Mi’râc

“Mi`râc” konusunu anlatan ayetleri, Elmalılı Tefsiri diye bilinen “Hak Dini Kur`ân dili” isimli eserin 3142. sayfasından okuyacağımız bir hadisle açmak istiyorum…

İsra sûresinin ilk âyeti…icerik_ah

Elmalı`lı Hamdi Yazır`ın verdiği meâl şöyle:
Mi`rac nedir, şimdi de bunun üzerinde duralım…

“Tenzih O Subhân`a ki, Kulunu bir gece Mescid-i Haram`dan, O havalisini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa`ya “İsra” buyurdu. O`na Âyetlerimizden gösterelim diye. Hakikat bu. O`dur işiten, gören.”

Bizim, “Mi`râc” diye bildiğimiz olayı, Kur`anİsra Sûresinin ilk âyetinde anlatıyor.

Bu “Mi`râc” olayı öyle entresan bir olay ki, “Mi`râc” hadisesinin akabinde, o güne kadar iman ettiklerini söyleyen bazı kişiler, bu olayı hafsalaları almadığı için, reddedip dinden çıktılar!… Hazreti Ebu Bekr de “Sıddık” lâkabını “Mi`râc” olayı vesilesiyle aldı!.

Ertesi sabah, “Mi`râc” olayını Rasûlullah Aleyhisselâm çevresindekilere anlatmağa başladığı zaman, bunu duyanların bir kısmı, münâfıklar, şüpheliler, koştular, Ebu Bekr`e…

-Ya Eba Bekr!… Bak, senin adamın diyor ki; bu gece Mescid-i Aksa`ya gitmiş, oradan da göklere çıkmış. Orada gördüklerini anlatıyor. Ne dersin sen bu işe ?…

– O`nun ağzından böyle mi çıktı, böyle mi dedi ?…

-Evet!. Aynen dediğimiz gibi dedi…

-Eğer O dediyse doğrudur, kesinlikle hiç şüphe etmiyorum, kabul ediyorum… 

ve sözlerine şunu ilave etti :
“Siz bana ne şaşıyorsunuz!. Hiç bir yere gitmediği halde, gökten geldiğini söylediği o emirlerin hepsine bu kadar zamandan beri inanıyorum da, buna niye inanmayayım..?”

Ebu Bekr`in bu ifadesi Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm’e ulaşınca :
O, Sıddîk`dır; tasdik edicidir!.” dedi.

“Mi`râc” olayı nasıl gerçekleşti ?…

“Mi`râc” olayında, “İsrâ” ve “Mi`râc” aşamaları var.

Mekke`den, Mescid-i Aksâ`ya, yani Kudüs`e bir anda gidişinin adı, “İsrâ“dır.

Kudüs`den göklere yükselmek, diye anlatılmaya çalışılan, oysa gerçekte dalga(wave) boyut olan berzah âlemini gezmesi de“Mi`râc” denen olay…

Evvela bunu öğrenelim. “İsrâ” kelimesi, Mekke`den Kudüs`e gidişi anlatıyor.

Kudüs`den sonra, göklere yükselmesi, çeşitli âlemleri gezmesi olayı da “Mi`râc” kelimesi ile tanımlanıyor.

Bundan sonrasını bu tefsirden naklediyorum aynen…

Daha sonra, bunları anladığımız kadarı ile izâha çalışacağım.

“Hazreti Rasûlullah aleyhisselâm, o gördüğü, yaşadığı hâli, yani Kudüs`e gidip orada gördüklerini anlatmağa başlayınca, bulunduğu topluluğun içinde Kudüs`ü bilenler, görenler vardı ki…

Bunlar Kudüs`ün hâline müteallik bir takım suallar sordular, târiflerini istediler. 

O anda Rasûlullah`ın karşısında “Beyt-ül Makdis” görünür hâle geldi ve oraya bakarak, karşısında gördüğü Kudüs`e bakarak, Mescid-i Aksa`ya bakarak târif etmeğe başladı. 
Hz. Rasûl, kendisinin ifadesinde; 

– “Sual sordular” diyor… “Suali sordukları zaman, onların sordukları şeylerin hiç birine, ben oraya gittiğim zaman dikkat etmemiştim… Fakat, Cenâb-ı Hak o anda perdeyi kaldırdı ve sanki karşımdaymış gibi Mescid-i Aksâ`yı görmeğe başladım ve cevap verdim onlara” diyor.

Ne kadar pencereleri vardı?… Kapısı nasıldı?… Bu gibi sualler soruluyor.

Bu suallarin cevabını da anında görerek veriyor!. Daha sonra soruyorlar, peki diyorlar:
-O yolda bizim bir kervan var, o kervandan haber ver bakalım?. Bizce bu daha mühim. Gerçekten gittin mi? Madem ki gittin, yolda onlara rastladın mı ?…

– Evet!… filanların kervanına rast geldim. Revha denilen yerdeydi. Hatta bir develerini yitirmişler, onu arıyorlardı. Yüklerinde bir de su çanağı vardı, susadım, o çanağı alıp su içtim. Sonra da aldığım yere koydum çanağı, geldiklerinde sorun bakalım, çanağı bulmuşlar mı ?…

– Bu bir işarettir!.

Dediler… Sonra da kervan hakkında başka sorular sordular.. Develerin adedini, yüklerini, heyette kimlerin bulunduğunu vs…
Bu defa da gözümün önüne kervan temessül ettirildi; ve sorduklarının hepsine tek tek cevapla kervandan haber verdim.

Buyurdu ki :
-İçlerinde falan filan var, Önde de karamtırak bir deve, beyaz bir deveyi güdüyor ve üzerinde de iki tane “harar”, iki tane yük var ve falanca gün, güneşin doğuşu ile birlikte buraya gelecekler!…

Onlar:
-Bu da başka bir işarettir, senin doğruluğuna dediler ve o hızla yola çıktılar.

