Korku & Haşyet !

Eğer bilseydiniz, kesinlikle az güler çok ağlardınız
(Buhari, Tirmizi)

Hz.Enes r.a.den: Hz.Rasulullah s.a.v.in hitab ettiği bir hutbe işittim ki onun mislini işitmemiştim;
hatta bunun üzerine Ashab-ı Rasulullah genizden ağlayarak (hıçkırarak) yüzleri karardı…
Hz.Rasulullah s.a.v. şöyle hitab etmişti:
Şayet benim bildiğimi bilseydiniz kesinlikle az güler, çok ağlardınız; yataklarınızda
kadınlarınız ile lezzetlenmezdiniz; suudata
(yollara/ yukarı doğru çıkan yollara)
çıkar, Allah’a dua ederek imdat dilerdiniz

(İbni Merdeviyye)

Aynı hadis-i şerif’in edDürrülMensur’daki rivayet şekli daha detaylıdır:
Hz.Enes r.a. rivayet ediyor:
Muhakkak ki sizin görmediklerinizi görüyorum, sizin işitmediklerinizi işitiyorum… Sema (yükünün ağırlığından dolayı) avaz çıkarmakta (gıcırdayıp durmakta) ve onun hakkıdır gıcırdayıp ses çıkarmak… Dört parmak kadar bile bir mevzi (yer) yoktur ki, Allah için cebhesini (alnını) secdeye koyan halde bir melek olmasın… Vallahi!… Şayet benim bildiğimi bilseydiniz kesinlikle az güler, çok ağlardınız; yataklarınızda kadınlarınız ile lezzetlenmezdiniz; suudata(yollara/ yukarı doğru çıkan yollara) çıkar, Allah’a (yönelerek) imdat dilerdiniz!?… ”

Ebû Zerr radıyallâhu anhden rivayet edilmiştir.
Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
-Ben sizin görmediklerinizi görüyor ve işitmediklerinizi işitiyorum. Gökyüzü gıcırdamakta haklı idi! Çünkü gökyüzünde dört parmaklık bir yer kalmamıştı ki, bir melek alnını yere koyarak secdeye kapanmamış olsun. Vallahi benim bildiklerimi bilseniz muhakkak ki az güler ve az ağlardınız ve yataklar üstünde kadınlardan zevk almazdınız; ve yollara çıkarak avaz avaz Allâh`a niyazda bulunurdunuz!..” (Tırmizî)

* * *

-ALLAH’DAN KULLARI İÇİNDE ANCAK ÂLİM OLANLAR HAŞYET DUYAR!’ (Fâtır-28)

* * *

-İçinizde Allâh’ı en çok bilen benim ve içinizde Allâh’dan gene çok korkan da benim!..’

Buyuruyor Resûli Ekrem.

Peki Allâh’ın nesinden korkacağız?..

-Ey iman edenler, Allâh’dan nasıl korkmak lâzım ise öylece korkun.’ (Aliimrân-102)

Korku” diye tercüme edilen “İttika“, elem ve zarar verecek olan şeylerden sakınıp, iyice kendini “koruma” anlamına gelir. “TAKVA”yı kuvvetli bir himayeye girerek korunmak, kendini iyi sakınıp korumak, şeklinde anlarız.

Böyle olunca “kendini koruma“nın esas iki düzeyi sözkonusudur.

1) Hazreti Resûli Ekrem`in bildirdiği şekilde karşılaşılması mukadder olan ölümötesi yaşamın sayısız tehlikelerine karşı zaruri “koruma” tedbirleri.

2) Varlığında, özünde mevcut olan Allâh’dan mahrum kalmaktan “korunma” tedbirleri.

* * *

Korku kelimesi ile oluşturulan kuru bir duygu mu yoksa var olan ve karşılaşılacak olan birtakım olaylar var ve bu olaylarla karşılaşmamak için tedbir almanın zaruretini belirtmek babında mı kullanılıyor?

