Şefaat ve Şirk

” Rasûlullah`ın şefâati ehli kebâire imiş;

Ehli kebâir” kimdir?…icerik_ah

Bu açıklamada iki şeyi iyi anlamak lâzım;

Bir, “ŞEFÂAT” nedir?… Nasıl olur?….

İki, “Kebâir” nedir?…

Şefâat, sanılıyor ki, biri gelip koluna girip seni sürükleyecek; bir yere sokacak!….

Birisi koluna girip de, seni bir yere mi götürecek!?…

Şefâat, dünyada var; âhirette var… mahşerde var, cehennemde var….

Rasûlullah Aleyhisselâm’ın şefâati var; evliyanın şefâati var; âlimlerin şefâati var…

Nedir bu şefâat?… Neye dönük bir şefâattir?… Yalnızca cehennemden çıkmaya dönük bir şefâat mi?…

Günahların en büyüğü nedir?..

İnneş şirke lezulmün azîm“!..

Şirk azîm zulümdür“; diyor âyet…

Yâni, “Allah“ı, tanrı mesabesine koymak!… Şirk budur!…

Sizin için korktuğum gizli şirktir, artık açık şirk olmaz ümmetimde” diyor…

Öyle ise Tanrıya tapmak “kebâir“in tâ kendisidir!…
Büyük günahların en başında gelen ve hepsinin kökenidir!…

Bütün günahların kökeninde de “Şirk-i hafî” yani “tanrıya inanmak” yatar!…

Ey iman edenler…. Allah`a iman edin“; âyetindeki uyarı, Hz. Muhammed ve Kur`ân ‘a iman,
edip henüz Tanrı anlayışından kurtulmamış olan SAHÂBEYE gelmişti….
“Sahâbe”, yâni Allah Rasulü`nü gören(!)ler böyle olursa… Ya bizler?!….

Allah`a imanın yolu da, cehennemden kurtuluşun yolu da hep şirki hafîden kurtulmak için
ŞEFÂATE NÂİL OLMAKTAN GEÇER!…

Allah izin vermedikçe ŞEFÂAT edemez kimse“,

Âyetini… “TANRI izin vermedikçe ŞEFÂAT edemez kimse” diye anlarsak….
Cehennem ateşimiz kolay kolay sönmez bizim!… Yanarız da yanarız!..

Tanrı izin vermedikçe ŞEFÂAT edemez kimse”, cümlesi ile; “ALLAH izin vermedikçe
şefâat edemez kimse
”, cümlesi arasındaki fark nedir?…

Evimizdeki nesneyi, biz, Topkapı Sarayı’nın hazine dairesinde bile arasak bulamayız!… Çünkü evimizde!…

Biz, “şefâati reddederken”; “şefâat nasıl ulaşır” bize?…

Basiretimizi örten perde örtülü olduğu sürece, biz nasıl şefâati görüp, şefâate ulaşabiliriz?…

Tanrı”ya inanırken… “Tanrı”nın büyükelçi(!)sine ve “Arapça bilen Tanrı”nın “Arapça yazılı gönderilmiş” bir kitaptaki emirnâmesine iman ederken!… Türlü kerâmetleriyle âdeta bir sihirbaz gibi değneği ile bizi cehennemden kurtaracak “Tanrının Evliyâsı”na inanırken… Nasıl, ŞEFÂAT bize ulaşır?…

Allah (özümüzden), izin vermezken; içindeki, şefâati reddederken; kim şefâat edebilir ki!… Basiretimizi örten perde nasıl kalkar da, şefâate ulaşırız biz!…. Ve böylece de, nasıl şirki hafîden arınıp; her şey’in hakikatı
ve varlığımızın kaynağı olan “ALLAH İsmiyle İşaret Edilen”e iman edip; “Kur’ân ”ı “OKU“ruz?…
(şirkten) arınmamışlar el sürmesin!… dendiği halde…

Bize kalırsa… Önce, Allah`tan (yani özünden gelen bir yolla) izin çıkıp, ŞEFÂATE nâil olmak gerek….
sonra şefâati değerlendirip, diğer âfâkî perdelerden arınmak…. Sonra da, nefsine bilincine
-şuuruna-gerçek “ben”ine zulmetmeyi terketmek!…

Sen, nefsine sürekli zulmetmektesin; nefsinin, hakikatını yaşamasına engel olduğun sürece….