Güneşin doğuşunda kervanı beklediler; tâ ki gelmesin de, yalancı çıksın ve herkese bu yalanı yayılsın, diye…

Derken içlerinden birisi, “Güneş doğduuu” diye haykırdı, bir diğeri de:
-Kervan geliyooor!.. Önünde de o karamtırak deve vaaar!.. Aynen dediği gibi falan var, filan da var!” deyip saydılar…
Hâl böyle iken, iman etmemişlerin bir kısmı gene iman etmedi!.

Rasûlullah buyurdu ki :
-Beyt-ül Makdis`de, yani Kudüs`de Kutsal Câmi`de onlardan ayrıldıktan sonra, “Mi`râc” getirildi. Ben, ondan güzel bir şey görmedim ve o getirilen şey, Mi`râc o dur ki, ölümü tadan kişi, intizâr vaktinde gözlerini o`na diker

Sahibim, beni onun içinde ta kapılardan bir kapıya varana kadar çıkardı ki, ona “Hafaza” kapısı denir.

Semâ muhafızlarının beklediği, Semâi dünya kapısıdır. 

Bilâhare o kapıda Cebrail de yanımdaydı… 

“Kim o ?..” denildi… 

Denildi ki, “Muhammed!…” Cebrail tarafından!… 

-Peki, çağırıldı mı?…

“Evet !…” dedi Cebrail ve hemen açtılar. 

Beni selâmladılar… Görevli bir Melek semâyı muhafaza ediyor ve O`na İsmail, deniyor. Mâhiyetinde yetmiş bin melek ve her birinin mahiyetinde de yüz bin melek var… 

Derken, bir erkekle, bir kişiyle beraber oldum ki, görünüşü Allah`ın halk ettiği günkü gibi!. O`nda hiç bir şey değişmemiş ve kendisine zürriyetinin ruhu arz ediliyor. 

Mü`min ruhu ise, hoş bir rayiha!… ” Bunun kitabın ıilliyin`de kılın” diyor!.

Kâfir ise, habis ruh, habis koku!. “Bunun kitabını da Siccîn`de kılın” diyor.

-Ya Cebrail, bu kim?.. dedim.

-Baban Adem!… dedi. 

Ve, O bana selâm verdi, hoş eyledi, hayır ile dua eyledi.

Sonra baktım, bir kavim gördüm civarda, dudakları deve dudağı gibi… Bunlara bir takım memurlar bağlanmış, onların dudaklarını kesiyorlar ve ağızlarına ateşten bir taş koyuyorlar. Ağızlarına koydukları bu taş içlerinden geçiyor ve aşağlarından çıkıyor.

-Ya Cebrail!.. Bunlar kimler?.. dedim.

-Bunlar, yetim mallarını zulmen yiyen kişiler… dedi.

Sonra baktım, bir kavim var ki, derilerinden sırım kesiliyor ve ağızlarına tıkılıyor ve yediğiniz gibi yiyin burada da, deniliyor. Bu onlara iğrenç bir şey oluyor.

-Ya Cebrail!… Bunlar kimler?… dedim.

-Bunlar, o hammazlar, gammazlar ki, insanların dedikodusunu, gıybetini yaparlar böylece insanların etlerini yerler; onların ırz ve namuslarına dil uzatırlar, dedi.

Sonra baktım, bir kavim var ki, önlerine bir sofra kurulmuş, üzerinde benim gördüğüm etlerin en güzellerinden kebaplar var, fakat etraflarında da cîfeler var. Onlar o güzel etleri bırakıp bu ci`felerden yemeye başladılar.

-Bunlar kim?.. Ya Cebrail!… dedim.

-Bunlar, zinâ yapanlardır!. Allah`ın helâl kıldıklarını bırakır da, Allah`ın haram ettiklerini yerler. dedi…

Sonra baktım bir kavim var, karınları evler gibi şişmiş ve bunlar Firavun`un nesli üzerinde bulunuyor. 

Firavun nesli, sabah ve akşam ateşe arz olunurlarken bunlara uğruyor; uğradı mı da, bunlar bir fırlıyor üstüne basılmasın diye; fakat fırlayınca her biri karnının meyline düşüyor ve binaenaleyh Firavun nesli de bunları ayaklarıyla çiğneyip geçiyor…

Cebrail’e dedim ki;
-Bunlar kimler?…
-Bunlar, ribâ yiyenler!… dedi.

Sonra baktım. bir takım kadınlar memelerinden asılmış ve bir takım kadınlar baş aşağı ayaklarından asılmış.

-Ya Cebrail!… Bunlar kimler ?… dedim.
-Bunlar, zinâ eden kadınlarla, evlatlarını doğduktan sonra öldürenler veya doğmadan öldürenler. Dedi…

Ondan sonra ikinci kat Semâ`ya çıktım. Orada Yusuf ile buluştum. Ümmetinden kendisine tâbi olanlar etrafında idi. Yüzü, dolunay gibiydi. 

Bana selâm verdi “merhaba!…” dedi…

Sonra, üçüncü semâ`ya geçtim. Orada iki teyzezâde Yahya ve İsa ile buluştum. Giyimleri her şeyleri birbirlerine benziyordu. Bana selâm verdiler.”merhaba!…” dediler…

Sonra dördüncü semâ`ya geçtim. İdris`le buluştum Bana selâm verdi, “merhaba!…” etti…
Nitekim beşinci semâ`ya geçtim. Orada kavmine sevdirilmiş olan Harun ile buluştum. Etrafında ümmetinden bir çok teb`ası vardı, uzun sakallıydı. Sakalı neredeyse göbeğine değecekti. Selâmlaştık. “Merhaba !..” etti.

Sonra, altıncı semâ`ya geçtim. Orada Musa ile buluştum. Üzerinde iki gömlek olsa, kılları ondan çıkacak şekilde vücudu kıllıydı. Musa dedi ki :

“İnsanlar beni en ekrem kişi diye bilir… Halbuki sen varken bana söz söylenmez.”

Sonra, yedinci semâ`ya geçtim. Orada İbrahim ile buluştum. Sırtını Beyt-i Ma`mûr`a dayamış, beni selâmladı. 

