Ezan-ı Muhammedi

ALLAHU EKBER (“O” ,ALLAH, “Ekber”dir.)  

Çağlar üstü evrensel insan ve sonsuzluğun muhteşem “RUH”u olarak açığa çıkan Nûru Muhammedî, asırlar öncesinden, insanları “Ekber” olan “Allâh” ismiyle işaret edilene, “B” sırrı kapsamında iman etmeye davet ediyor;    .. tamamı

ALLAHU EKBER (“O” ,ALLAH, “Ekber”dir.)

“DATA” diledi… (Bir şeyin olmasını irade ettiğimizde “OL” hükmünü “OLUŞ” takip eder “AN” içinde.) “Bilinmek için âlemleri, bilmek için Âdem’i yarattım”!..  .. tamamı


EŞHEDÜ EN LA İLÂHE İLLALLAH
 ( Şahittir ki kendisi ; Tanrı yok, SADECE ALLAH ) 

Gözle, değil; basiretimle, idrakımla, anlayış, kavrayışımla, “şehâdet ederim” ki; ve… görmekteyim, müşahede ve tesbit etmekteyim, idrak etmekteyim, tasdik etmekteyim ki; varlığın her zerresinde mutlak olarak hükmünü icra eden ve kendisinden başkasının varlığı asla söz konusu olmayan tek mevcut sadece “Allah“tır!. Ki gayrı asla mevcut değildir!.

EŞHEDÜ EN LA İLÂHE İLLALLAH ( Şahittir ki kendisi ; Tanrı yok, SADECE ALLAH )

EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN RASULULLAH ” Ve gene bu müşahedemin neticesinde şehadet ederim ki Hz. Muhammed “O”nun kulu ve rasûlü`dür“Kulu”dur, Allah`ın kendisinde izhar etmek istediği manaları, ortaya koymak suretiyle “kulluğunu” ifa etmekte… Burada ayrıca Hz. Rasûlullah  Aleyhisselâm’ın; –“FAKR”ımla iftihar ederim”!. dıyerek işaret ettiği “ALLAH” varlığı yanında “hiç”liğine işaret de mevcuttur!… Bahsi geçen “FAKR” da yanlış olarak bildiğimiz fakirlik diye anlaşılmıştır; ki hiç ilgisi yoktur bu anlayışın, işaret edilen husus ile!.. Mutlak bilinçli kulluk ancak “FAKR” ile tamam olur!. 

EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN RASULULLAH ( Şahittir ki kendisi ; Muhammed (S.A.V.) ALLAH Rasulüdür. )

“Ve eşhedü”; şehâdet ederim ki “enne”; kesinlikle bu böyledir. Yani, bu şehâdeti öyle bir ederim ki, kesinlikle bu şehâdetim geçerlidir, şaşmaz!.. “Muhammeden AbduHÛ ve RasûluHÛ”; Muhammed O’nun kulu ve Rasûlüdür! .. tamamı

HAYYE ALE’S-SALAH  ( Haydi Salata, rabbe yönelişe, mirac’a )

