Nerden bileydim ki..
İlk gördüğüm senin yüzündü halbuki..
İlk duyduğum sesindi...
Kalbimde atan aşktın..
Sonsuz kere yankı; nefesim Sen !..
Özümü yüzünde görünce ;
Aaaaaaaaa benmişimmm !...
Daha önce aynaya bakmamıştımki..
Nerden bileydim ki…
Sevinç çığlıkları atarken kalbimde sen; “duydum” diye..
Örttüm çünkü çoookkk güzeldin !..
Ben nerden bileydim ki ..
Senden yansıyan benden sana
Dalga dalga varoluşum ; Ah Dost !..
İnanamıyorum, böylesi som..
Böylesi saf…
Bana bakıyor !..
Ben nerden bileydim ki….
Hatırlıyor musun?
Sonsuz zamanlar geçmiş gibi..
Ben mi gökkuşağına asılı idim ki?
Şimdi ben yine sen oldum !..
Nerden bileydim ki …
Çiçekler renkliymiş,
Bak mesela;
Gökyüzünde sonsuzun uçuk mavisi..
gecenin aydınlığı varmış özümde,
ben yeni anladım..
Kaybolmuşlukların ötesi
bulmak varmış..
Bilinmezliklerde bilinirlik varmış..
her taşı kaldırışımda
Özümde pırıl pırıl gözlerin...
Birgün sana özgürce uçabilmek varmış..
Çatlarken beynim düşüncelerde
Kalpten fışkıran bir ateş varmış..
Aşkın bütünlüğünde
Hep sana kavuşmak varmış..
Yaşamın gerekli olduğunu söylerlerken..
İçimde duyduğum özlemde
ölümün coşkunluğu; vuslatın varmış..
Beton kalplere nüfuz etmek isterken..
Taif te taşlanıp vazgeçip gitmek varmış..
Boşverdiğimde her şeye,
Kendimi kucağında bulmak varmış.
Bu sen değilsin, hiçbiri sen değilsin
batanları istemiyorum diye ağlarken,
Yansımalarına isyan ettiğimde tüm kalbimle;
seni Zat’ında bulmak varmış..
Huzurunda durup illa sen demek varmış…
Özleminin uyuşturucusu olan dünyadan
İsrafil olup kendi çığlığımdan ürküp
Fırlayıp sana koşmak varmış..
Nerden bileydim ki..
Kapıyı açanın sen olacağını..
Ve bir nur aktı hücrelerime..
Dokularıma sindi; sonsuzluk..
Vuslat duvarları yıktı…
Ben nerden bileydim ki..
Acı değil sevinç imiş yokoluşum..
Sessizce sıyrılmak kalabalıklardan
Sende özgürleşip senle varolmak varmış..
Ben nerden bileydim ki..
Canımda tek can sen olduğunu..
Ben nerden bileydim ki…
Benden bana aşık sen olduğunu..
Varlığının bu kadar yoğun olduğunu..
Hep sende, senle olduğumu..
Bilmiyordum ki …
17-) EREN, ÖZÜNDEKİ HAKİKAT NOKTASINDA ERİYENDİR !...
Sadece Allah vardır ve O’ nunla beraber hiçbirşey yoktur. Boyutlarıyla kendi kendiyle kaim olan, dilediği şekle bürünen hep O’ dur. Ermek; kavuşmaktır, vuslattır. İnsan fark edince ki birgün, özü ile karşılaştığını, kesin bir yakiyn ile bilince artık hiç gitmez olur özü olan sevdiği. Hakikatiyle var olur insanda. Zaten öyleydi. Anlaşılır kıldı; semi, basir, kelim ile irade etti; kudretle çekti kendine. Kendiyle yarattı yeniden. Baas etti, özüyle birleyip varetti ; kendi gerçeğiyle....
Aşk insanı sonsuz, mekansız, zamansız kılar. Aşk bir hiçleniştir. O hiçlenişte hiçliğin ne kadar çok farkına varırsak var oluruz ve bu hiçlik tüm mevcut olanla bütünlüktür.
