratırım; onda nefhederim (Can üflerim) de Bi-iznillah (Allah’ın izniyleo gerçek) bir kuş olur... (Anadan doğma) körü ve alacalıyı iyileştiririm... Bi-iznillah ölüleri diriltirim...

Hz. İsâ a.s.’ın dilinden verilen bu âyette geçen “Bi-iznillah/ Allah’ın izni ile” yâni “B sırrı ile” kavramını da genelleştirerek düşünmeliyiz. “Bi-iznillah”ı kimi bilinçler “Allah yaptırttı” olarak idrak edecektir, kimi bilinçler de “Allah’dan başka fâil yoktur” olarak idrak edecektir. Her iki idrak de kendi bilinç boyutlarına göre doğrudur. Aradaki tek fark “Allah yaptırttı” idraki… içinde “ikilik/gizli şirk” perdesi barındırmaktadır.

İsâ Allah yanında ne ise (bir mânâdır) her şey de öyledir. İsâ’da ( ve her birimde) tecelli eden “var etme ve hayat verme” fiilleri “B sırrı ile” Allah’ın fiilidir. Tasavvufta bu sırra “fiillerin tevhidi” denilir. Her boyuttaki (âlemlerdeki) “vahdet ve kesret” halinde açığa çıkan fiil sadece Allah’ın fiilidir.

(((…"" nın manası ancak "Allah'ın âlemlerdeki tasarrufu âlem sûretleriyledir" başkaca değil, uyarısı anlaşıldıktan sonra fark edilir ve nasipte varsa yaşanır!. Sır "LÂ ilahe"nin anlaşılmasında ve "illallah"ın açılımı olan" "âlemlerdeki tasarruf" konusundadır. Bu çok iyi anlaşılmalıdır. Çokları anladım sanarak bunu hiç idrak etmeden kendini "vahdet ehli" diye avutarak geçer gider! … Ahmed Hulûsi/Tefekkür/okyanusum. com’dan alıntı … )))

***

“Bir yanağınıza tokat atılınca diğerini çevirin”, “Sezar’ın hakkını Sezar’a, Allah’ın hakkını Allah’a verin”, “ Romalılara verginizi, haracınızı kendi elinizle götürüp verin, yöneticilere itiraz etmeyin”…

Hz. İsâ a.s. bu gibi sözlerle kendisine tabi olanlara “şeriat” oluşturdu. O dönemde yapabileceği başka bir şey de yoktu. Karşısında dünyanın süper imparatorluğu olan Roma ve kendisine tamamen cephe almış olan bir Yahudi toplumu vardı. İsâ’nın tabiatında Meryem’in dişiliğinden kaynaklanan “itaat, şefkat, şiddet karşıtlığı” gibi duygular baskındı. Babasız olması nedeniyle savaşçılık ruhu, şiddetle problem çözme, devlet kurma, kral olma gibi duyguları ön planda görünmüyordu.

Bu yumuşaklık ve itaat gibi görünen uygulamanın özünde ise Roma imparatorluğunu sarsacak, din değiştirtecek ve batılıları ebedi olarak Yahudilerle dost yapacak bir oluşumun başlangıcı vardı. Birkaç yüz yıl içinde gerçek Hıristiyanlık olmasa da Hz. İsâ adına Roma yönetimi Hıristiyanlaşmış ve dünyanın en büyük din devleti haline gelmiştir.

Kur’anda beyan edilen Muhammedî şeriatta ise Müslümanların cizye vermemesi (haraç vermemesi) tavsiye edilmektedir. Zulme razı olmayıp, zulmü ortadan kaldırmak için mücadele emredilmektedir.

Hz. İsâ’nın yeryüzüne ikinci tecellisinde Mehdi ile buluşup Muhammedî şeriata tabi olacağı rivayet olunmaktadır. (((… Bu zahiri anlatımın nefs dünyamızda nelere işaret ettiği daha önceki bölümlerde yorumlarla ve Üstad Ahmed Hulusi’nin konu ile ilgili sayfalarına verilen linklerle izah edildi. …)))

***

Hz. İsâ a.s.’ın tevâzusu (alçak gönüllülüğü, itaatkâr tutumu) yaratılıştan gelen fıtrî bir özelliktir. Karşıdan her hangi bir menfaat ve çıkar elde etmek için yapılmaz. Doğal bir haldir. Tüm insanları, tüm varlığı ve tüm olayları Hakk’ın tecellisi olarak algılatır. Kendisine bu bilgi gurur vermez. Nefs tuzağına düşmez. İnsanları bilgi üstünlüğü baskısına sürükleyerek kendisine şan, şöhret ve makam gibi geçici şeyler sağlamaz.