Ve, bana denildi ki:
“Senin mekânın ve ümmetinin mekânı burasıdır.”

Ondan sonra, “Beyt-i Mamûr”a girdim, içinde namaz kıldım ki o “Beyt-i Ma`mûr”a her gün yetmiş bin melek girer, kıyamete kadar dönmezler. Bir daha geri gelmezler. 

Sonra baktım bir ağaç var. bir yaprağı bütün bu ümmeti bürür!. Bunun kökünde bir menbâ akıyor ki, iki şubeye ayrılmış.

-Ya Cibrîl!… Bu nedir? Dedim
-Şu Rahmet Nehri… Şu da Allah`ın sana verdiği Kevser!… dedi.

Bunun üzerine Rahmet ırmağında yıkandım. Geçmiş gelecek bütün günahlarımdan mağfiret olundum. 
Sonra, Kevser istikametini tuttum, ta Cennet`e girdim!. 

Ne bakayım, orada göz görmedik, kulak işitmedik, insan aklına, şuuruna, hayâline gelmedik şeyler var!. 

Bundan sonra, Allahü Teâlâ bana emrini verdi ve elli vakit namaz farz kıldı bir günde!.

Daha sonra, dönüşte Musa`ya uğradım. 

-Rabbin ne emretti?..” dedi. 
-Üzerime elli namaz farz kıldı, dedim. 

-Senin ümmetin bunun altından kalkamaz, git bunu hafiflet, niyaz et!”, dedi. 

Bunun üzerine tekrar Rabbime döndüm, hafifletilmesini niyaz ettim. O da bunu on tenzil etti. 

Sonra tekrar Musa`ya döndüğümde, Musa, 
-Tekrar hafifletilmesini iste!..” dedi. 
Tekrar gittim, tekrar azaltıldı; ve sonunda beş vakit namaz farz kıldı. 

Bundan sonra Musa:
-Yine başaramazlar, hafifletilmesini iste!..” dedi. 
-Artık çok fazla istedim, müracaat ettim, daha fazlasını isteyemem, dedim… 

Bunun üzerine bana; 
-Beş vakit namaz farz oldu, fakat hasenede elli namazdır!… Her kim iyiliğe himmet eder de işleyemezse, ona bir iyilik yazılır. O iyiliği işleyene de on iyilik yazılır. Her kim de bir kötülük ederse, o kötülüğü meydana getirmedikçe ona bir şey yazılmaz. Eğer o kötülüğü yaparsa ona bir kötülük yazılır. denildi..

Burada, namaz bahsine ilâve olarak şu gerçeği belirleyelim:
Namazlar, beş vakit namaz farz olunmadan evvel, sabah ve yatsı olmak üzere iki vakit namaz kılınıyordu.
Ondan önce de namaz, sadece gece kılınan bir namaz şeklinde idi.
Daha sonra sabah namazı ve yatsı namazı şeklinde günde iki defaya çıktı.

Efendimiz, Nebîliğinin, bildirmesinden on sene sonra, bu, “Mi`râc” ve “İsrâ” olayı gerçekleşti; bu olayla namaz beş vakte çıkarılmış oldu. Yani, belli bir tekâmül bekleniyor kişilerden, beş vakit namaz istenene kadar… Kur`ânda gördüğümüz bir incelik bu husus!.

Şİmdi gelelim “İsrâ” gecesiyle ilgili diğer bilgilere…
Efendimiz Aleyhisselâm’ın Mekke`den Kudüs`e gittiği, “İsrâ” dediğimiz olayı gerçekleştiren araca, “Burak” tâbir ediliyor…

Mi`râc“a çıkış olayı başlangıçta, “Mi`râc” ile…

“Mi`râc” bizim bu günkü anlayışımıza göre, bir tür, boyut değiştirme!.. Madde boyutundan dalgasal boyuta geçerek, o boyutun yaşamını seyretme..

Daha sonraki, “Allah`ın huzuruna çıktı” diye târif edilen olaydaki “Mi`râc” yani yükseltici de “Refref“…

Bunu böylece öğrendikten sonra, bu günkü anlayış içinde olayı nasıl değerlendirebileceğiz?…

*  *  *

Şimdi bunun üzerinde duralım..
Mi`râc” konusu bu güne kadar, İslâm`da, gördüğü kadar düşünebilenler için anlaşılması en zor, en çetrefilli konulardan biri olarak kalmıştır!… Çünkü buna, mevcût ilmimize göre bir izah yapılmamış.

Böyle bir olay oluyor; Rasûlullah Aleyhisselâm bunu yaşadığını söylüyor!.
Bize, ya O`na itimat edip, güvenip, inanıp, “tamam, madem ki O böyle bir şeyin olduğunu söylüyor, olmuştur..
Anlayamasam da nasıl olduğunu, O`na inandığım için, kabul ederim!…”
 Demek düşüyor!..
Ya da “bu O`nun uydurmasıdır” diyerek herşeyiyle Rasûlullah`ı reddetmek!.

Çünkü bu olayın somut bir şekilde izah edilebilmesi için, o şeyin benzerlerinin olması lazım; ki birbirine kıyas yoluyla, olayları birbirine bağlamak yoluyla, bir açıklama getirilebilsin!.

Durum böyle, ama gene de bu konunun üzerinde biraz durmak gerek.
İsrâ“, denen olay, yani bir anda Mekke`den, Mescid-i Aksa`ya gitme denen olay; evliyânın yapmakta olduğu ve bizim “tayy-i mekân” diye bildiğimiz olaydır… Mesafenin kısaltılmasıdır. Bu evliyâya, Allah Rasûlü mûcizesinden mirâstır!.
Yalnız, “tayy-i mekân“dan farklı bir yönü vardır, buradaki “İsrâ” olayının…

Velilerin yaptığı tayy-i mekân” iki türlüdür…
Birinci tür “tayy-i mekân“da; bir veli bedenini bırakıp, ruh olarak her hangi bir yere gider; ve orada ruh, birmadde görüntüsü verir bir hâlde görünebilir.

