Arayış (3)
...Kemal Gökdoğan - 24 Ağustos 2008

“inanırsanız görürsünüz”

Mürşid’e  yeni bağlananların mescidin bahçesinde toplanmaları söylendi. “Arayıcı” dergâhın mescidinden çıktı. Bahçeye doğru yürüdü. Mescid ve bahçe arasında çocukların yatılı eğitim gördüğü medrese binası vardı. Çocuklar orada eğitime “elif” harfinden başlıyorlar ve en sonunda mürşidin postuna oturacak ilme ulaşıyorlardı. En az yirmi-otuz yıl süren bir eğitim döneminde yüzlercesi geliyor geçiyor ancak içlerinden bir ve ya bir kaçı “insanları irşad edecek ilme” ulaşabiliyordu. Yüzlercesi birkaç yıl içinde evlerine dönüyordu. Geriye kalan on-on beş kadarı da “hilâfet” (irşad görevi) alamıyor fakat “molla” (fetvâ verebilecek ilme sâhip âlim) olarak çeşitli beldelere yerleşiyorlardı.

Arayıcı” o medresede talebe olacak çağı çoktan geçmişti. Gençlikten orta yaşa doğru ilerliyordu. Yan gözle medreseye özenerek baktı. Orada talebe olmak fırsatını yakalayamadığı için içi hafifçe yandı. Aradığı Allah’ı bulabilmesini, Allah’ın görevlendirdiği Peygamber’e şüphesiz inanmasını, Kur’an’ın kesinlikle Hakk kelâmı olduğunu kalbi ile tastik etmesini o medreseden kazanabilirdi. Fakat “kader” denilen gizem onu yaşamın içine atmış ve milyonlarca insanla ne aradığını dahi tam bilemeden öylesine yaşayıp gitmişti.

Bu arada bahçede yere serilmiş kamış hasırların yanına geldi. Ayakkabılarını çıkardı ve kümeleşen yeni “sûfî adayları”nın arasına zorla girerek oturdu. Herkesle birlikte beklerken eski anılara daldı…

Aradığını bulmak ümidi azaldıkça “aradığının olmadığına kesin inanmak” için “yasak yayınlar” okumaya başlamıştı. O yıllarda ülkede bazı basın yayın alanlarında sansür vardı. Hegel’in maddeyi ve maddeyi yaratan tanrıyı inkâr eden idealizminin… Marks’ın Engels’in, Lenin’in, Stalin’in mânâyı ve her türlü dini inkâr eden materyalizminin anlatıldığı kitaplar gizli basılıyor ve arka sokaklarda kaldırımlarda yine gizlice satılıyordu.

Bir başka yasaklı yayın da… insanların, tanrının ve her şeyin “ruh” olduğunu anlatan dünya spatyomundan (dünya boyutundan) ahiret spatyomundan ve kurtarıcı “ruhsal öğretmen”lerden bahseden kitaplar idi.

Sansürden fazla etkilenmeyen dini ve tasavvufî kitaplarda aradığını bulamayan “arayıcı” “aradığının” zâten olmadığını materyalist kitaplara  tastik ettirmişti.

Pasif bir ruhtan ibaret tanrı modeli ile kendiliğinden oluşan ruhsal âhiret, sonsuz gelişim, değişim süreci sunan “spiritüalizm” ise cehennemsiz, korkunç tanrısız, yıldızların ötesinde tatlı bir cennet spatyomununa davet ediyordu.

Materyalist “yok oluş” çok korkunçtu. Hayatın hiçbir değeri kalmıyordu. Ölmek ve “yok olup gitmek”. Ancak argo bir tâbir her şeyi anlatabilir… “Haybeden yaşamak ve pisi pisine ölüp gitmek”.

Spiritüel var oluş” ise daha câzipti. İnsanca yaşamak, kimseye zarar vermeden nefsânî şeylerden (haramlardan) dünyâ deneyimini tamamlamak amacıyla tadabilmek ve kendini birden başka bir “spatyom”da oranın tatlarını deneyimlerken bulmak… Hesap yok, cezâ yok. Kimseye zarar vermeden yaşayanlar için bunlar ideal bir hayal olabilir. Fakat beş yaşındaki bir bebeğe işkence eden, soygun ve vurgunla geçinen cânîler ne olacak? Masumca katledilenin hesabını kim soracak? İçinden bir ses “Allah” diyordu. “Allah mutlaka var olmalı” ve hesap sormalı diyordu.