Bir de bu tevazunun tersi vardır. Gücünden korktuğu kişilerin önünde sahte duygularla eğilmek suretinde tezahür eder. Güçlülerden bu yöntemle dünyalık çıkar sağlar. Bu sahte tevazusunu nefsini tatmin için kullanır ve kendisini akıllı ve üstün görerek yanılgılara sürüklenir.

***

Cebrâil a.s.’ın asıl sûreti nurani olup güç ve kuvvet halindedir. Bildiğimiz şekillerle ve ya büründüğü sûretlerle alakalı değildir. Hz. Meryem’e insan sûretinde görünmüştür. Göründüğü sûret Hz. İsâ’nın gençlikte ve olgunlukta alacağı suretin benzeridir ve ya aynısıdır. Bu suretle Hz. Meryem’e İsâ tecelliyatına dönüşecek olan “hayat” sıfatının gücünü dokunma ve temas olmadan, maddi bir şey olmaksızın “üflemiştir” yâni mânevi olarak transfer etmiştir.

Hz. İsâ da ölülere “ dünyasal hayat” sıfatını iade ederken ve diğer mucizelerinde Cebrâil’in annesine göründüğü insan sûreti üzerinde kalmıştır. Eğer Cebrâil Meryem’e hayat üflerken başka bir sûrette olsaydı İsâ da o sûrete dönüşmedikçe mucize gösteremezdi.

***

Cebrâil a.s.’ın hakikati ile ilgili ek bilgiler:

(((… “Hanîf” kökenli Muhammed aleyhisselâm, tanrı ve tanrılık kavramının aslâ söz konusu olmadığını idrâk etmiş bir kişi olarak putperest kavmi içinde yaşarken, nihâyet 39 yaşında “Tanrı ve tanrılık kavramı yoktur yalnızca ismi “Allah” olan vardır” (La ilâhe illa-Allah) gerçeğini çeşitli tanrılara tapınan putperest topluma ilân etti!.
Burada en öncelikli konu, ismi “ALLAH” olanın ne olduğunu fark etmektir. İsmi “ALLAH” olan, bu konu eğer iyi irdelenirse, görülecektir ki idrâk edilesi ötelerdeki bir tanrı olmayıp, her birimin ve şeyin derûnundaki, özünde bir kuvvedir, kudrettir!. Her şey ve birim kendi dışına afâkına yönelerek değil, kendi özüne ve derûnuna yönelerek o kuvve ve kudrete ulaşır ve ulaşabilirse de O varlık indinde birimsel “yok”luğunu fark eder!. “Var olan yalnızca ALLAH imiş” der bir muvahhid olarak!...
Bu anlayışta, göklerden insana inen melekler değil, insanın özünden, derûnundan bilincine tenezzül eden kuvveler, ilim (cebrâiliyet) söz konusudur. Beyin daima kendi veri tabanına ulaşanları ve veri tabanından açığa çıkanları —Musavvir ismi sonucu— suretlendirerek bilinçte açığa çıkardığı için, beyinler melekleri sûretler şeklinde görür.
http://www.allahvesistemi.org/ahmedhulusidekavramlar/kavramlar/cebrail/cebrailiyet.htm  

ZÂTI-Hak’kın varlığı;
MÂNÂSI-Esmâ terkibi;
YAPISI-Nur” yani “enerji”...( ALİM", "BASİR", "FETTAH", "HAKİM" ve "MUHYİ" gibi “Allah İsimleri”nin ağırlıklı anlamları)
GÖRÜNTÜSÜ -"NUR" yapılı "bilinç birim" olması sebebiyle, iletişim kurduğu kişiye, eriştirmek istediği anlamı taşıyan ışınsal impuls göndererek, onda dilediği görüntüyü oluşturur!.
"Biri hariç hemen tüm "görüntü"ler, onun "algılanmasını istediği görüntüler"dir.. Çünkü orijini itibariyle, bize göre, görüntü kavramından soyut-mücerred varlık sınıfındandır.
BEYİNLERDEKİ MÜDAHALESİ (“Sıkma)-Ek kapasiteler oluşturmak
GÖREVİ-Seçilmiş kişileri "SIKARAK" açmak(beyinlerine  bazı “Allah isimleri”nin(“Rabbani isimler”in) frekansından impulslar göndererek, bu yolda açılım oluşturmak); ve daha sonra da "Allah'ın evrensel düzeni ve değerleri hakkında bilgilendirerek" o topluma yol gösterilmesine vesile olmak...
Rasûl-Nebi ve Velilerin beyinlerine "Alim", "Basir", "Hakim", "Fettah", "Muhyi" gibi bir kısım “isimlerin frekansından impulslar” göndererek, bu yolda açılım oluşturmak; âlemlere dönük ilmi transfer etmek...
HZ.RASÛLULLAH’A TEBLİĞ ETTİĞİ-“LEVHİ MAHFUZ”dan bir defada “OKU”duğu Kur’ân-ı Kerim…(daha sonra  peyderpey Hazreti Muhammed Aleyhisselâma tebliğ etmiştir)
http://www.allahvesistemi.org/ahmedhulusidekavramlar/kavramlar/cebrail/index.htm

 

KESRET KAVRAMI KALKTIĞINDA CEBRÂİL DE KALMAZ!