Hızır Aleyhisselâm’ın günümüzdeki yaşamı bunun benzeridir.. Hızır Aleyhisselâm, madde boyutundaki biyolojik bedenden, “berzah” denilen dalgasal boyutun ışınsal beden yaşamına geçmiş olmasına rağmen; istediği zaman, bu ışınsal bedenini yani “ruh“unu, biyolojik bedene dönüştürerek dünyamızda yer almaktadır.

Kısa bir süre sonra dünyamıza geri gelecek olan İSA Aleyhisselâm da, halen ışınsal bedeniyle dalga boyutta yaşamaktadır!. Bir süre sonra Allah`ın hükmü ve iradesiyle bu ışınsal bedeni yoğunlaşarak, biyolojik beden şekline dönüşecek ve böylece dünyamızda yerini alacaktır..

Bunları niye anlatıyorum…
Bilelim ki ışınsal bedenin, biyolojik bedene dönüşmesi mümkündür; Allah`ın dilediği hâllerde, dilediği kişiler için!… Mümkün olan bir şeyin de Allah`ın dilediği bu kişiler için gerçekleşmesi son derece kolaydır!.

İkinci tür “tayy-ı mekân”da, beden, ruh gücünün oluşturduğu bir koruyucu manyetik alan içine girer, yani çevresinde koruyucu bir manyetik alan oluşur. Bu koruyucu manyetik alan, yüksek hızın getireceği zararları keser!. Çünkü aşırı hıza bu vücut, normal şartlarda dayanamaz!. Fakat O Zât, belli ruh kuvvetiyle çevresinde belli bir koruyucu alan meydana getirir ve o hız ona zarar vermeden istediği yere gider.

Ancak, burada, Efendimiz Aleyhisselâm’a has olmak üzere, orijinal bir olay var ki bu olay, tayy-i mekândanfarklı kılıyor “İsrâ” hâdisesini… O da “Burak” denen nesne!. Bir taşıyıcı güç, bir melek!…

Şimdi, bunun sebebi nedir?…
Bir veli`de mevcut olan tayy-i mekân gücünün kat be kat üstünde bir güce sahip olan RasûlullahAleyhisselâm, tayy-i mekân yoluyla yani, bir velideki gibi, kendisindeki üstün ruhânî kuvveti kullanmak sûreti ile değil de, bu seyahati neden “Burak“la yaptı?…

Siz eğer, çok önemli bir misafiri ağırlayacaksanız; o size göre, çok üstün, çok değerli biri ise ne yaparsınız?. Arabanızı yollarsınız, onu evinden alıp getirirsiniz!. Bu, onun büyüklüğüne, yüceliğine, üstünlüğüne olan saygının ifadesidir.
İşte burada “Burak”, Efendimiz Aleyhisselâm’ın yüceliğini ortaya koymak için sunulan bir araçtır!. Hz. Rasûlullah Aleyhisselâm, kendisinde ki kuvvetle gidebilirdi. Fakat, O`nun şerefine, O`na “Burak” denilen bu araç tahsis olunmuş!.

Burada birinci olay, Mekke`den Kudüs`e gitmesi…
Oraya, “Burak” denen taşıyıcı araçla gitmiştir!…
Orada, gelmiş geçmiş bir çok Nebiler ve Rasûller , hazır bulunuyordu.

Onlarla beraber orada namaz kıldı.. Rasûlullah Aleyhisselâm imam oldu ve onlara namaz kıldırdı!. Bu bildiğiniz şekli bir namazdan ibaret kulluk değildi yalnızca!… Bu namaz, bilinç boyutunda yükseliş; ya da bir başka ifade ile “Hakikat”ının semâsında özüne erişi sağlayan bir “URÛC” idi!.. Bu namaz “urûc“un hazırlanışıydı!..

Bu namaz sonrasında, “Mi`râc” denilen olay meydana geldi… Boyut değiştirdi!…

Mi`râc“da evvela dünya semâsına çıktı.
Öncelikle şunu iyi farkedelim ve anlayalım…

“Mi`râc” yani yükselme ile “Berzah Âlemi” de denilen kâbir âlemindeki yani semâ katlarındaki gezinti tamamıyla BOYUTSAL bir olaydır!.. Kesinlikle fizik beden-madde boyutunda cereyan eden bir olay değildir!..

“Dünya semâsının kapısında…” denildiği zaman, bununla, madde ötesi boyuta geçiş, yani bir başka ifade ile ervâh(ruhlar) âlemine geçiş anlatılmak istenmektedir!..

Ölümü tadan her kişi gözünü Mi`râc ‘a diker” şeklindeki Efendimiz Aleyhisselâm’ın açıklaması da buna işarettir!

Dünya semâsı içinde bir takım ruhların, kişilerin çektiği azapları müşahede etti ki, Berzâh Âlemi denen âlem, bu yedi kat semâyı içine alan bir âlemdir!…

Daha sonra da, Adem Aleyhisselâm’ın ruhu ile karşılaştı.
Ölmüş kişilerin ruhlarının ne halde olduğunu orada Adem Aleyhisselâm müşahede ediyor… RasûlullahAleyhisselâm, Nebiler-Rasûller ve şehitler âyet hükmü ile sâbittir ki, kâbirlerinde hapis değillerdir. Onlar serbest dolaşırlar…

Birinci kat semâ dediğimiz gök; 2. kat semâ, 3. kat semâ, yani 7 kat semâ… Güneş sistemi içindeki yedi gezegenin yörüngeleridir. Kısacası Güneş sistemidir!.

Güneş sistemi, içinde bulunduğumuz Galaksi`de bir hiç mesabesindedir!.
Son tespitlere, verilere göre; Samanyolu adını verdiğimiz Galaksi`de 400 milyar güneş var… “İNSAN ve SIRLARI” isimli Kitabı yazdığım zamanki -1984-, verilere göre, Samanyolu`nda 100 milyar yıldızın tespiti yapılmıştı. Şu anda (sene 1994), aldığımız verilere göre Samanyolu`nda 400 milyar güneşin var olduğutespit edilmiş.