KESRET KAVRAMI KALKTIĞINDA CEBRÂİL DE KALMAZ!CEBRÂİL A.S  “Mİ’RÂC”IN 3.AŞAMASI OLAN BÂTINÎ(Enfüsî) SEYİRDE(Asıl Mi’râc aşamasında) Sidret-i Münteha (bilinç boyutunda-şuurunda kesret kavramı kalkıp, Tekliği müşahede etme noktasında -Ef’al(Çokluk) âleminin son bulduğu noktadan sonraki sıfat mertebesinde) EŞLİK ETMEMİŞTİR.  “Ben buradan sonra yokum!” “Bir adım daha atarsam, yanarım!”  Üçüncü bölüm ise, Sidret-i Münteha denilen; ef’al âleminin, çokluk âleminin son bulup; Cebrâil’in; “ben buradan sonra yokum” dediği noktadan başlayıp, Hz. Rasûlullah’ın kendi hakikatine yönelmesi suretiyle Rabbini, bâtınında müşahede etmesi; “MİRÂC” denen olaydır.  Bu üçüncü bölüm bâtınî – enfüsî bir seyirdir; âfâki bir seyir değil!. Birinci bölüm, Tay-yi Mekân olayıdır. İsra olayıdır, Mekke’den Kudüs’e!. İkinci bölüm, Semâları, Cennet ve Cehennemi gezmesidir, Cebrâil’in eşliğinde. Bu da Mirâc değildir. Esas Mirâc denen üçüncü bölüm ki, bu enfüsîdir. İkinci bölüm de afâki idi. Semâları gezişi Cennet ve Cehennemi görüşü afâki idi. Afâki seyir idi. Üçüncüsü, enfüsî seyirdir, Rabbini bâtınında görmesidir. Kâb-ı gavseyn ev ednâ”, yani “yayın iki ucunun yakınlığı hatta daha da yakın” nisbetinde kendi hakikatinde, özünde Rabbini müşahede etmesi etmesi!. İşte bu Mirâc’dır…  Sidre-i Münteha, mânâ itibariyle kesret kavramının bittiği noktadır…. Yani bilinç boyutunda-şuurunda kesret kavramı kalkıp, Tekliği müşahede etme noktasını hissettiğin anda sen sidre-i münteha’dasın!  (Soru; Cibril’in son makamı oluyor değil mi?) Kesret kalkarsa Cibril kalır mı geride??? Mirâc’a çıkarken ne oldu orada Cibril? Yok oldu! Çünkü kesret kavramı kalktı. Kesret kavramı kalkınca Cibril kaldı mı? ”Onun bir adım ötesinde ben yokum… Yanarım” dedi. İşte bu sebepten kesret kavramının bittiği yer, “Sidre-i münteha”dır.

HAYYE ALE’S-SALAH  ( Haydi Salata, rabbe yönelişe, mirac’a )

 

HAYYE ALE’L-FELAH ( Haydi yaşanan mirac sonucu felaha ( Huzura, Selamete, Kurtuluşa ) ermeye )

“Namaz mü’minin Mirâcıdır” sözüyle Efendimiz bir gerçeğe işaret ediyor. Hz. Rasulullah, Mirâc yapmış bir Zat. Mirâcı nasıl ve ne ile yaptı? Kendisinde meydana gelen “Fetih” ile gerçekleştirdi. Eğer, Hz. Rasulullah’ta bu fetih olmasaydı, onda Mirâc meydana gelmezdi. Cuma akşamları Kurândan, önce “Yâsin” ondan sonra , “iza vakıa” sonra da, “inna fetehna leke” okusak!. Sevabı çok bunların!. Peki, okusak diyoruz da; “İnna fetehna leke fethan mübiyna”sözünün anlamını hiç düşündük mü? “inna fetehna leke fethan mübiyna liyağfire lekallahu ma tekaddeme min zenbike ve ma teaahhare……” İnna fetehna leke fethan mübiyna”: “Biz sana açık seçik bir fetih ihsan ettik”…. Bu fethin sende meydana gelmesi sebebiyle, fethin yaşanılan doğal sonuçları gereğidir ki; “liyağfire lekallahu ma tekaddeme min zenbike ve ma teahhare”: “Senin geçmiş ve geleceğe dönük bütün günâhların, kusurların bağışlanmıştır”. “Ve yutimme ni’metehu aleyke”: Ve dahi sana olan nimet böylece tamamlanmıştır”. “Ve yehdiyeke sırâten müstakıyma”: Ve dahi sana mutlak gerçeğe yönelme kapıları açılmıştır. Mutlak gerçeğin hakkını eda etme kapıları açılmıştır”. “Yensurekallahu nasren aziyza”:  “Allah, sana çok aziz, çok değerli, karşı çıkılması mümkün olmayan bir mutlak zaferi ihsan etmiştir”.