Üstelik bu gerçeği bildiğin halde, çevrenle paylaşmıyorsan, o “en yakınım
dediklerine de zulmün en büyüğünü yapıyorsun!…

Ama ben istiyorum da olmuyor!…

Niye olmuyor?…

Muslukçuda pasta satılmaz!… Bilgisayarcıda ayakkabı aranmaz!…

Şeytan, zâhirine bakıp Âdem’in, “İblis” oldu!… Âdem’in, ilmine ve hakikatine bakıp onu
değerlendirebilseydi, bu sahnelenen oyun oynanmayacaktı zaten!…

Biz, yalnızca ilim için yaratıldık!…

İlmi de, ateşin arkasına koydu ki Allah, korkaklar o ateşe “nefsim yanmasın, yanarak arınmasın” diyerek yaklaşamasın da; böylece, yanma korkusuyla, da lâyık olmadıklarını ele geçiremesinler diye…

Ateşte benliğini yakma korkusunu atıp, içine dalabilenler; Deccal’ın sağ yanındaki ateş Cehenneminden geçip, ilim ve irfân Cenneti`ne girebilirler!…. Korkuyu atamayanlar ise, ateşten geçemezler ve ilme irfâna ulaşamazlar… Korkuyu atmak gerek!…

Yunus Emre’nin dediği “Ödünü sıdır“ın açıklamasını yanındaki arkadaş yapmıştı bana…
Allah’tan yapmış… Sayesinde hep gözü kara daldım her yeni ilmin içine!…

Geldik elli küsûrlara altmış küsûrlara… Ne yaşayacağımız, özellikle de aklımız başımızda,
ağrısız sızısız sağlıklı olarak ne kadar yaşayacağımız meçhul!…

Şirki hafi”den kurtulduk mu?… Vicdanımız cevap versin!…

ALLAH İsmiyle İşaret Edilen”in, bir “Tanrı” olmayıp; ne olduğunu farkedip; hiç olmazsa iman edebildik mi?…O`nu her an ve her yerde görüp, dinleyebiliyor muyuz?… Her dem O`nunla konuştuğumuzun
farkında ve bilincinde miyiz?…

Şefâatin ulaşması için, önce uzatılanı geri çevirmemek gerek!..

Şefâat, Cehennem`den kurtulmak içindir; ki bu, Cehennem`in dünya bölümünde de olur,
Âhiret bölümünde de!… ..

Şefâat, Allah`a da ermek içindir!… Ki bu da ancak dünyada iken ilm’ullah’ın zâhir olduğu kişiyi
bulmak ve onu değerlendirmekle mümkündür!…

Şefâat, kişinin yanlışlarda ısrarına yolaçan, yanlışlarından dönmesine engel olan bilgi yetersizliğini
ortadan kaldırıp, kişiyi o konuda bilgilendirmektir!…

Nebi ve Rasûllerin de, Evliyanın da şefâati hep bu yoldadır…

Kişi o bilgilerle kendinde arınmayı oluşturur ve yanmaktan kurtulur!… Gereğini de yaşayarak
(hem enfüsünde hem âfâkında) bilinç boyutunda “Allah”a erer!…

Öyle ise…

Önce, “ötendeki TANRI” değil, özündeki “ALLAH” izin verecek ki; sen o şefâate açık hâle geleceksin!… Şefâati, def etmeyeceksin…

Sonra o, ŞEFÂAT olan bilgiyi değerlendirecek, ilim doğrultusunda yaşayarak arınacaksın…

Sonra da “şirki hafî” sona erip “ALLAH”a ereceksin…

Bu konuyu etraflı düşünmek, tartışmak ve anlamak,
şefâat” kapısının açılması demektir, umarım!…

Vicdanınızla başbaşasınız…

O günde hesap görücü olarak NEFSİNİZ (ilminiz-şuurunuz) yeter!…(Âyet)

31.1.1998
Ahmed Hulusi
New Jersey USA
Bir internet sohbeti

Check Also

Ölümden Sonra Zaman… – Ahmed Hulusi