 

CEBRÂİL A.S

“Mİ’RÂC”IN 3.AŞAMASI OLAN

BÂTINÎ(Enfüsî) SEYİRDE(Asıl Mi’râc aşamasında)

Sidret-i Münteha (bilinç boyutunda-şuurunda kesret kavramı kalkıp, Tekliği müşahede etme noktasında

-Ef’al(Çokluk) âleminin son bulduğu noktadan sonraki sıfat mertebesinde)

EŞLİK ETMEMİŞTİR
 
 “Ben buradan sonra yokum!”

“Bir adım daha atarsam, yanarım!”

Üçüncü bölüm ise, Sidret-i Münteha denilen; ef’al âleminin, çokluk âleminin son bulup; Cebrâil’in; “ben buradan sonra yokum” dediği noktadan başlayıp, Hz. Rasûlullah’ın kendi hakikatine yönelmesi suretiyle Rabbini, bâtınında müşahede etmesi; “MİRÂC” denen olaydır.

Bu üçüncü bölüm bâtınî - enfüsî bir seyirdir; âfâki bir seyir değil!.

Birinci bölüm, Tay-yi Mekân olayıdır. İsra olayıdır, Mekke’den Kudüs’e!.

İkinci bölüm, Semâları, Cennet ve Cehennemi gezmesidir, Cebrâil’in eşliğinde. Bu da Mirâc değildir.

Esas Mirâc denen üçüncü bölüm ki, bu enfüsîdir. İkinci bölüm de afâki idi. Semâları gezişi Cennet ve Cehennemi görüşü afâki idi. Afâki seyir idi. Üçüncüsü, enfüsî seyirdir, Rabbini bâtınında görmesidir.

“Kâb-ı gavseyn ev ednâ”, yani “yayın iki ucunun yakınlığı hatta daha da yakın” nisbetinde kendi hakikatinde, özünde Rabbini müşahede etmesi etmesi!. İşte bu Mirâc’dır...

 Sidre-i Münteha, mânâ itibariyle kesret kavramının bittiği noktadır…. Yani bilinç boyutunda-şuurunda kesret kavramı kalkıp, Tekliği müşahede etme noktasını hissettiğin anda sen sidre-i münteha’dasın!

(Soru; Cibril’in son makamı oluyor değil mi?)

Kesret kalkarsa Cibril kalır mı geride???

Mirâc’a çıkarken ne oldu orada Cibril? Yok oldu! Çünkü kesret kavramı kalktı.

Kesret kavramı kalkınca Cibril kaldı mı?

”Onun bir adım ötesinde ben yokum... Yanarım” dedi.

İşte bu sebepten kesret kavramının bittiği yer, “Sidre-i münteha”dır. …
http://www.allahvesistemi.org/ahmedhulusidekavramlar/kavramlar/cebrail/miracinucuncuasamasi.htm

Daha fazla bilgi için linklerin devamını inceleyebilirsiniz.

***

Hz. İsâ a.s. Meryem’den gelen beşeriyet yönü  ve Cebrâil’den gelen nuraniyet yönü ile Hz. Nuh’un oğlu Sam’ı diriltmiştir. Sam’ın yaşadığı tarih bilinmemekle birlikte on binlerce yıl evvel yaşadığı tahmin edilmektedir. Sam dirilip İsâ’nın Nübüvvetini tasdik eder ve tekrar ahiret boyutuna döner. Akıl sahibleri bu diriliş karşısında hayrete düşerler.

Bir ölünün sadece söz ile diriltilmesi Allah’ın özelliklerindendir. Mucize olarak bir kuldan açığa çıkmasını akıl kolay kolay kabul edemez. Hâlbuki Hz. İsâ aynı özelliklerin tecellisi olarak çamurdan kuşa hayat verip uçurunca akıl bu mucizeyi daha kolay kabul ediyor. Aslında tüm mucizeler aynı özelliktedir. Yine de mucize sahibi Kâmil İnsanlar akılları daha fazla zorlamamak ve akıl kabını çatlatmamak için tedbirli davranmışlardır. Hz. İsâ ve ya bir başka mucize sahibi zât dileseydi çamurdan kuş yerine çamurdan insan sureti yapıp “ihyâ” edebilirdi.