HAYYE ALE’L-FELAH ( Haydi yaşanan mirac sonucu felaha ( Huzura, Selamete, Kurtuluşa ) ermeye )

 

AS-SALATU HAYRUN MİNE’N NEVM ( Salat(daimi namaz) “uyku”dan hayırlıdır )

“İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar!” Şimdi lütfen bu cümleye iyi dikkat edin… Bu cümlede sınırlama, istisna yok!.. Bir cümleyi okuduğumuz ya da duyduğumuz zaman, önce kafamızdan şunu geçireceğiz… Bu cümle bir sınırlama getirmiş mi, getirmemiş mi?.. “İnsanlar uykudadır…” diyor!.. Beyazlar, zenciler, Araplar, Türkler gibi ırk ayırımı yapmıyor. Nerede, hangi ortamda, ne yaşamda, ne millette, ne kavimde olursa olsun, bütün insanlar uykudadır!.. Ancak, uyanma hükmünü neye bağlıyor?.. Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın açıklamasının devamı da şöyle: “…Ölünce uyanırlar”!.. Ayrıca bu konuyla ilgili şu açıklaması da var…  “Ölmeden evvel ölünüz”, ki uykudan uyanmış olasınız.

AS-SALATU HAYRUN MİNE’N NEVM ( Salat(daimi namaz) “uyku”dan hayırlıdır )

ALLAHU EKBER (“O” ,ALLAH, “Ekber”dir.)

ALLAHU EKBER (“O” ,ALLAH, “Ekber”dir.)

LÂ İLÂHE İLLÂLLAH ( Tanrı yok, SADECE ALLAH )

 

TÜRKÇE EZAN

Tanrı uludur
Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrıdan başka yoktur tapacak
Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrının elçisidir Muhammed
Haydi namaza
Haydi kurtuluşa
Namaz uykudan hayırlıdır
Tanrı uludur
Tanrıdan başka yoktur tapacak

Yukarıda aynı hakikatın 2 farklı “ayna”daki yansıması mevcut. Hangisindeki manayı yaşamak için var olansın? Yoksa 2 manayı TEK’de toplayıp hazmedebilecek misin?
Herkes kendisinde zahir olan ilmin sonuçlarını yaşayacak…

Dikkat edile… Kim ne fiil ortaya koyarsa, o fiilin neticesi kaçınılmaz bir şekilde onun için oluşacaktır!…
Kim zerre kadar müsbet bir şey işlerse, neticesi onun için oluşur. Kim zerre kadar menfi bir şey işlerse, neticesi gene onun için oluşur. Dolayısıyla, kişi Rasûlullah Aleyhisselâm dahi olsa, kendisinden ortaya konan fiilin neticesi kendisi için oluşacaktır.

İşte bu idrâke gelen kişi, Bakara sûresi`nin başlarında anlatılan:
“Ve leneblüvennekum bişeyin minel havfi vel cui ve naksın minel emvâli vel enfüsi vessemerat, ve beşşirris sabiriyne elleziyne iza asabethum musiybetun kâlu inna lillah ve inna ileyhi raciun.”
“Biz, sizi açlıkla, korkuyla, “nefs”inizle, elde ettiklerinizle imtihan edeceğiz. Bütün bunların neticesinde onlara bir olay isabet ettiği zaman onlar, biz Allah içiniz ve O`na dönücüyüz.” derler. “Bunların hiç biri üzerinde durmaz; ben sadece Allah için varım ve Allah`a dönücüyüm” derler.

Yani, işin sözüyle yetinmezler, kendi varoluş gayelerini, niye var olduklarını bilir; olayın görünen yanı üzerinde durmaz; “ben Allah için varım ve bunun gereğini yaşamaya devam ederim.” der ve o şeyi siler geçer!… Çünkü, zaten o birimin nelerle karşılaşacağı; o birime nelerin isabet edeceği; o birimin başından nelerin geçeceği; o birim var olmadan önce programlanmıştır… Ve o programın gereği olarak, o programı uygulayacak şekilde meydana getirilmiştir!.