* * *

“Allâh`tan ancak âlim olanlarınız korkar” âyetiyle anlatılan nokta, ilmi olmayanın Allâh`tan korkmayacağını, açıklıyor demektir!..

Demek ki, ancak, belli bir ilim sahibi, Allâh`tan korkar, bilinçli olarak!.. Ve nitekim Hz. Rasûlullah Aleyhis-selâm ne diyor..?

“İçinizde en çok Allâh`ı bilen benim ve en çok korkan da benim”!..

Allâh ismi ile işaret edilen evrensel ve ötesi, münezzeh varlığı, bir “TANRI” gibi düşünmek şirktir!..

Böyle düşünemiyeceğimize göre; biz Allâh’ın eserlerini düşüneceğiz; yani ef’âl mertebesindeki oluşu!..

Demek ki ef’âl mertebesinde istikbâlde öyle karşılaşılacak olaylar söz konusu ki, bu olaylar bir mekanizma gibi gelişecektir.

“ŞÜPHESİZ Kİ ALLAH KANUNLARINDA DEĞİŞİKLİK OLMAZ”

âyetinde belirtildiği üzere, tabii olarak otomatik olarak çalışan birmekânizma!..

Geleceğe dönük olayların nelere sebeb olacağını idrak edersen, kendinin o olaylara, sanki akan bir bandın üstüne bağlanmışın da, ilerdeki testereye geldiğin zaman ortadan biçileceksin!..işte böylesine bir âkibet var ve böylesine bir âkibete, akışa karşılık, seni en çok seven kişi olan Hz. Peygamber; sanki şöyle uyarıyor seni.

-Çok tehlikeli olaylara karşılaşacağın bir noktaya doğru sürükleniyorsun, ne olursun bu tedbirleri al!.. Şu dünya oyun, eğlencesine aldanma!.. Çevrendekilerle laklakla dedikodu ile vakit geçirme; kendi iplerini kopar, bu bantın üstünden ayrıl, bu testere seni kesmesin!..’

* * *

-Şüphesiz dünya hayatı bir oyun ve bir eğlenceden başka bir şey değildir. Şüphesiz malın, evlâtların vs. senin için birer fitnedir.’

* * *

-Bunlara kanıp da ömrünü boşa zayi etme!.. Bu noktaya gidiyorsun!.. Karşılaşacağın olaylar böylesine mutlak, kesin ve acımasızdır!.. Öyle ise bunlarla karşılaşmadan evvel tedbirini dünyada iken al!.. Başka yapacak bir şey yok. O günde evlat anadan, karı kocadan kaçar”.

* * *

Eğer inanıyorsak Hz. Muhammed’in gerçeği haber verdiğine; bu söylediklerine kulak vermek mecburiyetindeyiz.

Ama bu söylediklerine kulak vermek bizim şu anda yaşadığımız dünyadaki varlığımıza; kabul ettiğimiz varlığımıza, terkibimize, tabiâtımıza ters düşen davranışlardır!

* * *

İlahi emirler ve yasaklar, bizim, tabiâtımızdan huylarımızdan, alışkanlıklarımızdan, şartlanmalarımızdan kopmayı öneriyor!.

Eğer konuştuğumuz gibi tabiâtımızdan, şartlanmalarımızdan, alışkanlıklarımızdan kopamadığımız takdirde, bu mukadder âkibet bizi bekliyor.

Şurada, âni bir olay patlasa bile icâbında sağına soluna bakmadan kaçıp kendini kurtarmaya bakıyorsun.

Bundan çok daha dehşetli bir olay, şu hadislerde anlatılan âhiret manzarasını düşünelim ve bunun çok daha hafifi olanı anlatalım.

Evet, öldüğün andan itibaren, dünyadaki bütün alışkanlıklarının bütün bağlarının ıztırabını çekmeye başlıyorsun. Çünki, zoraki olarak, onlar senden uzaklaştırılmış!.. Ve bu ızdırab ne kadar devam ediyor?..