Risalet ve Nübüvvetin ispatı için mucize göstermek gerekmiştir. Fakat mucizeler insan aklını Allah’ın hakikatini idrake taşımaz. Eğer taşısaydı her Resul ve Nebinin zamanında yaşayan tüm insanlar “iman” ederdi.

Mucize sadece Kâmil insandaki Risalet ve ya Nübüvvet görevini fark ettirmek içindir. Onların gerçek mucizesi insan aklına yol açan “ilmî mucizelerdir”. Akıl ancak ilmî mucize olan Kur’an’ın işaret ettiği gerçekleri kavrayabilirse Allah hakkında “kesin bilgi” açığa çıkar. Yoksa aklı aciz bırakan kevnî mucizeler (doğaüstü görünüm ve oluşumlar) sadece bir an korku ve panik meydana getirir, sonra unutulur gider. İlmî mucize ise devamlıdır, ahirette de devam eder.

***

Kâmil İnsanların Resul ve Nebî görevi olmayan sadece Velî olan sınıfından da “ihyâ/diriltme” kerametleri görülmüştür.

Çöplükteki çürümüş ölü bir kedi Hz. A. Kadir Geylânî tarafından ismi ile çağrılmış ve canlanarak yanına gelmiştir.

Beyazid Bistâmî ezilerek ölmüş bir karınca üzerine nefesini üfleyince karınca canlanmıştır.

Abdurrahman Câmî Hz.lerini sınamak için bir padişah bir tavuğu haşlatmış ve diriltmesini istemiştir. Pişmiş tavuk hazretin emri ile canlanmıştır.

Evliyaullah’da bu tür olağan üstü hallerin örnekleri çoktur. Fakat bu örneklere akıllar sadece hayret eder, hatta şüphe eder ve bazen de itiraz eder. İlme bu  kevnî kerametlerden direk yol bulamayabilir

Mucize ve ya keramet insan canlandırma şeklinde de olsa akıl yine de Allah’a yol bulamayabilir.

Hz. Abdul Kadir Geylâni herkesin gözü önünde eski bir mezardaki ölüyü canlandırmış ve tekrar mezara döndürmüştür. Şâhitler üzerinde bu olay çok korkunç ve eşsiz görünmüştür. Fakat insanların toplu olarak din değiştirmesine ve ya tasavvufa yönelmesine, Geylâni’ye mürid olmasına neden olmamıştır.

Zaten Kâmillerin olağan üstü şeyler göstermesi din değiştirtme ya da insanları tolu olarak bir tarafa sürükleme amacı taşımaz. Kendilerinde mevcud olan Muhammedî ilmî mucizeye dikkat çekme amacı taşır.

***

17-) Lekad keferalleziyne kalu innAllahe HUvel Mesiyhubnü Meryem* kul femen yemlikü minAllahi şey`en in erade en yühlikel Mesiyhabne Meryeme ve ümmehu ve men fiyl Ardı cemiy’a* ve Lillahi mülküs Semavati vel Ardı ve ma beynehüma* yahlüku ma yeşa` * vAllahu alâ külli şey`in Kadiyr;

Andolsun ki “Allah, MeryemOğlu Mesih’tir” diyenler kafir olmuşlardır... De ki: “Şayet MeryemOğlu Mesih’i, O’nun anasını ve Arz’da kim varsa cem’an helak etmek dilerse Allah’a karşı kim bir şeye maliktir?”... Semavat’ın, Arz’ın ve ikisi arasındakilerin mülkü (hakikatınız olan) Allah’ındır (herşey O’na ait özelliklerin bir tecellisidir; O’ndan gayrı vücud yoktur)... Dilediğini halkeder... Allah her şey üzerine Kadiyr’dir. (Mâide, 5/17 B Meal)

Hz. İsâ’nın ölüyü diriltmesini görenlerden bazılarının düşüncesi HULÛL inancına saptı.

Hulûl, iki ayrı şeyin birbiri içine BİLEŞME olmadan girmesidir (asal gazların bileşik oluşturmadan karışımı gibi). Hulûl’ü daha çok bilinen “reenkarnasyon” kavramına benzeterek açıklayabiliriz. Reenkarnasyonda serbest kalmış bir ruh (?) başka bir bedenin içine sızarak girer (hulûl eder) ve o bedeni kullanır.