Fahreddin Iraki der ki;
“Aşıkın özü maşukun üzerindedir. Ve maşukun özü mutlak varlıkta kayboluyor. Ne bir isim, ne de eser kalıyor. Tek ve eşsiz Allah katında beliriyorlar.”
Mevlana diyor ;
"Züleyha o hale gelmişti ki..."
"... çörekotundan öd ağacına kadar her şeyin adi Yusuf'tu onun için. Yusuf'un adini başka adlara gizlemişti, mahremlerine bu sırrı söylemişti. Mum ateşte yumuşadı, dese; sevgili bize alıştı, yüz verdi, demiş olurdu. Bakın ay doğdu, dese; söğüt dalı yeşerdi, dese ; başım ağrıyor, dese; başımın ağrısı geçti, iyiyim, dese hep ayrı manaları vardı bu sözlerin. Birini övse onu överdi, birinden şikayet etse onun ayrılığını söylemiş olurdu. Yüz binlerce şeyin adini ansa, maksadı da Yusuf'tu onun, dileği de..."
Ayet ;
En-Nebî (HatemünNebî), (Bi-) mü’minlere kendi nefslerinden daha evladır (öncedir, yakındır, sevgilidir) (Ahzab 6)
Muhyiddin Arabi der ki;
Resulullah (SAV) olmadan Hakkın feyzi onlara ulaşmaz. Çünkü o en kutsal perde ve ilk yakiyndir. Nitekim bir hadiste şöyle buyrulmuştur; “ Allah ilk olarak benim nurumu yarattı.” Eğer Resulullah (SAV) onlar için her şeyden daha sevimli değilse, bu takdirde kendi nefisleri dolayısıyla O’ ndan perdelenmişlerdir. Kurtuluşa ermeleri mümkün olmaz. Çünkü kurtuluşları O’ nda fena bulmalarına bağlıdır. O en büyük mazhardır.
Hadisler ;
“Sizden hiç biriniz hevâsı, gönlü, arzusu benim tebliğ ettiğim şeylere tabi olmadıkça mü'min olmuş olamazsınız."
"Sizden biriniz, beni nefsinden, eşinden, çocuğundan ve tüm insanlardan çok sevmedikçe mü'min olamaz.”
İnsan nasıl Allah’ ı tanısın?
Sınırlı iken sınırsızı nasıl bilsin?
Resulullah’ı tanıyor muyuz?
Acaba biz kendi bilgimizi, kendi anlayışımızı, nefsimizi Allah ve Resulu’ nün önüne mi geçiriyoruz?
Şu anda hayatımızda etkin olan nedir?
Yaşamımızın ne kadarında Resulullah (SAV) var?
Zeyd b. Desinne (R.A);
Hicretin 3., miladın 625. yılıdır. Uhud’un yaraları henüz tazedir. Medine civarındaki kabilelerden biri, içlerinden yeni Müslüman olanlar için İslâm’ı öğretecek bir yetiştirici kadrosu istemektedir.
Allah Rasûlü (SAV) yetiştirdiği öğretmen kadrosu arasından altı kişilik bir ekibi gönderir.
Kafile bir su başında mola verince haince bir saldırıya uğrar.
Saldıran Huzeyl kabilesinin eşkıyasıdır. Öldürmek için değil, Kureyş’e satıp para kazanmak için bu tuzağı kurduklarını söylerler.
Buna rağmen kafileden üçü şehid oluncaya kadar çarpışır.
Geri kalan üçünü esir edip Mekke’ye götürürler.
Abdullah b. Tarık, yolda eline bağlanan ipi keserek ellerinden kaçar.
Geriye Zeyd b. Desinne ve Hubeyb kalmıştır.
Hain haramiler, Zeyd’i, Saffan b. Ümeyye’ye satarlar. O, Müslümanlar tarafından öldürülen babası Ümeyye b. Halef’e karşılık olarak Zeyd’i öldürmek için satın alır.
Zeyd asılmaya götürülürken, yolda Ebu Süfyan ona sorar: “Şu anda senin yerinde onun (Hz. Resulullah’ ın) olup; asılmasını, senin de ailenin yanında olmanı ister miydin?” der. Zeyd’in cevabı açıktır: “Değil onun asılması, ayağına diken batmasına dahi gönlüm razı olmaz” der.