Materyalizmin “haybeden yaşa, pisi pisine öl ve yok ol” modeliyle spiritüalizmin “nefse hoş gelen pasif tanrılı serbest yaşam” modeli kalbine pek yatmıyordu.

İslâm’ın sunduğu “Yaratıcı”, “Yaratıcı’nın elçisi”, ve “Görmediğine İman et ve kazan” modeli ise kafasında bir yerlere… bir engellere takılıyordu. Geçemiyordu. Kafasından kalbine bir türlü inmiyordu.

Her nedense… her zaman suçu “İslâm Modeli”nde değil de kendinde görüyordu. Aradığını bulamamanın verdiği ezikliği “aranan’ın olmadığına” değil kendisinin bulamadığına bağlıyordu. Bir türlü inanamadığı “ölüm ötesi yaşam ve âhiret” “ya varsa” seçeneği ile “var” olarak gerçekleşir de “aradığı” karşısında görünüp;

Gel bakalım ey kâfir! Benim varlığıma inanmıyordun ama işte Ben buradayım!!! Şimdi sana hakettiğin ebedî cehennem azabını her türlü âsilerle topluca tattıracağım. Haydi gir cehennemime!!!

diye gürlerse ne yapabilirdi? Hiçbir şey.

Hiçbir şey yapamayacağı  daha çok şeyler olurdu… Alnı secdeden kalkmayan ak yazmalı annesini, haram lokma tatmayan babasını, İslâm uğruna can vermeye hazır dolaşan can yoldaşları “delikanlı müslüman” arkadaşlarını ve hayranı olduğu Peygamberi ve sahabelerini “ebediyen” bir daha göremezdi.

İdealist münkir “Usta Hegel”, materyalist “Çırak Marks”, sahte cennet sunan “ruhçubaşı” ve de… milyarlarca insanı imandan çıkaran “şeytan” ile ebediyen “cehennemde” birlikte olurlardı.

Sonsuz azap düşüncesi onu sarsıyordu. “Ne dayanılmaz azap” diye içsel depresyon geçiriyor ve Mimar Sinan’ın Süleymâniye’sinin beş yüz yıllık çeşmelerine oturuyor… elini, yüzünü, kolunu yıkıyor, başını meshediyor ve gönülsüzce ayaklarını da buz gibi suyla yıkıyor… camiye giriyordu.

Câmi”… kendi içinde bulamadığı huzuru dışında bulduğu kubbeli bir “boşluk” idi. Allah’ın evi idi… Peygamber’in en çok sevdiği mekândı. Her şey tamamdı. Fakat iki şey eksikti…

Birisi… Alnını huzurunda secdeye koyacağı bir “Yaratıcı”…

Diğeri… O “Yaratıcıya kalben ve fiilen edeceği iman”.

Tüm tamamlar ve eksik iki şey arasında bedenini içi saman dolu korkuluk gibi safa dikeltiyordu. İmam “safların sıkılığını ve düzgünlüğünü” kontrol ettikten sonra “Allâhu Ekber” diye nidâ ediyordu. İçi saman, dışı göstermelik iman… fakat başkasına değil de “kendisine göstermelik iman” boyalı bedenine “rükû ve secde” ettiriyordu. Tüm amacı Beyazıd Bistâmî gibi, Cüneyd-i Bağdâdî gibi ihlâsla kılabileceği “iki rekat namaz” hatırına  “ya varsa” ahiret modelinde affa uğrama beklentisi idi.