Nitekim Kur`ân-ı Kerim’in Hadid Sûresi 22 ve 23. âyetlerinde şöyle der:
Yeryüzünde yani çevrenizde, veya nefislerinizde, yani varlığınızda size isabet eden bir musibet, biz o olayı meydana getirmeden evvel mutlaka bir kitapta yazılmıştır.” Yani, o olay meydana gelmeden önce, biz o olayın öylece olmasını takdir etmişizdir.
“Bunu, yani bu olayın böylece önceden size takdir edilmiş olduğunu ve olmasının yazılmış olduğunu bilip de elinizden çıkan şeylerden dolayı üzülmemeniz ve elinize giren şeylerle sevinip şımarmamanız için açıklıyoruz.”

İşte , KUR`ÂN burada da en büyük ifşaatı yapıyor… Yani, seni biz ne için meydana getirmişsek, o meydana getirdiğimiz işe uygun olaylarla karşılaştıracağız. Bu olayları biz, seni meydana getirmeden evvel takdir ettik. Sİsteme sevk ettik. Sistem içinde bunlar oluşuyor. Ve oluşuma göre de senin varlığın meydana geliyor. Senin varlığın, bu gereken olayları meydana getirecektir.

Sen, bu olayların içinden geçeceksin!… Bunun böyle olduğunu bil. Dolayısıyla bu işlerin içine girdiğin zaman, sana zarar geliyor gibi gözükürse o zarardan dolayı üzülme, sıkılma!. Veya sana bir menfaat gibi geliyorsa, o menfaat, benim yaptığım çalışmalardan dolayı geldi diye, sevinip şımarma!. Bunlar senin programının gereği, sende oluşması gereken şeylerdir. Sana, hayır gibi gözükür, halbuki şer olabilir. Şer gibi gözükür, hayır olabilir, sen bunu bilemezsin.
Nitekim, “Bakara” sûresinin 216. Âyeti : “Hoşunuza gitmeyen nice şeyler vardır ki, sizin için, onlar hayırlıdır. Ve size hoş gelen nice şeyler vardır ki sizin için şer`dir… Allah bilir, siz bilemezsiniz!.” Yani, sizin oluş programınızda bunlar meydana gelmiştir.

Ancak, sizin terkibi yapınıza göre; size uygun düşmeyen şeylere siz, “şer” adını verirsiniz. Halbuki bileşiminize uygun olmaması dolayısıyla o şey sizin hakkınızda gerçekte hayırlıdır… Sizi, terkibinizin oluşturduğu kayıtlardan çıkarmak için olay oluşturulmuştur. Şuurunuzu, terkibinizin kaydından kurtarmak için o olay düzenlenmiştir… Ve… Size birçok şeyler “hayır” gibi gelebilir. Çünkü o oluşan şey, senin bileşimine uygun olan şeydir. Ne var ki o olay esasında “şer“dir!. Senin terkibine uygun geldiği için, senin hoşuna gider, ona devam edersin ve o şey seni bedenselliğe, birimselliğe bağlar; ve yine o olay seni şuur boyutundan uzaklaştırır!. Şuur boyutundan uzaklaştırdığı için de o şey sana hayır gibi gelmesine, gözükmesine, o şeyi hayır gibi düşünmene rağmen, esasında o şey senin için şer`dir!.

Hayır ve şerrin gerçeği şudur: Seni, yani şuurunu, isimler bileşiminin yapısından ve kayıtlarından kurtarmaya çalışan şey, hayırdır… Seni terkipsel yapına, bedensel yapına çeken, kendini beden gibi, birim gibi kabullenmene yol açan şey de şerdir!… Gerçek böyledir!. Buna karşın bedensel çıkarlarına göre ise; senin bedenine, tabiatına uygun gelen şey, hayırdır… Seni bedeninden uzaklaştıran, bedenin istek ve arzularına cevap vermeyen şey de sana şerdir!… Hemen burada, şunu anlamalıyız!.. Senin bedenine uygun gelen; bedenin istek ve arzularına cevap veren, seni bedenselliğe çeken istek ve arzular, demek ki gerçekte “şer“dir…

Eğer bunları anlayıp, idrak edersen, artık kendini buna göre düzenlemek zorundasın!…

 

Check Also

Gün İçinde Yaşadıklarımızı Yorumlamak Gerekir Mi?