Hz. İsâ’nın Allah’ın mucizesi ile ölüyü dirilttiğini, çamurdan kuşu canlandırdığını, körleri, cüzzamlıları ve delilleri iyileştirdiğini görenlerden bazıları “RUH” olarak zannettikleri “TANRI”nın İsâ’nın bedenine sızarak girdiğine inandılar ve mucizeleri o ruha bağladılar. Tanrı’nın İsâ’nın bedeninde “konuşlandığına” (yerleştiğine) inandılar.

Bazıları bu inancı daha da ileri götürerek İsâ Tanrıdır dediler. İsâ’nın bedenini tanrının “minyatürize”  şekli kabul ettiler. Tanrı ruhunun İsâ’nın bedeninde olduğunu ve tanrının bedeninin  İsâ’nın bedeni olduğunu vehmettiler (zannettiler).

Bu nedenle onlar gerçeğin üzerini yanlış inançla örttüler (küfr haline düştüler). Küfr; bir gerçeğin üzerini gerçekçi olmayan bir düşünce ile örtmektir. Küfr kelimesi Arapçada, toprağa ekilen tohumun üzerini örtmek fiilinden türetilmiştir. İsâ’ya tanrı diyenler de Allah’ın ve İsâ’nın varlık gerçeğinin üzerini yanlış bilgi/inanç ile örterek örtücü yâni “kâfir” olmuşlardır.

Onların örttükleri “gerçek” Allah’ın sonsuz ve sınırsız Ahad (tek) varlık olması “gerçeği”dir. Bu gerçeği önce şu bölümlere ayırdılar:

1. Tanrının ruhu.
2. Tanrıdan başka ruhlar.
3. Tanrının varlığı (bedeni).
4. Tanrıdan başka varlıklar (bedenler).
5. Tanrının sözü, tanrının fiili, tanrının özellikleri…
6. Tanrıdan başkalarının sözleri, tanrıdan başkalarının fiilleri, tanrıdan başkasının özellikleri…

Bu örnekleri daha fazla çoğaltabiliriz. Fakat bir fikir vermesi bakımından bu kadarını yeterli kabul ediyoruz.

Bu kadar varlık çeşidi içinde tanrı âdeta sıkışarak, yoğunlaşarak (minyatürize olarak) İsâ şekline dönüşerek aramıza gelmiştir. İsâ’yı görmek tanrıyı görmektir, İsâ’ya dokunmak tanrıya dokunmaktır diye inanmışlardır.

Kur’an bu inancın yanlış olduğunu beyan eder. Resullerin ve Nebîlerin anlattığı, Allah inancı bu kadar sığ (yüzeysel ve basit) değildir.

Allah hakikat olarak bir ve ya birkaç şey şeklinde değildir. Allah her şey değildir. Allah âlemler değildir. Allah âlemlerde bir insan suretine sıkışarak aramıza inecek bir gökyüzü tanrısı değildir.

Kullardan birisine ve ya bir kaçına tanrısallık ve ya tanrılık vermek Allah gerçeğinin üzerini yanlış bilgi ve inanç ile örtmektir.

Allah sonsuz ve sınırsız olan Ahad (tek) varlıktır. Âlemler ve âlemlerde görünen “çokluk” Allah’ın ilminin yansımaları, boyutları ve tecelliyatlarıdır. İsâ da, İsâ’nın annesi Meryem de Allah’ın ilminde mevcut olan bir mânâ boyutudur. Her insan ve her birim de onlarla aynıdır, her şey Allah’ın ilminde mevcut olan “kullardır/mânâlardır/gölgelerdir/tecellilerdir”.

Bu gerçeği kavramakta zorlanan ve Allah’ı tanrı olarak kabule müsâit olan bilinçler Hıristiyanlığın “somutlaşmış tanrı” inancını çok çabuk kavramakta ve Hıristiyanlığa geçmektedir.

Bazı bilinçler de Allah’ın “soyut/görünmeyen tanrı” olduğu fikrini kolay anlaşılır bulmakta ve o inançta kalmaktadır.

İsâ, Meryem ve “her birim” Allah’ın mânâlarından bir mânâdır ve  o mânânın bu haldeki bir tecelliyatıdır demekbir yere kadar hatalı değildir. Fakat “sadece İsâ” Allah’ın ilmidir, “sadece İsâ” Allah’ın mânâsıdır ve sıkışarak sadece onda tecelli etmiştir demek her yerde hatalı bir söz ve inançtır.