Bir açıklamasında Rasûlu Ekrem şöyle diyor:
“Dünyanız ve yedi kat semâ, Kürsi`nin içinde çöle atılmış bir yüzük halkası kadardır. Kürsi de Arş`ın içinde gene çöle atılmış bir yüzük halkası gibidir.” diyor

Burada bahsedilen, “Kürsî” kelimesi ile ifade edilen saha, yapı, bizim Galaksi dediğimiz ve Samanyolu ismiyle tanımladığımız yapıdır; bizim tespitlerimize göre. Yani, 400 milyar güneşten, yani yıldızdan oluşan bir sistem…

Eğer gerçekten, şöyle bir hafsalamızı genişletip de biraz düşünürsek, o 400 milyar güneşin içinde bizim güneş, çöldeki bir yüzük halkasından başka bir şey değildir.

Ayrıca bu 400 milyar güneş benzerinin meydana getirdiği Galaksi gibi; şu andaki tespitlere göre milyarlarla Galaksi var!. 400 milyar güneşten oluşan Samanyolu Galaksisi gibi… Milyarlarla galaksi var evrende!…

İş bu kadarla da bitmiyor!…
Bu yıldızların, galaksilerin her birinde bizim algılayamadığımız dalgasal boyutlarında ve onun da altındaki kuantsal boyutta sonsuz sayıda âlem ve canlı-bilinçli varlık türü mevcut!..

Ve eğer anlayabilirsek, o milyarlarla galaksinin içinde bizim Samanyolu dediğimiz 400 milyarlık galaksi, çöldeki bir yüzük halkası gibidir…

Nitekim bu konuda Hz. Rasûlullah Aleyhisselâm şöyle buyuruyor:
Fesubhânallah!… Semâ gıcırdıyor!.. Secde edilmedik bir karış yer yok semâda!..

Elbette bu “semâ” tanımlamasıyla “göze” hitâbeden yapıyı değil, “berzah” denilen “âhiret” denilenevrendeki dalgasal boyutu anlayacağız..

İşte bu milyarlarla galaksiyi ilminde barındıran, kapsamına alan yapının bilinç yani dinî tâbirle “İlim Boyutu”, tasavvufî deyimiyle “Esmâ Âlemi” o günde “Arş” kelimesi ile izah ediliyor!..

Daha evvelki konuşmalarımızda, üzerinde durduğumuz gibi, şunu hiç hatırdan çıkarmayalım:
Efendimiz Aleyhisselâm, gördüğü, tesbit ettiği, hissettiği, aldığı, kendisine vahyolunan bilgileri; o günkü insanların anlayışını da göz önüne alarak, onların hafsalalarının alamayacağı ve inkârlara yol açacak bir biçimde, GERÇEK HÂLİYLE DEĞİL, benzetme yollu, misal yollu, teşbih yollu anlatmıştır. 

Dolayısıyla, aklımızın almadığı veya ters düşen bir şeyle karşılaştığımız zaman, ilkel bir insan gibi hemen inkâr etmeyip; evet bu böyle ifade ediliyor, ama, acaba bu anlatımla neyi anlatmak istedi, diyerek o söyleneni anlamaya çalışalım.. Bu, din konusunun en önemli, püf noktasıdır!.

Evet!.. Bu yedi boyut semâyı aştıktan sonra, sayısız âlemleri gezdi ve bu sayısız âlemlerde çok çeşitli melekleri gördü.
Melek” dendiği zaman iki tür yapı anlayacağız;

Birinci tür yapı; Evren`de ve içinde bulunduğumuz sistemde var olan her şeyi meydana getiren, bu günkü tanımıyla, kuantsal kökenle açığa çıkan yapıdır… “Melk” kökünden gelen melek, kuvvet, enerji yapı anlamındadır.

Bildiğimiz gibi enerjinin yoğunlaşması ile kuantlar, mezonlar, nötrinolar, nötronlar. elektron, pozitron, atom ve atom bileşiklerinden, atom moleküllerinden oluşan maddeler…

Evet!… Biz, her hangi bir madde, dediğimiz zaman, bu madde, beş duyu verilerine göremaddedir!.. Yani,“görece madde“dir!.

Bugün modern bilim tespit etmiştir ki, gerçekte madde diye bir şey yoktur!. Beş duyu dolayısıyla, biz maddenin varolduğuna hüküm veriyoruz.. Oysa gerçekte, evrende var olan her şey, çeşitli dalga boylarındaki mânâlardan ibarettir.

Her ne kadar 1900`lerin başına kadar, koyu bir maddecilik, “madde vardır, ötesi yoktur” görüşü hâkim olsa da , dünya üzerinde, 1910`lardan, 1920`lerden, bilim dünyasında başlayarak günümüze gelen bilim seviyesi artık, madde diye bir şeyin var olmadığını, sadece, bizim beş duyumuzun maddeyi bize var gösterdiğini, esasında madde denilen her şeyin atomlardan ve atomların da ışık kuantlarından, çeşitli dalga boylarından var olduğunu gösterdi…

İşte var olan; Dünya üzerinde ve Evrende var olan her şeyin meleklerden meydana gelmesi demek, bu dalgasal yapı ve atom altı boyutun, ışınlarından ve kuantsal enerjiden meydana gelmesi demektir…

Yalnız, burada çok önemli bir husus var. Burayı hiç bir zaman gözden kaçırmamak gerekir…
En azından, olaya basit bir şekilde baktığımız zaman, evrenin tüm katmanlarında, boyutlarda geçerli olan bir “sistem” görüyoruz.