Üzerinde oturduğu “hasır yazgı mıydı” yoksa ilâhi bir kalemin yazdığı “Yazgı”nın üzerinde mi oturuyordu? Derin tefekkür içindeyken birden aksanı bozuk bir Türkçe ile birisi hızlı hızlı konuşmaya başladı;

Hepimiz buraya kendi irademizle gelmedik. Belki inanarak belki inanmayarak ‘kıldığımız iki rekat namaz’ yüzü suyu hürmetine Cenâbı Mevlâmız bizi buraya sevketti. Dostunun kapısını nasip etti. Bu kıymeti iyi bilelim. Burayı bulamayan burayı bilemeyen nice gafil insanlar var. Onlara da dua edelim buraya gelsinler. Tövbe etsinler. Sofi olsunlar. Şimdi size Allah Dostu’na biatınızın tamamlanması için lazım olan şeyleri söyleyeceğim. Sözümü kesmeyin. Dinleyin. Anlamadığınız yerleri sonra elinize vereceğim kağıtlardan bakarsınız…”

 Konuşmacı tarikata giriş için yapılacak şeyleri ezberlediği kalıplarla bir çırpıda anlattı. “Tarikatın âdabını ve şartlarını yaparsanız ve… inanırsanız görürsünüz… Allah’ın nurunu kalbinizle, Peygamberin cemâlini rüyanızla, cennetin ve cehennemin hakikatini imanınızla görürsünüz” dedi.  

Yeni gelecek acemilere yer verilmesi için “Haydi Allah kabul etsin, mübarek etsin, burayı boşaltın” diyerek ziyaretçileri savuşturdu.

Roma’nın, Bizans’ın, Osmanlı’nın payitahtından Anadolu’nun kuş uçmaz kervan geçmez bir köyüne kafileler halinde gelmişlerdi. Etrafına bakındı. Yolculukta tanıştığı sokak işportacıları, hâkimler, subaylar, doktorlar, Yeşilçam jönleri, bakkallar, işsizler, hastalar, dertliler, evlenmek isteyenler, boşanmak isteyenler ve değilşik milletlerden insanlar vardı. Bazıları umutlu, bazıları umutsuzdu. Bazıları meraklı, bazıları geldiğine pişman, bazıları geldiğine memnundu.

Arayıcı” ise neden geldiğini, ne aradığını, ne bulamayacağını çok iyi biliyordu. Aradığı burada da yoktu. Çünki “inanmıyordu” ve “inanmadığı için de göremezdi”.

İsteksizce tarikata giriş şartlarını yaptı. Yatma vakti gelince mescidin altındaki yatakhaneye indi. İnsanlar balık istifi gibi yan yana uzanmış yatıyorlardı. İki kişinin arasına zorla girdi. Sağ yanına ve kıbleye dönmeye çalıştı. Gözlerini sıktı, uyumaya çalıştı. Dikkatini bir şey çekti. Mescidin altı havasızdı, birkaç minik pencere yeterli hava sirkülasyonunu sağlayamıyordu. İçerisi yüzlerce yolcunun teri, nefesi ve gayri ihtiyari atık gazları ile “leş gibi” kokması gerekiyordu. Fakat çok hassas olan burnu zerre kadar nâhoş koku duymuyordu. Bu açık bir “kerâmet” miydi yoksa toplumsal havanın etkisiyle “koku duymama transı”na mı girmişti? Biraz rutubet, biraz yün battaniye kokusu, horultular, cezbeler ve sayıklamalar içinde uyudu kaldı.

İnananlar güzel rüyalar görüyorlardı. Nurlar, misk kokulu cennet bostanları, evliyalar… görüyorlardı büyük bir ihtimalle. Fakat inanmayan “arayıcı” yine kâbuslarıyla yüzleşiyordu. Rüyada rüya gördüğünü biliyor, ölüyor, “ölmeden evvel nasıl inanıyorsa”öldükten sonra aynısıyla yaşayıp gittiğini görüyordu. “Hep O’nu var edeni arıyordu ve maalesef öteki dünyada da göremiyor ve bulamıyordu”. Yine her şey dünyadaki gibi“eski tas eski hamam” idi.

Gece yarısı karanlığında “kâbuslarından” uyandırdılar. Uzun kuyruklar sonunda abdest alıp hasırlı bahçede toplandılar. Sabah namazı açık havada kılınacaktı. Şeyh’in postu ve seccadesi hariç isteyen istediği yere gidip oturuyordu . İnsanlar arasında sınıf, meslek, kılık, kıyafet, gelir farkı gözetilmiyordu.