Ölçüsüz bir zaman!.. Zaman diye bir şey hissedemiyorsun ki!.. Sana, karşılaştığın bu ızdırabı unutturacak ikinci bir olay da yok!..

Dünyada sana ızdırap veren bir olay oluyor, arkasından başka bir olayla karşılaşıyorsun ve onu unutabiliyorsun!.. Öldükten sonraki hayatta, onu sana unutturacak ikinci bir olay yok!.. Beden çürüdükten sonra, artık, tümüyle dağılıp gittikten sonra; sen bedenden de koptun; eğer üst yaşama da geçemediysen, bir uyku hâli gibi bir hâl geliyor, uyuyakalıyorsunl.

Ya kâbus ya rüyâ! Ta ki kıyâmet kopana, haşir olayı gerçekleşene kadar.

O andan itibaren, kıyâmet ile birlikte sanki dünyanın yuvarlak, şu kürelik hali kaybolup gidiyor!.. Sanki, bir düz tepsi gibi oluyor!

Ve burada, bütün gelmiş geçmiş insanlar canlanıyor!.. Kalabalığı düşünün!..

Ellibin kişinin, yüzbin kişinin toplandığı, ikiyüzbin kişinin toplandığı bir kalabalığı düşünün. Düşünün ki gelmiş geçmiş milyarlarla insan bir yerde toplanmış ve o toplandığı mahâlde; cehennem melekler tarafından çekilerek getirilir ve dünyanın etrafını sarar!..

Bütün o topluluğu ve her taraftan saran cehennemin alevlerini düşün!.. Öyle bir alev dalgası ki, dünyayı su gibi eritecek olan bir alev!

Herkes dünyada iken neye tapıyorsa onun peşinden gitsin” deniyor!..

Orada herkes taptığının peşine gidecek gayri ihtiyari!.. O, zaten onunla ünsiyet peydah etmiş!..

Herkes dünyada iken kimi, neyi seviyorsa tabiî olarak orada onunla beraber!..

Ve kıldan ince, kılıçtan keskin köprü üzerinden, milyonlarla insan akıp geçmeye başlıyacak. Kıldan ince kılıçtan keskin bir şeyin üzerinden milyonlarla insan nasıl geçer.

Bu anlatım o geçilen mahallin ne kadar zorlu bir mahâl olduğunu anlatma, târif sadedinde bir mecâzdir, teşbihtir, bir benzetmedir!..

Oradan geçiş gücü, yani herkesin nuru, bu dünyadaki çalışmalarından meydana gelen enerjisi nisbetindedir.

– Yarabbi herkes geçti, ben niye en ağır kaldım? diyor.

– Senin amelin seni geri bıraktırdı! cevabını alıyor.

Senin bu dünyada iken eksik olan âmelin, ibadetin, tatbikat eksikliklerin, senin belli ruhâniyeti, belli nuraniyeti elde etmene mani oluyor!..

Onun neticesinde tabii olarak orada güneşi geçemiyorsun!.. Kimsenin nuru kimseye de fayda etmez.

* * *

Peygamberim yetiş bana, falanca veli yetiş bana!..

Kimsenin nuru kimseye fayda etmez!.. Ve oradan, eksiklikleri kadar, nuraniyetinin, enerjisinin eksikliği kadar ceheneme giriyor!..

Ne kadar cehenneme giriyor?..

Kendisindeki tabiât hükmü ne kadar ağırsa, alışkanlıkları, bağları, duyguları ne kadar ağırsa, çoksa yoğunsa o kadar uzun süre orada yanıyor!.

Zira bizim zaman ölçülerimizle alakalı değil olay!.. Kömür gibi oluyor ceset!.. Ancak abdest âzâları namaz âzâları yanmıyor. Ve bu yaşam sayısız senelerle devam edip gidiyor!..