Ebu Süfyan, bunun üzerine şu itirafta bulunacaktır: “Vallahi böylesine bir bağlılık ve seygiyi dünyanın hiçbir tarafında görmedim.”
Selman el-Farisi (R.A) ;
Sevmek ve sevdiğinde erimek , nefsi verip sonsuzluğa kavuşmaktır. İçinde yakınlık olan, yakiyn hissettiğin sevgi ; seveni sevilene yakın yapar.
Allah Resulu (SAV)’ nü görmeden seven Selman Farisi (RA) gibi.
Hz. Resulullah (SAV) ; “Selman bizdendir, ehl-i beytimizdendir” demişti. Oysa ki Selman ne Haşimoğulları’ ndandı, ne Kureyş’tendi, ne de Arap’tı. Sadece çok seviyordu..
Kendisini Rasulullah (SAV)’ın yaşadığı topraklara götürmesi karşılığında, ömürlük tasarrufunu bir kervana vermişti.
Sırasıyla zamanının ilim ve irfan merkezleri olan Nusaybin, Harran, Şam, Ammuriye (Afyon yakınlarında) ve Tarsus’ta en yetkin üstadlara şakirt olmuştu. Sonunda o, çağının hatırı sayılır bir filozofu oldu.
Son üstadı, kendisini göndereceği kimsenin kalmadığını söyleyerek, gelmesi beklenen Allah Resulü’ nün kitaplarda tarif edilen topraklarına gitmesini tavsiye etmişti.
Kervan yolda baskına uğrayınca, oradaki herkesle birlikte o da esir edildi.
İran’da hatırlı ve nüfuzlu bir yerel yöneticinin varlıklı çocuğu olarak doğup büyüyen Selman, Hicaz’da köle olarak bir Yahudi’ye satılmıştı.
Ve fıtratındaki sevgi programı onu sürükleye sürükleye Medine’ye getirmiş, orasını görünce, “İşte sevgilinin göçüp konacağı iki kayalık arasındaki verimli vadi” demişti.
Allah Rasulü’nün Kuba’ya ulaştığını duyunca, ona ilk kavuşanlar arasında o da vardı. Efendisinden izin alarak gelmiş, sevdiğine kavuşmuştu.
Rasulullah, bu seven ve sevgisinin bedelini ödeyen bilge adamı çok sevdi.
Onu en yakınlarının bulunduğu iç halkadan saydı. “Ehl-i beytim” diyerek onunla oldu..
Eline geçen ilk savaş gelirinden pay ayırdığı ilk kimseler arasında Hz. Selman da vardı. Yumurta büyüklüğünde bir külçe vererek, özgürlüğünü satın alma sürecini başlatmasını söyledi.
O, hakiki özgürlük uğruna cismani esarete katlanmış bir bilgeydi. Şimdi, iki özgürlüğü birleştirecekti.
İşte, sevmek budur. Sevmek ve bedelini ödemek budur.
Bizzat bedelini Resulullah öder kendisini sevenin.
Rasulullah’ın “sahabe” tarifine uyan, -ister geçmişte yaşamış olsun ister şu anda yaşayan- her sahabenin buna benzer sevgi örnekleri vardır.
Eğer sahabe yol gösteren yıldızlar gibiyse, Resulullah’ı seven her mümine bu yıldızlar yol gösterir.
İnsan Dost yüzündeki Risalet nurunu basiretiyle görmüş ise, o özündeki noktada kendini eritmiş ise; Resulullah (SAV) ahlakını, Kuran ahlakını tanır ve yaşar.
Marifetibillah Allah’ı bilmek değil, Allah’ı yaşamaktır.
O da kalbimizdeki öz noktamıza iman ile başlar, ikana gider.
O sevdiğimiz ile kaim olarak yaşamak olur.
18-) ERİYEN, ERENDİR…ERMEDİKÇE, ERİYEMEZSİN !...
Allah’ a giden yollar nefsler adedincedir. Hepimizde değişik güzel..