Arayıcı” Şeyh’in postunun tam arkasındaki safa oturdu. Köyün horozları yeni yeni ötmeye başladılar. “Arayıcı” yol yorgunluğunun ve dergâhda “sıradan vatandaş” muamelesi görmesinin verdiği sarsıntı ile başını iki eli arasına sıkıştırıp uyuklamaya ve düşünmeye başladı. Kendi memleketinde, kendi akrabaları arasında, kendi arkadaşları arasında mesleğiyle, meslek kıyafetiyle, namazıyla, orucuyla özenilecek bir konumda olduğunu hesap ediyordu. Burada ise bir hiçti. Burada sadece “şeyh” vardı başka önemli bir şey yoktu.

Önemsiz birisi olabilmek? Bu duyguyu tadabilmek. İçten sessizce “ben yine de meslekî makamı ve itibarı olan bir şeyim” demek ve “hiçbir şeylik ile bir şeylik” arasında çalkalanmak. Tasavvufun bu köyde doğal yaşam yöntemiyle yaptığı bir nefs terbiyesi olmalıydı.

Şeyh Üftâde Hz.lerinin emri ile  Kadı (Aziz) Mahmud (Hüdâî)’nin yaşadığı sokaklarda ciğer satarak “gururun terk edilmesi” eğitimine göre orada olanlar hiçbir şeydi.

Birden herkes ayağa fırladı. “Arayıcı”da merakla bakarak kalktı. Bahçe kapısından birisi giriyordu. Dün Şeyh’in kapısının önünde birkaç korumasıyla birlikte Mercedes’den inen takım elbiseli, güneş gözlüklü olan adamdı gelen. Şeyh’in damadıydı. Damat efendi postun sağ tarafına oturdu. Eliyle oturun işareti verdi. Topluca oturuldu.

Biraz sonra tekrar ayağa fırlandı. Bu sefer gelen Şeyh’in oğluydu. O da ön tarafa oturdu ve eliyle oturun işareti verdi. Yine toplu oturuş.

En az on kez daha gelen Şeyh yakınları için topluca kalkış, topluca oturuş yapıldı.

Arayıcı”nın aklı ve bedeni hemen itiraz bayrağını kaldırdı. İnsanın insanı kutsallaştırması Kur’an’da ve sünnette var mı diye sordu. Yok diye de hemen cevapladı. “Şeyh” bu durumu bildiği halde neden yasaklamıyordu? Üç-beş yaşında şeriat ve tarikat eğitimi almaya başlamış, otuz yıl dergahta hizmet etmiş ve Şeyh olmuş birisi bu durumu nasıl oluyor da gözünden kaçırıyordu?

Arayıcı” yine “kendi kafasındaki” ve “kendi emrindeki şeyh” modelini yargılamaya başladığını fark etti. Biraz daha düşünse en az bin tane daha Kur’an’da ve sünnette olmayan şeyler bulabilirdi. Meselâ Şeyh’in evi çok lüks bir köşk idi. Birkaç tane otomobili ve şoförü, sıra sıra satış dükkanları, uçsuz bucaksız arazileri, koyun sürüleri, çobanları, hizmetçileri vardı. Kendisine sadece secde ve rükû yapılmıyordu. İnsanlar bir tanrının önünde imiş gibi duruyorlardı. Ondan korkmaya çalışıyorlardı. O’nun huzurunda yanlış bir düşünceye kapılmayı, saygıda kusur etmeyi ve Şeyhi kızdırmayı Allah’ın lânetlemesiyle eş tutuyorlardı. Şeyh bunları da biliyordu. Hatta tarikat adına basılan âdap kitaplarında da yazıyordu. Daha fazlasını düşünmedi. Kur’an ve sünnet ile örf ve âdetleri karıştırma olasılığı da yok değildi.

Hepsinin altına bir çizgi çekti ve toplam çözümü düşündü. Allah “Dışındaki Şeyh”e  Cebrâil vasıtasıyla “insanları irşâd et” diye bir emir göndermemişti. Çünki Hz. Muhammed a.s.’dan sonra “vahiy kesilmiştir” kesin bilgisi vardı. Mânevî âlemde Allah’dan ve Rasulünden direk emir aldığı rivâyeti tam bir mecazdı… bahçedeki sûfîlerin zannında ise tam bir gerçekti. “Arayıcı” için ise bu rivayetin mecaz ya da gerçek olması çok önemli değildi çünki o henüz kendi beyninde vahiy ve ya emir gönderenin “varlığı” ya da “yokluğu” sorununu tartışıyordu.