Hâlbuki Allah’ın varlığı birkaç parça değildir. Ve Allah’ın varlığından başka varlık da yoktur. Bu nedenle Allah’ın varlığı başka varlıklarla birleşmez, onların içine girmez. Veya başka varlıklar kendi varlıklarından kurtularak Allah’ın varlığına dönüşmezler. Allah’ın Ahadidiyeti işte bu kadar sağlamdır ve şirkin oluşmasına tamamen kapalıdır. Ancak bireyler kendi zanlarında sanal şirke düşerler. Hatta bu sanal şirk dahi Allah’ın onlarda o düşünceyi takdir edip yaratmasıyla oluştuğu için hakikat ehli “sanal şirk”in de muhal (olanaksız) olduğunu bilir.

***

171-) Ya ehlel Kitabi la tağlu fiy diyniküm ve la tekulu alellahi illel Hakk* innemel Mesiyhu Iysebnü Meryeme Rasûlullahi ve KelimetuHU, elkaha ila Meryeme ve ruhun minHU, fe aminu Billahi ve RusuliHİ, ve la tekulu selasetün, intehu hayren leküm* innemAllahu ilahun vahıd* subhaneHU en yekûne leHU veled* leHU ma fiys Semavati ve ma fiyl Ard* ve kefa Billahi vekiyla;

Ey Ehl-i Kitab (zahiri yahudi ve nasara) !.. Diyninizde ölçüyü kaçırıp haddi aşmayın... Allah üzerine Hakk olmayanı söylemeyin... MeryemOğlu İsa Mesih yalnızca Allah Rasûlü ve O’nun (kudsi) Kelimesi’dir... O’nu (O Kelime’yi) Meryem’e ilka etmiştir ve kendinden (Allah’dan) bir ruh’dur (O)... O halde (B sırrıyla) Allah’a ve Rasûllerine iman edin... (Zat’tan sıfatları ayırıp) “Üçtür” (baba-oğul-kutsal ruh;Zat-Hayat-İlim) demeyin (itikat etmeyin)... Sizin hayrınıza olarak (buna) son verin... Allah ancak İlah’un Vahid’dir (Tek Bir Vücud’dur)... Subhandır O (Zat) çocuğu (ortağı) olmaktan... Semavat ve Arz’da ne varsa O’nundur... Vekiyl olarak (B sırrınca) Allah kafidir. (Nisâ, 4/171; B Meal)
 
Hıristiyanlardan bazıları Tanrının aynı anda üç görünüm verdiğine inandılar.

1. Tanrı tam bir beşer (insan) sûretine bürünüp “Baba” görünümüne dönüştü ve üst boyutlara yerleşti. (Göklerdeki baba figürü)

2.  Oğul sûretine bürünüp İsâ’nın bedeni olarak aramıza indi. (Aramızdaki tanrı figürü)

3.  Mukaddes ruh (Rûhul Kudüs/Kutsal ruh) olarak Cebrâil sûretinde dünya ve üst boyutlarda göründü. (İçe giren ruh figürü)

Tek olarak kabul ettikleri tanrıya bu üç özelliği verip ( teslis/üçleme) sonra da “üç” aslında “bir”dir dediler.

Baba özelliğine “varlık”.

Oğul özelliğine “hayat”.

Kutsal ruh özelliğine “ilim” dediler.

Bu üç özelliğin Meryem oğlu İsâ’ya girerek birleştiğine, İsâ’nın “insanlığının” çarmıha gerilerek yok edildiğine… kalan tanrılığının ve ilminin aslına döndüğüne inandılar.

Özetlediğimiz bu inanç ve benzeri Hıristiyan mezhepleri (inanç ekolleri) günümüzde hâlâ devam etmektedir. Bilim ve fende ilerlemiş olan insanların hâlâ bu inancı neden devam ettirdiğini şu âyet izah etmektedir:

33-) …ve men yudlilillahu fema lehu min had;

... Allah kimi saptırırsa, artık onun için hidayet edici yoktur. (Ra’d 13/…33; B Meal)

***

Hz. İsâ :

1. Cebrâil’in ( sonsuz mânâların/sonsuz ilmin) Allah’ın ilminde mevcud olan İsâ mânâsını Meryem’e üfürmesi (Meryem’de çocuk olarak tecelli ettirmesi) bakımından “Kelimetullah”dır yâni “Allah’ın Kelimesi”dir.

2. Ölüyü diriltmesi bakımından “Ruhullah”dır yâni Allah’ın Hayat, Kudret, İrade gibi sıfatlarının tam tecelligahıdır.

3. Tam bir biyolojik bedene ve birimsel bilince sâhip olması bakımından “Abdullah”dır yâni Allah’ın İsâ olarak tecelli etmiş bir mânâsıdır.