Gördüğümüz bir güzellik karşısında bazen o kadar etkileniriz ki adeta eririz. Özümüzdeki Hakikat noktamızda erimeyi belki buna benzetebiliriz. Ama güzel gelmesi lazım. Çekmesi lazım. cezb etmesi gerek. Ancak o zaman dünyevi hiçbirşey aklımızı çelemez olur. Çünkü o noktadaki uçsuz bucaksız enerjiye kavuşmuş, o esma mertebesindeki sonsuzluğu hissedebilmiş isek tek tek isimler kalmaz.
O onu yapmış, bu bunu yapmış, şundan dolayı yapmış gibi göresel, birimsel bakışlar olmaz. Bunlar yine vardır ama deriz ; banane ki…
Öfke, açgözlülük, kıskançlık, hırs, dedikodu gider ve onlara akıtılan enerji serbest kalmış olur. Bir birimi kişilik haline getiren huylar ise ve bunlardan dikkati alıp ta içselliğimize verirsek bunlar erimeye başlar. Çünkü enerjiyi kestik dışa vermiyoruz.
Bunu şu şekil hissetmek hoşuma gider;
Sanki kalbimde bir mıknatıs var ve beni içe doğru çekiyor. Çektikçe bakarım ki O’nun yüzü…Her sefer daha belirgin ve daha berrak. Hep o gülümseyen haliyle oradadır. O’ nun bilinç boyutuna atarım kendimi. Hiçlenirim O’ nunla , O’ nda..
Burada hiçlenen, eriyip giden dünya oyunudur. “Ben”le beraber varolan illüzyon gider..İnsan başka bir aleme geçiş yapar.
Ve…
Bazı şeyler vardır; hiçbir mantıki açıklama bulamayacağımız.. Ama asılı kalmıştır insanın kalbinde, şuurunda bir resim gibi .. Tek resim gibi ..
Hani der ya ;
Sevgi bir ömür boyudur!… Bitmez, tükenmez, bazen durulur, bazen coşar ama hiç gerilemez!...
Bilirsin ki O hep ordadır. O’ ndan eminsindir. Ama anlamazsın ki anlamlandırabilesin..Birşey olsa hemen O’ na koşarsın, eminsindir; O seni her şeyden kurtarır. Ama yine akledemezsin çünkü içsel olan nasıl bu kadar gerçek olsun ki…
“Koskoca dünya ve içindekiler varken gerçek diye görebildiğim”…dersin...ve örtersin.. O çıkmaya çalıştıkça sen yine örtersin...
Ve birgün dünya ve içindekiler o kadar çok boğar ki… O zaman teslim olursun içindeki tek Hakikatine.. Ve kendiliğinden erir dışsal olanlar..
Hiçbirşey yok sadece sen varsın !...
Eriyen erendir. Hakikat noktasında yaşayandır..
Eğer ki Hakikat noktanı, özünü bilmiyorsan, hiç görmemiş isen nasıl hakkında konuşabilirsin ki ? Nasıl Hakikatin olsun ki; o bir yabancı ise ?
Akıl lazım ki doğru yerde, doğru zamanda, doğruyu görebilelim.. Bilgi lazım ki yön bulabilelim…Fıtrat lazım ki aşık olabilelim..
İlmel yakiyn, aynel yakiyn e dönüşsün ki ne yapacağımızı anlayalım. Anlayabildiğimizde yaparız zaten.. Ve yaşarız o hakikati.. Bilgisine ermek; ara ara görüşlere döner.. Sonra o noktadan, okumaya başladığın noktandan emin olursun.. İmanın tam olduğunda o zaman erirsin O’ nda..
O risalet ışığıyla insanı kendinde eritir. Ve başka hiçbirşey bırakmaz kendi dışında..
Eridiğin hakikatin bilincine erdiğinde ; “Beni gören Hakkı görmüştür.” ifadesi zuhur bulur yaşarsın B hakikatiyle…
Elinde tutan, gözünde gören, dilinde söyleyen O ile…
12.bölüm - 14.bölüm
.. ana sayfa