Bu durumda “Dışındaki Şeyh” tüm zenginliğiyle, tüm yöresel örf ve âdetleriyle ve çevresindeki her şey ile nefisleri dağ gibi olmuş nice zamane Kadı Mahmud’larının “bedenlerini, kalblerini ve akıllarını” hatarattan (gerekli olmayan düşünce kirliliğinden ve vesveseden) arıtmaya kendisini adamış bir “Tasavvuf Ustası” idi. Usta elindeki her türlü imkanı “çırağını” eğitmek için kullanabilirdi. Çırak beğensin ya da beğenmesin…

Arayıcı”nın içi biraz ferahladı. Şeyh’i “Mürşid ve ya Efendi Hazretleri” olarak görmeyecek, kendisini de “sofi, sûfî” olarak etiketlemeyecekti. Karşısındaki bir “Tasavvuf Ustası” idi ve kendisi de “Tasavvuf Çırağı” idi. Artık bundan sonra sadece “Usta”sı ve yakınları için değil dünyadaki ve tüm evrendeki her canlı için saygı ile ayağa kalkmayı “zül” (aşağılık) olarak görmeyecekti. Eğitimin bir parçasıydı ve her canlıya anladığı yöresel geleneklere göre vereceği değer idi.

Bir horozun uzun uzun, baygın baygın ve titrek titrek ötüşüyle birlikte bahçedeki herkes son sürat ayağa kalktı. “Usta” gelmişti.

Namaz kılındı. Yarım saate yakın tesbihat ve duâ yapıldı. Bu zaman sürecinde “Arayıcı” “kafasındaki şeyh” modelinden ve bahçedeki “sûfîlerin uçurduğu şeyh” imajından yavaş yavaş kurtulmaya başlamıştı. Bahçeyi, mescidi, sakalı, cüppeyi, takkeyi, tesbihi kutsal dinsel motifler olarak görmüyor insanların zaman içinde icad ettiği yöresel değerler olarak algılıyordu. Ve Şeyh’i de Allah’ın görevlendirdiği “kutsal dinsel ihtiyar” olarak değil “Kalb ve beden eğitim ustası”, tasavvufu da illâki Kur’an’a gizlenmiş “sır ilim” olarak değil zamanın şartlarına göre tekâmül etmiş bir “eğitim sistemi” olarak kabule başlamıştı.

Şeyh mâdem ki “kalb ve beden ustası” idi… kalbini ve bedenini ve beynini tam kapasite kullanabiliyordu o halde düşünerek göndereceği mesajı almalı ve  bir işaretle yanıtlamalıydı.

Arayıcı” bir mollanın, bir halifenin kırk yılda kazandığı her neyse Usta’dan onun aynısını “kalbine indirmesini” taleb etti. Kısa yoldan Allah’a  görüyormuşçasına iman etmiş olacaktı… şek ve şüphesi kalmayacaktı.

Bu isteği karşılamak gerçek Mürşidler için çocuk oyuncağı bile değildi. Tam bu düşünce akışı içindeyken kart bir karganın acı feryadıyla birlikte “arayıcı” ve “mürşid”in arasındaki boşluğa büyük bir yağlı ekmek parçası düştü. Kimse istifini bozmadı. Mürşid de hiç oralı olmadı. “Arayıcı” ekmeği ve ekmeğe hemen saldıran bir karıncayı izlemeye başladı. Karınca önce ekmeği çene kancalarıyla asılıp yuvasına taşımak istedi. Ama kendisinden en az bin kat daha cüsseli besini yerinden kıpırdatamadı. Ancak bir parça koparıp yuvasına doğru gitti.

Arayıcı” gözlerini karşıya kaldırınca “Şeyh”in kendisine bakarak tebessüm ettiğini gördü. “Kalb ve Beden ilmi” ortada idi ama onu kaldırabilecek kalblerin önce genişlemesi…onu kaldırabilecek beden kaslarının ve beden kemiklerinin “karınca cüssesi” oranından “insan cüssesine” kadar “devleşmesi” gerekiyordu.

Usta”nın tebessümünün altında belki de bu mesaj yatıyordu.

Devam edecek)

Kemal GÖKDOĞAN
kemalgokdogan@gmail.com

.. ana sayfa