***

29-) Feiza sevveytühu ve nefahtü fiyhi min RuhİY fekau lehu sacidiyn;

Onu tesviye edip (o hücresel yapıyı düzenleyip, dengeleyip; o beyni nefhi ruhu kabil hale getirip), o yapının içinde RuhUM’dan nefhettiğim vakit, Ona secdeye kapanın. (Hicr 15/29 B Meal)
 
Hz. Âdem ve Hz. İsâ’nın yaratılışları arasındaki fark:

Hz. Âdem’in bedeni sonsuz esmâ ile ifade olunan mânâları yâni küllî ruhu alabilecek kapasiteye gelene kadar olgunlaştırılmıştır. Sonra ruh (sonsuz esmâ/sonsuz mânâ/sonsuz ilim) nefhedilmiştir. Yâni Hz. Âdem’in bedensel kapasitesi kalbi ve beyni sonsuz ilmi alabilecek kapasiteye gelinceye kadar aşama aşama gelişmiştir. Sonra Allah ismindeki sonsuz mânâların ilmini idrak etmiştir.

(((… tasavvufta sûfinin zamanla olgunlaşarak hakikat ilmine yükselmesi ve bir anda ilmin onda açılması Âdem’e ruh nefh edilmesi ile benzeşmektedir… )))

Hz. İsâ ise sonsuz mânâlar ilmine  (ruha) bedensel olgunlaşmadan evvel sâhip olmuştur.

Hz. Âdem hem babasız hem annesizdir ve bedeninin sûreti sonsuz esmâların zahiri suretlerinin bir özetidir.

Hz. İsâ sadece babasızdır, babadan alamadığı dış sûreti Ruh’dan yani Cebrâil’den almıştır.

Anneli ve babalı doğanlar ise dış sûretlerini anne ve babanın ve evvelki atalarının görünümlerinden alırlar.

Her birimin sureti aslında esmâların dış suretidir. Fakat Âdem’de ve Havvâ’da dolaysız yoldan tecelli etmiştir. İsâ’da yarı dolaysız bir tecelliyat vardır. Diğerlerinde ise dolaylı bir tecelliyat vardır.

***

122-) Evemen kâne meyten feahyeynahu ve cealna lehu nuren yemşiy Bihi fiynNasi kemen meselühu fiyz zulümati leyse Bi hâricin minha* kezâlike züyyine lilkafiriyne ma kânu ya`melun;

Ölü iken kendisini (Hakikat İlmi ile) dirilttiğimiz, insanlar içinde onunla (B sırrınca) yürümesi için kendisine bir nur oluşturduğumuz kimse (nin durumu), karanlıklar içinde kalıp (birimselliği ile) ondan (B gerçeğince) çıkamayan kimseninki gibi olur mu?... Yapmakta oldukları kafirlere böylece süslendirildi. (En'âm, 6/122; B Meal)

Buraya kadar bedensel diriliş ve bedensel var oluş mucizeleri anlatıldı. Bu kısımdan sonra ve sonrasındaki bazı kısımlarda ilim ile diriliş olan “ihyâ-yı mânevî” anlatılacaktır.

İlim ile oluşan gerçek varlık ve gerçek yaşamda dört bilinç boyutu vardır.

1. Varlığın istisnâsız “ilâhî” bir “esmâ boyutu” olduğunu idrak etmek.

2. İlâhî boyutun Allah’ın zâtından başka varlığa sahip olmadığını idrak etmek.

3. İlim ile kendi hakikatini keşfetmek.

4. Dünyâ ve ahirete yönelik şahsî çıkar hırslarından arınıp nurâni (saf, temiz, ihlaslı) bir yaşam sürmek.

 

Hayat sıfatı her mânâda, her esmâda ve her birimde (kesrette) istisnâsız açığa çıkan en kapsamlı sıfattır. Her birim kendi özelliğine göre hayat sıfatını yansıtır. Allah’ın var ettiği sistemde cansız, hayatsız bir şeyin, bir zerrenin düşünülmesi imkânsızdır.

Tecellilerin ve hayat çeşitliliğinin sayıya gelen sınırı yoktur. Bu sınırsızlığı anlamak bu ilmin durulacak yeridir. Hayret ve haşyet  aşamasının başlangıcıdır.

Hayret ve haşyet yapılabilecek hiçbir şeyin olmadığını anlamak ile içine düşülen bir “kalb sıkıntısı/kabz” halidir. Hayrette ve haşyette kalan kişi bu nedenle ve sonsuzluğun verdiği aciziyet haliyle muzdaribdir (rahatsızdır). Bu rahatsızlığı onu fikirden fikire gezdiren bir harekete iter. Hareketin olduğu yerde “hayat” vardır. Düşünce ve fikir hareketinin olduğu yerde ise “sonsuz hayat” vardır. Sonsuz hayatın olduğu yerde ise “atalet” yâni “tembellik”, “ölüm” ve  “cehâlet” asla barınmaz. Bu hakikate işareten Hadis-i şerifte; “İlim ile diri olan kimse ebeden (asla) ölmez" buyrulmuştur.