Her boyutun, her katmanın kendine has bir “sistemi ve düzeni” var!. Kısaca, evrende kaos yok, kargaşa, karmaşa yok!. Belki, sistemin ve düzenin getirdiği, gerekçesini henüz farkedemediğimiz lokalize kaoslar var; ya da bize öyle geliyor ki gerçekte o da sistemin bir parçası!. Her şey bir sistem içinde doğuyor, büyüyor, ölüyor!. Yok olmuyor, bir başka şekle dönüşüyor!. “Yok” olmuyor, yani, yok olma diye bir şey evrende yok!. Çünkü zaten “yok“tan varolmuş ve aslı yok olan, hiç bir zaman “var” olmadı ki, “yok” olsun!. Bu da birsistemin sonucu; sistem ise bir bilincin ifadesi…

Maalesef, batı bilim dünyasının çok iyi bildiği bu gerçekleri, henüz Türkiye`de bilen adam sayısı parmakla gösteriliyor. Ve… Bugün ilim, artık Batı`dan geliyor… Güneş dünyaya batıdan doğuyor(!).

Şu anda biz, “madde var” diyoruz!…

Bilim dünyası diyor ki:
“Madde diye bir şey yok, bu gözle gördüğümüz, içinde yaşadığımız her şey bizim hayâlimizden, şuurumuzun oluşturduğu hayâlden ibarettir!..”

Bu varlıkta gördüğümüz her şey, enerjiden, enerjinin yoğunlaşması ile meydana geldiğine göre, demek ki bu varlıkta olan her şey, dinî tâbirle meleklerden meydana gelmiştir!. Her şeyin aslı melektir!…

Cüz`i mânâda, zerresel mânâda, senin şu vücudun, trilyonlar kere trilyonlarca meleklerden meydana geldiği gibi, çeşitli katmanların yoğunlaşması ile meydana gelen ayrı melekler vardır. Bunu şöyle izah edelim:
Sizin vücudunuz, sayısız hücrelerden meydana gelmiştir… Bu hücreler değişik terkipler şeklinde bileşimler meydana getirerek, bir karaciğeri, bir kalbi, bir mideyi, bir beyni meydana getirmiştir. Karaciğerin görevi ayrıdır, karaciğerin kendine has bir bilinci vardır. O bilincin meydana getirdiği karaciğerin bir çalışma sistemi vardır. Kalp böyle, beyin böyle, mide böyle… Her bir organın kendine has bir bilinci vardır…

Ama, bizim beynimizde oluşan bilinç, buralardaki bu bilinç türlerini algılayamaz. Çünkü onu algılamak için, gerekli açılıma, gerekli kapasiteye sahip değildir… Bunu, basit olarak şöyle izah edelim:
Gözünüz, şu sehpayı görür; ama şu odada, şu salonda boşluğa baktığı zaman bir şey görmez. Halbuki şu odada, şu anda belki milyonlarca ses ve milyonlarca görüntü dalgası var.

Ancak bu odada mevcut olan milyonlarca ses ve görüntüyü, ancak o dalgaların dalga boyuna ayarlı, bir televizyon veya radyo ile tespit edebiliriz!.
O dalga boylarını kulağımız ve gözümüz almaz!. Çünkü gözümüz, santimetrenin on binde dördü ile on binde yedisi arasındaki dalga boylarını alabilecek kapasite ile kayıtlıdır, sınırlıdır…

Kulağımız ise, 16 ile 16.000 hertz arasındaki dalgaları alabilme kapasitesiyle sınırlı ve kayıtlıdır!…
Bu ikisi arasında çeşitli mânâlar ihtiva eden, milyarlar ve milyarlarla dalga boyu var olmasına rağmen, biz bunlardan gâfil yaşıyoruz…
Burada şu hususa dikkat etmeliyiz!..

Biz, ilkel bir şartlanma sonucu olarak, sadece beş duyu verilerini var kabul edip, beş duyunun tespit edemediği verileri yok sayıyoruz!… Gözle göremediğimizi inkâr ediyoruz!..
Bundan yüz sene öncesine kadar böyle düşünülebilirdi; ancak günümüzde bu tür fikirler geçersiz sayılmaktadır!. Çünkü, göremediğimiz bir çok şeyin varolduğunu kesinlikle biliyoruz artık…

Kesinlikle, tutamadığımız birçok şeyin, varolduğunu biliyoruz!. Duyamadığımız pekçok şeyin mevcûdiyetinden haberimiz var; ne çare ki, bunlarla iletişim kurma imkânımız yok!.

Din bize, 1400 sene öncesinden, Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın ağzı ile bu gerçeği sanki şöyle haber veriyor: bize, 1400 sene öncesinden, Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın ağzı ile bu gerçeği sanki şöyle haber veriyor:
“Sizin, hücresel yapılı bir bedene sahip olmanız gibi; ışınsal bedenli yapıyla meydana gelmiş cinlerin var olması gib; bunun ötesinde, ışık kuantlarından, yani Nur`dan varolmuş melekler de vardır!. Ki, evrende, bünyesinde bunları barındırmayan, bunların varlığından meydana gelmemiş hiç bir nesne yoktur!.

Evrende var olan her birim-nokta, bu ışık kuantlarından meydana gelmiştir. Yani, meleklerden meydana gelmiştir!. Ve bunlar, evrendeki mutlak bilinçten gelen bir şekilde, yapısal özelliklerine göre bilinçli birimlerdir!.
Bu açıklama ne zaman yapılıyor?… Bundan 1400 sene evvel!. Kimlere…!?

Bunu iyi değerlendirebilmek için, 1400 sene öncesinin şartlarının ne olduğunu araştırıp; o günkü insanların nasıl yaşadıklarını, nasıl taşları dikip karşısında tapındıklarını; ayıp olmasın diye kız çocuklarını nasıl diri diri toprağa gömdüklerini; ölen bir adamın karısını oğlunun nasıl aldığını bilmek lâzım!.

Böylesine ilkel değerlerle yaşayan bir toplumda, bugünün ilmiyle bile çözemediğimiz şifreleri veren, açıklayan bir Zât!… Hazreti Muhammed Mustafa Aleyhisselâm…
Ve bu Zât, bizim bugün bile hafsalamızın almayacağı bir takım olayları bize anlatıyor…
Aslında bu, büyük bir müjde!…

Çünkü, şu madde boyutundan kurtulmamızdan sonra, şayet belli çalışmalar yaparak ruhumuzu güçlendirebilirsek, nelere ulaşabileceğimizi müjdeliyor!.