Şimdi sen tut de ki:

– Canım nasıl olsa neticede iman ettik cennete gireceğiz, burada bildiğimiz gibi yaşayalım!..

Yaşıyorsun ama, her yaşadığın, attığın adımla, şuradaki 5 dakikalık, 5 senelik zevk için, oradaki sonsuz sürelerle kendini kayıtlıyorsun.

Bunu bırak; cennete girdin ya cennetin içindeki cennet ehlinin arasındaki derece farkları!..

* * *

Eğer ki bir adam benim uçmak hoşuma gidiyor deyip de 30 saniyelik, 20 saniyelik düşüş zevki için kendini pencereden atsa, düşüp her tarafı kırılsa, sen bu adama -akıllı’ mı dersin?.. Demezsin!..Ama 5 senelik, 10 senelik dünya hayatı için, milyarlarca senelik geleceğini feda ediyorsun!..

* * *

Öyleyse bize düşen iş, bütün bunlardan ibret alıp, yiyip içip yaşayarak ömrü tüketmek değil; tabiâtımızla mücadele etmek!..

Bu mücadeleyi etmediğimiz sürece kendimizi aldatmış oluruz.

Kim bu mücadeleye gerek yok, diyorsa, o maalesef kendini aldatanlardandır!.. Terkîbi, onu o şekilde konuşturuyordur, o şekilde yaşatıyordur!

İlmi yoktur, cahildir; geleceğe ait gerçekleri bilmez; konuşur!..

Ve biz de bu ilim bu gerçek varken; buna rağmen, onlara tabi olursak, kendi kendimizi helâka sürüklemiş oluruz, kendi amelimizle kendi azabımızı hazırlamış oluruz.

-SANA HAKİKATIN İLMİ GELDİKTEN SONRA ONLARIN ARZULARINA HAYALLERİNE TABİ OLURSAN, O ZAMAN ZALİMLERDEN OLURSUN!..’ (Bakara-145)

* * *

Bizde Tasavvufun lâfında kalmış kişilerde, Yunus’un dizeleri dilden dile dolaşır. Yeriz, içeriz, zevk yaparız, arada biraz namaz kılarız, senede 1 ay oruç tutarız, ondan sonra kendimizi tasavvuf ehli sanıp, deyip dilimize dolarız.

“Cennet cennet dedikleri

Birkaç köşkle birkaç hûri

İsteyene ver sen onu,

Bana seni gerek seni.”

Acaba öbür tarafta “cennet” ve “cehennemin” dışında gidilecek üçüncü bir yer var mı?

Âhirete giden, kıyâmetten sonra iki yerden birinde olur muhakkak!..

Ya cehenneme kalır, ya da cennete gider!

Yani gidilecek yer, bu ikisidir!.. Kim olursa olsun!..

En alt noktadaki kişiden, en yüce noktadaki kişiye kadar hepsi de mutlaka bu iki yerden birindedir!..

Senin Peygamberin cennete gidecek; onun gittiği yeri beğenmiyorsan, ben orayı istemiyorum, diyorsan, ona bir diyeceğim yok!..

Yalnız cennet içinde yaşayanların yaşamları farklı olacak.

Ben cennette çok daha iyi yaşam istiyorum. Cennette Hz. Rasûlullah’ın yaşamına ne ölçüde yaklaşabilirsem o ölçüde yaklaşabilmek istiyorum. Allâh’ı en iyi tanıyanların tanımasıyla Allâh’ı tanıyıp o şekilde cennette yaşamak istiyorum dersen; başımın üstünde bu deyişin yeri var!..

Ama, bu manâdan tamamıyla uzak bir şekilde, ben cenneti ne yapayım, ben Allâh’ı istiyorum, demek saf bir hayalden, aldanıştan, cehaletten başka bir şey değildir.

Çünki, cennet var, cehennem var bir de cennet ve cehennemin ötesinde başka bir yerde Allâh var; böyle bir anlayış tümüyle ham hayaldir!..