Hayret ve haşyet hâli yâni “hayat” varlıktır. Varlık ise birdir, o da Allah’ın varlığıdır. “Mânevî hayat” kavramı ile kastedilen de bu bilinç ile yaşamaktır ve bir diğer adı “ilâhî yaşam”dır.

“Hayy/hayat” ve “ilim/âlim” sıfatı Allah’ın zâtının isimlerindendir. Mutlak zât mertebesinde Zât’ın aynılarıdır.

Allah’ın zâtının ezelî ve ebedî ilminde “ilmî sûret” olarak varsayılan birimlerin sanal varlıkları (âyan-ı sâbiteleri) “ilim” sıfatı ile zâhir olur (görünüş ve oluş kazanır). Bu görünüş ve oluşa da “hayat” denilir.

***

Kendiliğinden görünene ve başkasını gösterene “nur/ilim” denilir. Nuru/ilmi görmek için nuru/ilmi gösterecek bir ışığa/bilgiye gerek yoktur.

Nurun kendisi zâten ilimdir ve her şeyi gösterendir. Âyan-ı sâbiteler ilim ile görününce ve görünene de hayat ismi verilince… hayat ilmin nuru olur. Nur hayattır. İlmin olmadığı yerde hayat yoktur, nur yoktur… zulmet, karanlık ve mutlak cehl/salt bilgisizlik vardır.

Kendi “birimsel” varlığının sanal bir aldatmaca olduğunu fark edemeyen… varlığın tek olduğunu idrak edemeyen “karanlıklar” içinde kalmıştır. Yok hükmünde, bitkisel bir varlık bilinci sürmektedir. Ölüdür. Bir kişi o ölü ve karanlık olan bilince “ahadiyet” ilmini yâni nûru ulaştırsa onu diriltmiş olur. O dirilen kişi ölüler  ve karanlıklar arasında yürüyen, hareket eden bir nur haline dönüşür.

Ölü, karanlık, bilgisiz nefisleri dirilten “ma’rifet-i ilâhiye”dir (İlâhî ilimdir).  Ahadiyet ve tevhid (teklik ve birlik) bilgisidir.

(En'âm, 6/122) âyet hakkında daha teferruatlı bilgi Hz. Mûsâ bölümünde tekrar verilecektir.

***

Mânevî ihyâ (ilim ile diriliş) ceset ile dirilişten daha yüce ve daha şereflidir. Çünkü “ilim ile diriliş” önce ruhun hakikatinin Allah ilminde bir mânâ olduğunu hatırlatır. Böylece aklımızın “öldükten sonra tekrar dirilecek miyim?”şüphelerinden kurtuluruz. Allah yanı sıra ikinci bir varlığa sahip olmadığımız için şu anda da “var olmadığımızı” biliriz. Var olmayan bir şeyin “yok olmayacağı” da mâlum ve  zorunlu sonuçtur.

Ruhun bu hakikatini anlamaki cesedin “fânîliği” sıkıntısını bertaraf eder. Böylece ceseden de “dirilmiş” oluruz.

Cesetleri dünya boyutunda diriltebilmek özelliğine mazhar olmuş İnsan-ı Kâmillerde (Resul, Nebî ve Büyük Velî) “ceset diriltmek” mucizesi çok az görülmüştür. “İlim ile diriliş” mucizesi ise sürekli devam eder, daha çok görülür ve kıyamete kadar da görülmeye devam edecektir.

(((… Bu kısmın sonuna Ahmed Avni Konuk’un birkaç cümlesini anlatımındaki muhteşem sanatı göstermek için yorumsuz olarak ilâve ediyoruz. …)))

“Nitekim, emr-i âlî-i Risâlet-penâhî Hz. Muhammed a.s. ile Hz. Şeyh-i Ekber (şeyhlerin en büyüğü misk-i ezfer M.İbnü’l-Arabî r.a.) efendimizin, ümmet-i Muhammed'e (Müslümanlara) ithâf buyurduğu (armağan olarak gönderdiği) bu Fusûsu'l-Hikem sâyesinde, binlerce mürde-nefis olan (ölü nefisli) kimseler, hayât-ı ma'neviyyeye (manevi canlanmaya) nâil olmuşlar (ermişler) ve bundan sonra da  kıyâmete kadar olacaklardır.”

15/3. BÖLÜM SONU

    

Kemal Gökdoğan
kemalgokdogan@gmail.com

ana sayfa
15/2. bölüm - 15/4. bölüm