Yani, “Ben bu ruh gücüyle, buralara ulaştım, bunları gördüm, yaşadım. Böyle şeyler var ve bunlar sizin için de mümkün olabilir.” diyor…

Mi`râc” hadisesi, bedenle mi oldu, ruhen mi oldu? Anlaşılmamış ve geçmişin bilgileri ışığında çok tartışılmış bir konu…
Kudüs`e kadar olan kısmı biyolojik yani maddi bedenle oldu!…

Kudüs`den sonra “Mi`râc” olayına çıkış; “Berzah” içindeki yolculuğu da ışınsal bedenle yani ruhlagerçekleşti.

Zira bize intikal eden bilgilere göre, nice veliler var ki, onlar da benzer türden “Mi`râc” yaptılar… Bu değişik âlemlere giderek oradan bilgi topladılar.

Soru

– Mi’râc’da Âdem A.S’ın ilk yaratıldığı gibi olduğundan bahsediliyor.
Bu ne anlama geliyor

Cevap

– Âdem, ilk yaratılışı itibariyle bildiğiniz gibi Cennet’te yaradılmıştı…
Yaradılışındaki orijinal haliyle… Yani kendini madde olarak, beden olarak hissetmeksizin, ”Halife” olarak demektir bunun anlamı.

Soru

– Mi`râc Rabbi’ne; secde Allah`a cümlesi doğru mudur?

Cevap

– Mir’âc Rabbi’ne, olur,,, Secde Allah`a olur, sonucu haşyettir!…

Haşyet bitmeden vahdet başlamaz!…

İrfanda haşyet, Vahdette seyr vardır!..

Beşeri değer yargıları kalkmadan, kimse kendini, tasavvufa girmiş saymasın!…

Kendi kendinize sorun; “Bu tamamıyla kalktı mı benden…?” diye; cevap, vicdanınızdan hayır diye geliyorsa, sakın kendinizi aldatmaya kalkmayın, sonra ilerde daha büyük hüsrâna uğrarsınız!..

İnandığınız uğruna nelerinizden vazgeçebildiniz?…

Her şeyden; de diyebilseniz; bilin ki hâlâ benliktesiniz; ve benlikten geçememişsiniz!..

Kapı gibi ortada dururken benliğiniz ve onu oluşturan öğeler; nasıl özde bir olmaktan söz edebilirsiniz ki?…

Evrende üç tür vardır…

Özünde Allah ahlâkı tâbirinin ifade ettiği mânâ ile yaşayanlar; kendini arayanlar; varlığının gereğini yaşayanlar…

Kendini arayanlar derken, din ya da tasavvufla hobi kabilindenilgilenenleri kastetmiyorum elbette!…

Kendini arayanlara ayna olarak Din tebliğ edilmiştir!..

Kendini aramak ve tanımak gibi bir derdi olmayanları din enterese etmez!..

Onlar , diledikleri gibi yaşarlar ve sonucuna da katlanırlar!..

İnsan aynada kendini seyredemiyorsa, ya kördür, ya da ayna adıyla ve sanarak duvara bakıyordur!..

Kendindeki hangi özelliği keşfederek onu kullanmak sûretiyle bir Cehennem’inden kurtulup, karşılığı olarak o Cennet’i yaşayabildin?…

Varsa eğer böyle bir şey, o sana örnek olsun!… Daha geride hayâlinden bile geçmeyen neler var!..

Ama bütün bunlar için gerçekten KENDİNİ TANIMAK değerli bir şey olmalı senin için!..

Yaşamının değil, günün kaç dakikasında, karşındakine, kendine davranılıyormuş gibi davranıyorsun?…

Karşındakinin, “sen” olduğunun; LÂKIRTISINI etmek çok kolaydır!… İki nefes yeter!.. Ya onu idrâk ile hissedip, yaşamak!?…

Başına ne gelirse, “ALLAH”tan bilip, asla karşındakini yaşadığın o olaydan dolayı suçlamamak?!…

Bir yandan bunlar uygulanıp yaşanacak; diğer yandan da “Ümmülkitab“ı başlayacaksın “OKU“maya ki, ALLAH ahlâkının ne olduğunu öğrenesin!…

Ümmülkitab’ı okuyup, idrâk edemeyen, ne bilir ki “ALLAH Adıyla İşaret Edilen”in Ahlâkı”nı?..

Değerli dostlarım

Her insanın nefsi, Rubûbiyet Sıfatından yaratıldığı için, kendisini daima en iyi ve mükemmel görür…

İlmi olan, ilmi yönünden; kredi kartı-parası olan o yönden, koltuğu etiketi olan o yönden; güzelliği olan o yönden; homeless bile yaşadığı özgürlük yönünden böyle düşünür!..

Sanır ki insanoğlu , kendisine hava verdiği şeyi kendisi çalışarak elde etmiştir ve hakketmiştir ; lâyık olduğu için kendisine verilmiştir !.

Düşünmez ve düşünce sistemini ona göre inşâ etmez ki ; ezelde senaryoyu yazanın verdiği rolü oynamaktadır ve sahneden çıktığı zaman ; “KEŞFİ ŞAK “ olunca ; işin hakikati anlaşılacaktır ve pişmanlık da ondan sonra bir yarar sağlamayacaktır!.

Bana bu rol ve gerekleri takdir edilmeseydi senarist tarafından, ben şu anda bu rolde karşınızda olamazdım!.

Üzerimde olan hiç bir şey benim liyâkatim, hakketmem ve çalışmam karşılığı olarak bende açığa çıkmamıştır!.

Bende ne görüyorsanız, o, senaristin takdiri, verdiği rol gereği kolaylaştırması, programımın o fiilleri ortaya çıkarması dolayısıyla daha sonra bu gördüklerinizin açığa çıkışıdır!.