Ahmed Hulusi – 1986
İnsan ve Sırları Kitabından

– Mir’âc Rabbi’ne, olur,,, Secde Allah`a olur, sonucu haşyettir!…

Haşyet bitmeden vahdet başlamaz!…

İrfanda haşyet, Vahdette seyr vardır!..

Beşeri değer yargıları kalkmadan, kimse kendini, tasavvufa girmiş saymasın!…

Kendi kendinize sorun;
Bu tamamıyla kalktı mı benden…?” diye; cevap, vicdanınızdan hayır diye geliyorsa, sakın kendinizi aldatmaya kalkmayın, sonra ilerde daha büyük hüsrâna uğrarsınız!..

İnandığınız uğruna nelerinizden vazgeçebildiniz?…

Her şeyden; de diyebilseniz; bilin ki hâlâ benliktesiniz; ve benlikten geçememişsiniz!..

Kapı gibi ortada dururken benliğiniz ve onu oluşturan öğeler; nasıl özde bir olmaktan söz edebilirsiniz ki?…

Evrende üç tür vardır…

Özünde Allah ahlâkı tâbirinin ifade ettiği mânâ ile yaşayanlar; kendini arayanlar; varlığının gereğini yaşayanlar…

Kendini arayanlar derken, din ya da tasavvufla hobi kabilindenilgilenenleri kastetmiyorum elbette!…

Kendini arayanlara ayna olarak Din tebliğ edilmiştir!..

Kendini aramak ve tanımak gibi bir derdi olmayanları din enterese etmez!..

Onlar , diledikleri gibi yaşarlar ve sonucuna da katlanırlar!..

İnsan aynada kendini seyredemiyorsa, ya kördür, ya da ayna adıyla ve sanarak duvara bakıyordur!..

Kendindeki hangi özelliği keşfederek onu kullanmak sûretiyle bir Cehennem’inden kurtulup, karşılığı olarak o Cennet’i yaşayabildin?…

Varsa eğer böyle bir şey, o sana örnek olsun!… Daha geride hayâlinden bile geçmeyen neler var!..

Ama bütün bunlar için gerçekten KENDİNİ TANIMAK değerli bir şey olmalı senin için!..

Yaşamının değil, günün kaç dakikasında, karşındakine, kendine davranılıyormuş gibi davranıyorsun?…

Karşındakinin, “sen” olduğunun; LÂKIRTISINI etmek çok kolaydır!… İki nefes yeter!.. Ya onu idrâk ile hissedip, yaşamak!?…

Başına ne gelirse, “ALLAH”tan bilip, asla karşındakini yaşadığın o olaydan dolayı suçlamamak?!…

Bir yandan bunlar uygulanıp yaşanacak; diğer yandan da “Ümmülkitab“ı başlayacaksın “OKU“maya ki, ALLAH ahlâkının ne olduğunu öğrenesin!…

Ümmülkitab’ı okuyup, idrâk edemeyen, ne bilir ki “ALLAH Adıyla İşaret Edilen”in Ahlâkı”nı?..

* * *

Allah” adıyla işaret edilene duyulan “haşyet”in ne olduğunu kavrayamayanlar, var sandıkları tanrılarıyla başbaşa kaldılar ve onun sopasından korkarak yaşadılar!.

Allah korkusu”nu, “tanrı korkusu” olarak anlayıp, öylece kabullenenler; sonra da ötede bir tanrı olmadığını fark edenler, hüsrana uğradı!

ALLAH” isminin işaretini kavrayanlar ise, bâtınlarındaki hakikatı hakkıyla yaşıyamama korkusu içinde yaşadı…

Bazıları ise bunun da ötesinde, sonsuz azamet ve ihtişamın getirdiği haşyet hâlinde şaşakaldı!.

* * *

Okyanus Ötesinden Kitabından

Check Also

Allah’la aranınıza Ahmed Hulûsi’yi sokmayın