Şehâdet ederim ki, “ALLAH” Tek`tir ve hatta “TEK”lik kavramından da münezzehtir ve ben, O’nun “yok”tan var ettiği – “yok” olan bir kuluyum!. ”Allah” , neyi dilemişse ,dilediği açığa çıkmakta , üzerimizde görünmekte ve bunun sonuçları da neler ise onlar yaşanmaktadır!.

Dilediğini verir, dilediğini alır; dilediği gibi yaşatır , Hüküm O`nundur!.

Mirâc ‘ım , beynimden derûnuma semâma uzanan bir kuyu gibidir!…

O kuyuda derûna daldıkça ; varlıklar,yaratılanlar kaybolur ve sonunda nefsim !. Benden geride sadece bir HİÇ !. “ALLAH Adıyla İşaret Olunan” ise Bâki ‘dir…

Kimi bugünden bu rolü yaşar , kimi yarın… ama dünyadayken bunu yaşayamayan , senaristin hükmüne göre bir daha bunu hiç elde edemez!.

Ben bir HİÇ `im ama “ALLAH”, bildirdiğine göre “BAKİ” olduğunu bilmemizi istemektedir.. Niye öyle istemektedir?

Niye “Allah” öyle istemiştir bilemem ama, bildiğim bir şey vardır ki,bizim yaşadığımız boyutu ve şartlarını dilediğince düzenleyip yaratan, ona göre de, bilmemiz gerekenleri düzenlemiştir!. Bu ille de böyle olması demek değildir!

“ALLAH İsmiyle İşaret Edilen”i bir “tanrı “ olarak düşünmeyi terk etmek, “zor” bile denemeyecek kadar zordur… Meğer ki , verilen rolde kolaylaştırılmış ola !…

“FAKR neredeyse küfr olacaktı” anlamındaki ALLAH RASÛLÜuyarısı bu konuda çok önemlidir.

Denizin yüzeyini kaplamış buzu , hâlâ deniz ismini verdiğimiz sudan ayrı düşünüp , buzdaki deliğin altındaki suyun , buzdan ayrı olduğunu sanıp ; buzdan görünen suyu ayrı düşünmek , genele takdir edilmiş bir roldür ki , bunu târif için “gaflet “ veya “şirk” kelimeleri kullanılır !…

Hele buzun, kendindeki su moleküllerini bir aracı eliyle; “deniz” adlı derûnundaki sudan aldığını düşünmek !!!???…

Ya da tersine, denizi gözünün gördüğü elinin altındaki buzla kıyaslamak???

Ben sizlerle bir arada olmasaydım….

Ya da , yakın çevremde sizler değil de, Çinliler olsaydı ; benim yazdığım kitaplardaki cevaplar gene sizlerin konularına göre mi olacaktı; yoksa Çinlilerin sorduğu soruların cevapları mı?

Diğer taraftan Çinliler ile sizlerin ortak olduğu değişmez yanlar da var ki, o cevaplarım herkese göre aynı olacaktı sanırım…

Bilemiyorum, neler yazıyorum; belki de kafam çok karışık da neler yazdığımı fark edemiyorum… Yanlış şeyler geliyor da, boğaz dokuz boğum ,duru düşünmeden yazıyorsam mâzur görün beni…

Ama bıktım kendimi tanrı kuluhissederek olmayan şeyler peşinde koşarak yaşamaktan!.

Hz. Muhammed’i “Tanrının elçisi” sanarak yaşamak zilletinden tiksiniyor ve bu zilletle öte dünyaya geçmekten çok korkuyorum!.

Hanif kökenli “ALLAH” “RASÛLÜ” olan Zât’ı anlamış olan “Allah” “Evliyasını“, “Tanrı`nın kendi hizmetine seçtiği özel bir ordu” gibi hayâl etmekten sıkıldım artık!.

“ALLAH İSMİYLE İŞARET EDİLEN” nedir?

“RASÛL” ve “Rasûllük” nedir?…

“Nebî “ ve “Nübüvvet” nedir?..

“Velâyet” ve “Veli”lik nedir?…

“Gaflet” nedendir?…

“Şirk” nedir ve nasıl kalkar?

Bilmek ve gereğini yaşamak istiyorum…

Birkaç saniyelik Dünya yaşamımı , ben bu hayâllerle doldurup , bu masallarla kendimi aldatıp ;çevreme güllâbilicilik yapmayı “ibadet “ diye hayâl ederek bu dünyadan geçip gitmek üzere verilen roldeysem….EYVAAAAH !!!..

Dünya yaşamı şak diye bitip “KEŞFİ ŞÂK” olduğunda, geriye dönüş kapısı kesin kapandığında ne olacak benim hâlim?

Paranın ,malın, mülkün, yakınların fayda vermediği günde “Tanrı” kavramından arınmış bir “selim” kalbe sahip değilsem ne olacak benim hâlim?…

“Allah Rasûllüğü”nün ne olduğunu anlamamış, “Allah Rasûlü” olarak Hz. Muhammed’in işlevini kavrayamamış isem, Nübüvvetin O’nda noktalanmasına karşın , hatem olmayan “Rasûl” lük kavramının ne olduğunu fark etmemiş isem ; KUR`ÂN `ı OKUyamıyorsam,”KUR’ÂN-ın RÛHU “ nu algılayamıyorsam ne olacak benim hâlim?

Yıllar boyu namaz KILIP, KUR’ÂN `ı tekrar edip, oruç tutup aç kalan insanların Cehennem’de yanmasının nedenini hâlâ fark edemiyorsam , rotamı nasıl çizeceğim?

Galiba en akıllıcası ,biraz daha çalışıp para kazanıp, rahat ve zevkimizi oluşturacak imkânlara kavuşmak ; sevdiklerimizle yakınlarımızla biraz daha dünyanın zevkini çıkarmak…

Haydi isterseniz bir balık yemeğe gidelim; bunlarla kafamızı yoracağımıza… Ya da bir tatile… Beş defa yerine bir defa düşünelim günde , diyorlar…Günde elli vakit düşünseydik adam olur muyduk acaba?

Okyanus Ötesi Kitabından..

Check Also

ah_

Tanrının Ayak Sesleri